Blog
🌹HZ.MUHAMMED ALEYHİSSELAM’IN HAYATI🌹
Paylaşan: Nazım Kaçmaz
Derleyen: Ümit Kaygısız
🤲🌹
🌹Kafiledeki bütün hayvanları geçip geride bırakınca, Halime'nin yol arkadaşları şaşırdılar ve hayretler içinde sordular: "Ey Ebû Zueyb'in kızı!
🌹Yazıklar olsun sana! Bizi neden beklemiyorsun? Yoksa, bindiğin merkep, gelirken beraberindeki merkep değil mi?
🌹Merkep aynı merkepti; bir farkla, şimdi üzerinde biri vardı: Kâinatın Efendisi. Onu taşımanın şerefi, o zaîf, nahif hayvanı da coşturmuştu!
🌹Halime, arkadaşlarına cevap verdi: "Hayır, vallahi, merkep aynı merkep. Hattâ, ben onu sürmüyorum bile; kendi kendine böyle sür'âtli gidiyor. Bunda bir gariblik var!"58
🌹Ne yazık ki, henüz kafiledekilerin hiçbiri, bu farklılığın nereden ve niçin geldiğini bulabilme basiretine sahip değildi.
🌹Evet, bütün bu olup bitenler, nur yüzlü yavrunun, istikbâli bütün haşmetiyle kucaklayacağına birer açık işaretlerdi!
🌹53 ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 108; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 42.
🌹54 ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 108.
🌹55İbni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 108.
🌹56 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 171-172; ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 110-111.
🌹57 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 172; İbni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 111; Taberî, Tarih, c. 2, s. 127.
🌹58 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 173; Taberî, Tarih, c. 2, s. 127.
🌹EFENDİMİZ SA’D OĞULLARI YURDUNDA🌹
🌹Bütün bu garibliklerden sonra, Halime ve kocası, yurtlarına vardılar.
🌹Artık, nur yüzlü Kâinatın Efendisi, Sa'd Oğulları yurdundaydı.
🌹O sırada, Sa'd Oğulları beldesinde müthiş bir kıtlık ve kuraklık hâkimdi: Bereketi kesilmiş topraklar, susuz kuyu ve solgun yüzler ve zaîflikten ayakta duracak mecali kalmamış hayvanlar...
Fakat, Peygamber Efendimizin ayak bastığı hanenin manzarası birden değişiverdi. Daha önce yiyecek ot bulamayan hayvanları, şimdi tıkabasa doyuveriyorlardı.
🌹Memeleri dolup taşıyor, bir rahmet çeşmesi gibi devamlı süt akıtıyorlardı. Solgun yüzler yoktu artık Halime'nin evinde...
🌹Beldenin sâir sakinleri, yine kıtlık içinde, yine sıkıntı çemberinde kıvranıyorlardı! Hayvanları hâlâ zaîf, nahif ve istenilen sütü veremiyordu!
🌹Sanki, Peygamberimizi "yetim" diyerek almayanlar, mâruz kaldıkları mahrumiyet içinde bırakılmakla cezalandırılıyorlardı.
🌹Yayla halkı, gözleriyle gördükleri bu durum karşısında meraklarından çatlayacak hâle gelmişlerdi. Olup bitenlere bir mânâ veremiyorlardı. Kabahati çobanlarında buluyorlar ve onlara çıkışıyorlardı: "Gidin, görün bakalım! Halime'nin çobanı, koyunlarını nasıl doyurmuş?
🌹Yürürken memelerinden şıpır şıpır süt damlıyor! Kim bilir, koyunlarını nerede otlatıyor! Siz de onun gittiği yere gidip koyunları orada otlatsanız ya!"
🌹Çobanlar, efendilerinin bu çıkışlarında haksız olduklarını, adları gibi biliyorlardı. Halime'nin çobanının koyunlarını otlattığı yerin, kendilerinin otlattığı yerden hiçbir farkı yoktu. Bunun için de itiraz ediyorlardı.
🌹Ama itirazları hiçbir fayda vermiyordu. Efendilerinin bu sefer şu sözlerine muhatab oluyorlardı:
🌹”Peki, sizin sürülerin koyunları açlıktan kendilerini zar zor taşıyorlar da, onunkiler neden tıkabasa tok, hem de memeleri sütle dolu olarak dönüyor?"
🌹Ne çobanlar ve ne de efendileri bu soruya cevap bulamıyorlardı; sadece birbirlerine hayret ve şaşkınlık dolu bakışlarla bakıp kalıyorlardı!
🌹Elbette bunun bir sebebi vardı; ve bu sebebi, henüz o zaman Hz. Halime ile kocasından başkası bilmiyordu. Çobanların gelip sebebini sormaları üzerine, Halime onlara şu cevabı verdi:
🌹”Vallahi, bu iş ne ot, ne de otlak işidir! Bu iş, Rabbimin sırlarından bir sırdır. Her şey Mekke'den dönüşümüzle birlikte başladı!"
🌹Tabiî ki, çobanlar, bu sözlerden pek bir şey anlamıyorlardı ve meraklarından da kurtulamıyorlardı.
🌹Yayla halkının akıl erdiremediği sır şuydu:
🌹Kâinatın yegâne sahibi olan Allah, en sevdiği insan olan Peygamberimizi evlerine misafir etme âlicenâblığını gösterdiklerinden dolayı Halime'lerin evine rahmet hazinesinden bol bol ihsan ve ikramda bulunuyordu.
🌹Halime ve kocası, bunun gayet iyi farkında idiler. Bu sebeple nur yavruya bambaşka bir gözle bakıyorlardı. Âdeta onu uçan kuştan, doğan güneşten koruyorlardı. Büyük bir sevgi ve dikkat ile üzerinde titriyorlardı.
🌹Sa'd Oğulları yaylasında aylardır hüküm süren kuraklık ve kıtlık hâlâ son bulmuş değildi. Yayla halkı, her hafta kendi inanç ve geleneklerine göre yağmur duasına çıkmaya devam ediyordu. Fakat, her seferinde de elleri boş ve mahzun dönüyorlardı.
🌹Bir Cuma günüydü. Kadınlı erkekli bütün kabîle halkı, yanlarına aç develerini, sütsüz koyunlarını da alarak, bir tepenin üzerine, yine yağmur duasında bulunmak için çıkmışlardı. Putlarına kurbanlar kestikten sonra, duaya başladılar.
🌹Yalvarmalar yakarmalar, Âlemlerin Rabbine, yağmur göndermesi için yapılıyordu. Saatlerce dua ettikleri halde yere tek bir yağmur damlası düşmedi.
🌹Kalabalığın içinde Sevgili Peygamberimizin süt annesi Halime ve kocası Haris de vardı. Halime, gözlerden sakındığı Kâinatın Efendisi yavruyu kalabalığa alıp getirmemiş, süt kardeşi Üneysi'nin yanında evde bırakmıştı.
Duanın sonuna gelinmişti. Herkes ümitsiz ve bitkindi. Artık dönmeye hazırlanıyorlardı.
🌹Bu sırada Halime'nin komşusu bir kadın, duasını bitirmek üzere olan rahibe yaklaştı ve râhib duasını bitirince de, "Râhib efendi, biz bu kadar dua ettik, fakat bir netice alamadık. İçimizde hayırlı uğurlu biri olsa, belki Âlemlerin Rabbi duamızı kabul ederdi." dedi.
🌹Râhib, yaşlı kadının bu sözünden rahatsız gibi oldu ve, "Biz, O'na dua ederiz; ama O'nun ne yapacağını bilmeyiz. Doğruyu ve hayırlıyı ancak O bilir." diye konuştu.
🌹Yaşlı kadın, bu sefer asıl maksadını açıkça söyledi: "Biliyorum, dedikleriniz doğru. Ama benim söylemek istediğim şey başka. Bizim komşumuz Halime'nin evinde, Mekke'li bir çocuk var. O geldiği günden beri Halime'nin evi bereketle dolup taşıyor. Çok hayırlı, çok uğurlu bir çocuk olarak görünüyor. Bir de onu buraya getirsek...
🌹Belki ayağı uğurlu gelir! Onun yüzü suyu hürmetine Âlemlerin Rabbi duamızı kabul eder ve bizi yağmura kavuşturur!"
🌹Râhib önce tereddüt geçirdi. Kadın ısrar edince, Efendimizin getirilmesine razı oldu.
🌹Yaşlı kadın, Halime'yi arayıp buldu ve rahibe yaptığı teklifi kendisine anlattı.
🌹Fikir, Halime'nin de aklına yattı. Çünkü, nur yavrunun bereketli ve hayırlı bir çocuk olduğuna en çok kendisi şâhid olmuştu. Koşarak eve vardılar. Peygamberimizi, süt annesi kucakladı. Kundakladıktan sonra, yakıcı güneşin tesirinden korumak için de yüzünü bir bezle kapadılar ve dışarı çıktılar.
Güneş, kızgın oklarını yeryüzüne olanca şiddetiyle saplıyordu. Yerden sanki alev alev ateş yükseliyordu.
🌹Evden çıkıp biraz yürüdükten sonra, gözleri garib bir şeye ilişti: Bir bulut, kendileriyle beraber gidiyordu! Önce mühimsemediler; "Olabilir." diyerek yürüdüler. Fakat, bu küçük bulut kendilerini terketmiyordu.
🌹Âdeta, onları, güneşin kavurucu sıcaklığından korumak için bir şemsiye vazifesi görüyordu. İster istemez hayrete kapıldılar ve şaşırdılar. Bir taraftan da sevindiler. Artık nur yavrunun yüzünü bezle örtmeye de ihtiyaç kalmamıştı. Örtü kaldırılınca, şirin gözler süt annesine tatlı tatlı baktı. Sanki, tebessümüyle, "O bulut beni gölgeliyor." der gibiydi.
🌹Buluttan şemsiye altında yollarına devam edip kalabalığa karıştılar. Önce yapılan tekliften rahatsız olan râhib, bu sefer onları güleryüzle karşıladı. Çünkü, o da, Halime ve arkadaşının, evden çıkar çıkmaz, bir bulut tarafından gölgelendiklerini uzaktan görmüştü!
🌹Râhib, Peygamberimizi süt annesinin kucağından aldı ve kalabalığa seslendi: "Ey insanlar! Bu, bulunduğu eve bereket getiren Mekke'li çocuktur! Bu hayırlı yavruya olan sevgisi ve lûtfu ile, yağmur vermesi için Âlemlerin Rabbine hep beraber dua edelim!"
🌹Eller tekrar açıldı ve dudaklar yeni bir heyecanla duaya başladı. Peygamberimiz bir nur yumağı hâlinde rahibin kucağında duruyordu. Râhib, bütün dikkatiyle nur saçan gözlere bakıyor ve âdeta hâl diliyle "Bu güzel çocuğun yüzü suyu hürmetine bize yağmur ihsan et." diye Cenâb-ı Hakk'a yalvarıyordu!
🌹Herkes Yüce Allah'a yalvarırken, Peygamberimizin nur saçan gözleri, ümitle gökyüzüne dikildi. Râhib ise, nur yavrunun iri ve bebekleri pek siyah, güzellikte eşsiz gözlerine kendini kaptırmış ve âdeta her şeyi birden unutuvermişti.
🌹Artık aylardır süren hasretli ve hüzünlü bekleyişin son anları yaklaşıyordu. Peygamberimizin başı üzerindeki küçücük bulutun birden büyümeye ve ufuklara doğru yayılmaya başladığı görüldü.
🌹Kısa zamanda o küçük bulut, yerini, bütün gökyüzünü kaplayan kocaman bir buluta terketti. Dua seslerine birden sevinç çığlıkları karıştı. Yağmurun müjdecisi bulutlar geldiğine göre, rahmetin de gelmesi yakındı. Az sonra sevinç çığlıklarıyla ortalık çınladı: "Yağmur!" "Yağmur!" "Yağmur!.."
🌹Evet, îkaz mahiyetindeki iki haftalık bir mahrumiyet içinde kalma, Sa'd Oğullarının dikkatini çekmek için kâfi görülmüştü. Nur yavrunun yüzü suyu hürmetine, Sa'd Oğulları yurduna lâtif, berrak ve tatlı yağmur damlaları, Cenâb-ı Hakk'ın rahmet hazinesinden ahenkli ahenkli inmeye başladı.
🌹Güya rahmet tecessüm ederek damlalar suretinde yeryüzüne akıyor, ümitsiz yüzlere ümit ve tatlılık bahşediyordu. İnsanlar gibi kuraklıktan çatlak çatlak olan yeryüzü de mis gibi kokusuyla sevincini izhar ediyordu.
🌹Yağmura kavuşan halk, aylardır devam ettikleri dualarının kabul edilmeyip, o gün kabul edilişinin sırrını yine de bilemediler. Çünkü, o, bir sırdı. Şimdilik bir sır olarak da kalacaktı. Rahmet vesilesi, henüz bir bebekti! Ama insanlar nazarında bir bebekti.
🌹Hakikatte o, Allah'ın ve meleklerin kendisini çok iyi tanıdıkları, Allah'ın sevgili kulu, Peygamberler Peygamberi, İki Cihanın Güneşi Hz. Muhammed'di (s.a.v.).
🌹Sa'd Oğulları yurdunun yüzünü güldüren rahmet, aralıklarla tam bir hafta devam etti.
🌹Toprak, yağan yağmuru iliklerine kadar içerek doydu. Otlar yeniden fışkırdı, ağaçlar yemyeşil körpe filizler verdi. Ekinler boy attı, koyunların memeleri sütle dolmaya başladı.
🌹Yağmura kavuşanlar arasında ancak birkaçı, rahmete vesile teşkil eden sebebi bildiler. Kendi aralarında şöyle konuştular: "Bu çocuk, çok uğurlu ve hayırlı bir çocuk!"
🌹Saf ve geniş ufuklu çölde hava temiz ve güzeldi. Çocukların çabucak gelişmesine ve sıhhatli büyümelerine oldukça elverişliydi.
🌹Sevgili Peygamberimizin büyümesi de diğer çocuklardan farklı oldu: Sekiz aylık iken konuşmaya başladı. Dokuz aylıkken konuşması oldukça düzgün ve pürüzsüzdü.
🌹Onuncu ayında ise, artık diğer çocuklarla ok atacak kadar kuvvetli ve gürbüz olmuştu.
🌹Peygamber Efendimiz, iki yaşına basınca sütten kesildi. O âna kadar, Halime'lerin ve yayla halkı üzerinde bereket, rahmet ve ihsan yağmuru hiç eksik olmadı.
🌹Bu yaşında bile Peygamber Efendimiz, akranlarından çok farklı bir güzelliğe, sevimliliğe ve üstün bir ahlâka sahipti. Büyük bir insan gibi ağır başlı ve vakur idi.
🌹PEYGAMBERİMİZİN, ANNESİNE GETİRİLİŞİ🌹
🥀Süt çocuklarını geri verme mevsimi gelip çattı. Bununla birlikte, Efendimiz üzerinde kol kanat geren, onu öz evlâdından daha fazla seven Halime'nin de gönlünü bir hüzün bulutu kapladı. Çünkü, ondan ayrılacaktı. Çünkü, Nur Muhammed'in Cennet'i hatırlatan gül kokusundan uzak kalacaktı.
🥀Fakat, Mekke'ye götürüp annesine teslim etmekten başka çâresi de yoktu. Öyle yaptılar. Nur Muhammed'i alarak Mekke'ye geldiler ve annesine gönül gözyaşları arasında teslim ettiler.
🥀 Sütannenin âlemi hüzünle, gerçek annenin dünyası ise sevinçle dolu idi! Biri öz yavrusuna kavuşmanın saadetini yaşıyor, diğeri ondan ayrılmanın ateşinde tutuşmuş, yanıyordu!
🌹O anda sütanne Halime'ye, sanki bir ilham geldi ve yalvarırcasına, bütün samimîyetiyle şu teklifi yaptı:
🌹”Ne olur, oğlumu biraz daha yanımda bırakamaz mısınız? Hem ben, ona Mekke vebasının bulaşmasından da korkuyorum!" (Ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 173; İbni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 112; Taberî, Tarih, c. 2, s. 127.)
🌹Bu teklif ve arzu, samimî idi. Sanki cümleler, dudaklardan değil, gönülden kopup gelmişti.
🌹Azîz anne Âmine, bu riyasız ve candan yalvarışa karşı koyamadı ve bir müddet daha ciğerparesinin Sa'd Oğulları yurdunda kalmasına razı oldu.
🌹PEYGAMBERİMİZ, YİNE BENÎ SA'D YURDUNDA🌹
🌹Halime muradına ermişti! Arzusunun kabul edilişinin sonsuz hazzı içinde Efendimizle birlikte tekrar yurduna döndü.
🌹Kâinatın Efendisi, artık süt kardeşi Abdullah'la birlikte kuzuları gütmeye de çıkıyordu. Kuzular, onun tatlı tebessümlerine melemeleriyle cevap veriyorlardı.
🌹Peygamber Efendimizin gözleri hep göklerde idi. Sanki, orada bir şeyler keşfedecekmiş gibi dikkatli ve ibretli bakıyordu. Sanki, bir el uzanacak ve onu ulvî âlemlere alıp götürecekmiş gibi bekliyordu!
🌹Bu arada, gözlerden kaçmayan garib bir hâdise vardı: Peygamber Efendimizin başı üzerinde çoğu zaman bir bulut geziyor ve onu güneşten koruyordu.
🌹Artık, gözler ondaydı. Dillerde onun güzelliği, gönüllerde tatlı sevgisi vardı. Konuşulan, onun dürüstlüğü, terbiyesi ve ağırbaşlılığı idi.
🌹Akranları da onun tatlı arkadaşlığına erişmek için âdeta yarış ediyorlardı.
🌹İşte, Sevgili Peygamberimiz, Sa'd Oğulları yaylasında günlerini böylesine huzurlu ve sevinçli geçiriyordu!
🌹Kuşluk güneşinin her tarafa pırıl pırıl hayat saçtığı güzel bir bahar günüydü.
🌹Nur yüzlü Efendimiz, süt kardeşi Abdullah'la beraber evlerine yakın çayırlıkta kuzularını otlatıyordu. Bir ağacın altında, çimenden yemyeşil halının üzerine oturmuş, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Bir müddet sonra da Abdullah, ağacın serin gölgesinde uykuya daldı.
🌹Kâinatın Efendisi ise, oturduğu yerden, kâinatı kuşatan eşsiz güzelliklerin yaratıcısını düşünmeye koyuldu. Bu sırada kuzular yayıla yayıla epeyce uzaklaşmışlardı. Onları geri çevirmek için Peygamberimiz, Abdullah'ın yanından ayrıldı. Bir müddet gittikten sonra, karşısına beyaz elbiseli iki kişinin çıktığını gördü. İkisi de güleryüzlü ve sevimli idiler. Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı.
🌹Nur yüzlü Efendimizin yanına usulca yaklaştılar. Onu tutup, İlâhî bir halı gibi duran yemyeşil çimenlerin üzerine uzattılar. Efendimizde ne ses, ne seda, ne de telâş vardı. Bu güleryüzlü, bu temiz sîmalı ve bu sevimli insanların kendisine kötülük yapmayacağını biliyordu.
🌹Ağacın serin gölgesinde uyumakta olan Abdullah, bu sırada uyandı. Manzarayı görünce, olanca hızıyla telâşlı telâşlı eve vardı. Gördüğü manzarayı anne ve babasına anlattı.
🌹Heyecan ve telâşlarından evlerinden nasıl çıktıklarının farkında bile olamayan Halime ile kocası, bir anda Peygamberimizin yanına vardılar. Fakat, Abdullah'ın anlattıklarından eser yoktu. Ortalıkta kimseler görünmüyordu.
🌹Zîra, gelenler, memur edildikleri vazifelerini bir anda bitirip gözden kaybolmuşlardı. Sadece, ayakta duran Kâinatın Efendisinin benzi uçuktu ve hafiften gülümsüyordu.
🌹Fazlasıyla telâşa kapılan Halime ve kocası, "Ne oldu sana yavrucuğum?" diye sordular.
🌹Kâinatın Efendisi şunları anlattı: "Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar.
🌹Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizledikten sonra ayrılıp gittiler."(ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 174; ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 112; Taberî, Tarih, c. 2, s. 128.)
🌹Aradan yıllar geçecek, kendilerine peygamberlik vazifesi verilecekti.
🌹Bir gün, sahabîlerden bazıları, "Yâ Resûlallah! Bize kendinizden bahseder misiniz?" diyeceklerdir.
🌹Resûlullah, "Ben, babam İbrahim'in duasıyım, kardeşim İsa'nın müjdesiyim, annemin ise rüyasıyım! O, bana hâmile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü." dedikten sonra, bahsi geçen hâdiseyi de şöyle anlatır:
🌹”Ben, Sa'd b. Bekr Oğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle birlikte evlerimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi.
🌹Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler." (İbni Hişam, Sîre, A.g.e., c. 1, s. 175; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 128.)
🌹Bu hâdiseyle Peygamber Efendimizin mübarek kalbi, İlâhî bir nur ve Cenâb-ı Hakk tarafından bir sekînet ve bir ruh ile genişletilmiş oluyordu.
🌹Aynı zamanda, Resûlullah Efendimizin nefsi, o yaşından itibaren kudsî duygular ve İlâhî nurlarla te'yid edilerek, her türlü vesvese ve şüpheden temiz hâle getiriliyordu.
🌹Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, kalb sadece çam kozalağı gibi bir et parçası olarak düşünülmemelidir. O, bir Lâtife-i Rabbaniye'dir. Meseleye ışık tutması bakımından, Bediüzzaman Hazretlerinin kalble ilgili şu açıklamasını da nazarlara arzetmekte fayda vardır:
🌹”Kalbten maksat, sanevberî [çam kozalağı] gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir Lâtife-i Rabbaniye'dir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan, ma'kes-i efkârı dimağdır. Binâenaleyh, o Lâtife-i Rabbaniye'yi tazammum eden o et parçasına kalb tâbirinde şöyle bir letafet çıkıyor ki; o Lâtifei Rabbaniye'nin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir.
🌹Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene mâü'l hayatı neşreden o cism-i sanevberî, bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesiyle kâimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar; kezalik o Lâtife-i Rabbaniye a'mâl ve ahvâl ve mânevîyatın heyet-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u îmanın sönmesiyle, mahiyeti, meyyit-i gayr-i müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır." (Bediüzzaman Said Nursî, İşaratû'l İ'caz, s. 79. Bkz.: M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 8, 5911-5915.)
🌹Anlaşılan odur ki, maddî kalbin îman, ilim, hikmet, şefkat gibi maneviyatla yakın alâkası vardır; aynı şekilde, maddî temizliğin de manevî temizlikle münâsebeti mevcuttur.
🌹Bu itibarla, Resûl-i Ekrem Efendimizin maddî kalbinin yıkanıp temizlendikten sonra ilim, hikmet, İlâhî nur ve feyizlerle doldurulmasını, akıldan uzak görmemek lâzımdır.63
🥀Efendimizin Annesine Getirilmesi ve Annesinin Vefatı🥀
🌹Saadet Güneşi, ömrünün dört yılını geride bırakmış, oldukça gürbüzleşmiş ve gelişmişti.
🌹Zâtında görülen gariblikler, hele göğsünün yarılması hâdisesi, Hz. Halime'yi bütün bütün düşündürmeye ve telâşlandırmaya başladı. Hattâ, artık endişe duyuyordu. Canı gibi sevdiği Efendimizin başına hoş olmayan herhangi bir hâdisenin gelmesinden korkuyordu.
🌹İşte, bu düşünce, endişe ve korku, Halime ve kocası Haris'i şu kararı almaya mecbur etti:
🌹”Başına bir iş gelmeden, bu yavruyu annesine teslim etmeliyiz!"
🌹Halime'nin içi cayır cayır yanıyordu, ama ne yapabilirdi ki? Nihayet, Nur Çocuk, kendisine muvakkaten emanet edilmişti! Emanete el koyacak hâli yoktu ya!
🌹Sa'd Oğulları yurduna dört sene ışık saçan Saadet Güneşi, şimdi süt annesi tarafından Mekke'ye getiriliyordu. Burada bir başka haşmetle, bambaşka bir azametle dünyaya ışık saçsın diye!
🌹Halime ve kocası Mekke'ye gece girdiler. Bir ara Sevgili Efendimiz, gözlerden kayboldu. Halime ve kocasında bir telâş başladı. Bütün aramalara rağmen onu bulamadılar. Gidip, dedesi Abdûlmuttâlib'e haber verdiler.
🌹Nur torununun kaybolduğunu haber alan şefkatli dede, birden şaşkına döndü. Üzgün ve telâşlı, aramaya koyuldu.
🌹Fakat, ortalıkta Efendimiz görünmüyordu. Abdûlmuttâlib, çaresiz, ellerini açarak yalvardı: "Allah'ım! Ne olur Muhammed'imi bana geri ver!"
🌹Bu arada iki kişi, yanlarında bir çocukla görünüverdiler. Bunlar, Varaka b. Nevfel ve bir arkadaşı ile Peygamber Efendimiz idiler. Abdûlmuttâlib, hasretini çektiği Saadet Güneşini bağrına bastı, doyasıya kokladıktan sonra boynuna bindirdi.
🌹Doğruca Kâbe'ye giderek onunla birlikte tavafta bulundu. Sonra da Sevgili Peygamberimizi götürüp annesine teslim etti.64
🌹Bilâhare, Abdûlmuttâlib, sevgili torununa kavuşmanın sevinç ve saadet bayramını kutlamak üzere, kurbanlar kestirerek Mekke'lilere güzel bir ziyafet çekti.
🌹Artık, Peygamber Efendimiz, azîz annesinin sıcak kucağında, şefkatli kolları arasında, mes'ud ve mütevazi evinde idi.
🌹Sütanne Halime, Saadet Güneşini Mekke'de bırakıp yurduna döndü. Fakat, ne o Efendimizi, ne de Efendimiz onu hayatı boyunca unutmadı. Kendisini dört sene gibi uzun bir zaman kucaklayan ve saran kollara karşı hürmetini, saygısını hiçbir zaman yitirmedi.
🌹Onu, her gördüğünde, "Anneciğim!" diye, saygı ve hürmetle çağırır, kendisine ihsan ve ikramda bulunurdu. İhtiyacının olup olmadığını sorar, varsa hemen gidermeye çalışırdı.
🌹Aradan uzun zaman geçecek, yine Sa'd Oğulları yurdunu, bir yıl, kıtlık ve kuraklık saracak. Bu kıtlık ve kuraklığın dehşetine dayanamayan Hâlime, çıkıp Mekke'ye gelecek ve Resûl-i Ekrem Efendimizle görüşmek isteyecektir.
🌹Kâinatın Efendisiyle görüşen Halime, kendisine yurdundaki kıtlık ve kuraklıktan şikâyet eder. Zengin ve zengin olduğu kadar da kadirşinas ve hayırsever olan pâk zevcesi Hz. Hatice, derhal Halime'ye 40 koyun, binmek ve yüklerini taşımak için bir de deve verir.
🌹Yine bir hayır ve vefa örneği: Efendimizin süt kardeşlerinden biri de Şeyma idi. Sa'd Oğulları yurdunda, Şeyma ile çok tatlı günler geçmişti.
🌹Bu tatlı hâtıralardan seneler sonra, Huneyn Savaşında, Şeyma da, Müslümanlar tarafından alınan esirler arasındaydı. Şeyma, kendisini tanıtınca, bir kız kardeşe gösterilmesi gereken alâkanın en üstününe Peygamber Efendimiz tarafından mazhar oldu.
🌹Peygamber Efendimiz, Sa'd Oğulları yurdunda sütanne Halime'nin yanında geçen günlerinin hâtıralarını ashabına zaman zaman anlatır ve şöyle derdi:
🌹”Ben, aranızda en hâlis Arab'ım. Çünkü, Kureyşliyim. Aynı zamanda, Benî Sa'd b. Bekir yanında süt emdim ve lisanım da onların lisanıdır."65
🌹Nebîyy-i Muhterem Efendimiz, süt annesi Halime tarafından annesi Hz. Âmine'ye teslim edildiğinde dört yaşını bitirmiş, beş yaşına ayak basmıştı.
🌹Takvim yaprakları, Milâdî 575 yılını gösteriyordu!
🌹Azîz annenin kalbine, henüz evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme göç eden kocası Abdullah'ın ayrılık acısı, ızdıraptan bir yumak gibi oturmuştu. Bu ızdırabı az da olsa hafifleten tek tesellî kaynağı vardı: Biricik oğlu Muhammed (s.a.v.).
🌹Hz. Âmine, olanca şefkat ve muhabbetiyle nur yavrusunu sarmaya çalışıyor, ona babadan yetim kalışın da acısını bu şekilde hatırlatmamaya gayret ediyordu!
🌹Peygamber Efendimiz, Mekke'deki mütevazi evin ışığıydı, bereketiydi, gülüydü, huzur ve sevinci idi. Bu küçük yaşta bile annesine yardım etmekten asla geri durmuyordu. Hele, temizliğe dikkat edişine azîz annesi hayrandı!
🌹O, sadece annesine karşı değil, tanıdıklarının hepsine karşı yardımsever ve hürmetkar idi. Arkadaşlarının yardımına koşmaktan zevk alırdı. Bu sebeple, arkadaşları da onu sever, sayar ve kendisiyle gezip dolaşmaya âdeta can atarlardı.
🌹Evet, Cenâb-ı Hakk, peygamberlik yüksek ve kudsî vazifesiyle memur edeceği Resûlünü, böylece en güzel şekilde büyütüyor ve en mükemmel surette terbiye ediyordu!
🥀BABA KABRİNİ ZİYARET🥀
🌹Kâinatın Efendisi, altı yaşında.
🌹Bu sırada Hz. Âmine'nin içine Medine'yi ziyaret arzusu doğdu. Maksadı; Abdûlmuttâlib'in annesi tarafından kendilerine dayı gelen Adiyy b. Neccar Oğullarını görmek, hem de orada medfun bulunan bahtiyar kocasının kabrini ziyaret etmekti.
🌹Bu maksatla hazırlıklar yapıldı. Günü gelince Mekke'den biricik oğlu ve dadısı Ümmü Eymen'le birlikte hareket etti. Âmine'nin âlemi şen ve neşeli olması lâzım gelirken, bilâkis hüzünle kaplı idi. Sanki bir daha bu mukaddes beldeye ve bu Saadet Güneşinin doğuşuna sahne olan mübarek eve kavuşmayacakmış gibi, tekrar tekrar dönüp Mekke'ye bakıyordu!
🌹Mevsimin en sıcak günlerinde yaptıkları yorucu bir yolculuktan sonra Medine'ye vardılar. Efendimizin dayısı oğullarından Nabiga'nın evine indiler.
🌹Hz. Âmine, bu evin avlusunda bulunan azîz kocasının kabrinin başına gözyaşları içinde yıkılıverdi. Gözyaşları, Abdullah'ın kabrinin toprağını bol bol suladı.
🌹Peygamber Efendimiz de, ilk defa ruhunda yetimliğin acısını bu manzara karşısında duydu. O da, muhterem pederinin kabrine damla damla gözyaşı serpti.
🌹Sanki, bu damlalar, Hz. Abdullah'a bir gül demeti yerine takdim ediliyordu!
🌹PEYGAMBERİMİZİN, YAHUDİ ÂLİMLERİNİN DİKKATİNİ ÇEKMESİ!🌹
🌹Medine'de geçirdikleri tatlı günlerinin birinde, Peygamberimiz, dadısı Ümmü Eymen'le kaldıkları evin kapısı önünde oturuyordu. Oradan geçen ruhanî kıyafetinde iki Yahudi, birden dikkatlerini onun üzerine diktiler. Peygamberimiz, bu bakışlardan rahatsız olmuş gibi içeri girdi.
🌹Yahudiler, geçip gitmediler ve Ümmü Eymen'e yaklaşarak sordular: "Bu çocuğun adı nedir?"
🌹Ümmü Eymen, onları tanımıyordu. Art niyetli olabilirler ihtimâlini göz önünde bulundurarak, "Niçin soruyorsunuz?" dedi.
🌹Adamlar itimat telkin eder şekilde konuştular: "Bizim tanıdığımız bir çocuğa benziyor da onun için sorduk. Lütfen söyler misiniz, onun adı nedir?"
🌹Ümmü Eymen, davranışlarından ve konuşmalarından pek korkulacak kimseler olmadığı kanaatine varınca, "Onun adı Ahmed'dir." dedi.
🌹İki Yahudî, bu cevap üzerine, aradıklarını bulmuş gibi birbirlerine tebessümle bakıştılar. Sonra içlerinden biri, Ümmü Eymen'e yalvardı: "Ne olur, onu buraya biraz çağırır mısın?"
🌹Ümmü Eymen, tekrar tereddüde kapıldı. Neden, niçin istiyorlardı? Fakat, adam bu tereddüdü şu sözleriyle izale etti:
🌹”Bizler," dedi, "iyilikten başka bir şey düşünmeyen insanlarız. Kimseye zarar vermeyiz. Allah için onu seviyoruz ve senden, çağırmanı istiyoruz."
🌹Ümmü Eymen, arzularını reddetmedi. İçeri girdi. Biraz sonra Peygamberimizle birlikte çıkıp geldi.
🌹Peygamberimizi görür görmez iki Yahudî de yerlere kadar eğildiler. Sonra da sevgi ve hürmet karışığı bir eda içinde Efendimize yaklaştılar. Onu tepeden tırnağa süzdüler. Sonra sırtını açtılar, baktılar.
🌹Her ikisinin heyecan ve hayretleri gözlerinden okunuyordu. Birinin diğerine şöyle dediğini, Ümmü Eymen duydu:
🌹”İşte, bu çocuk, bu ümmetin peygamberidir! Bu şehir de onun hicret edeceği yerdir. Bu memlekette çok şiddetli savaşlar, hicretler ve büyük işler olacaktır."66
🌹Bu sözlerinden sonra ikisi de uzaklaşıp gittiler.
🌹Yine, rivayete göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz, yüzmeyi, bu ziyareti esnasında Benî Neccar Kuyusu denilen suda öğrenmiştir.67
🥀HZ. ÂMİNE'NİN EBEDÎ ÂLEME GÖÇÜ 🥀
🥀Hz. Âmine, Kâinatın Efendisi oğluyla Medine'de bir ay kaldıktan sonra, Mekke'ye dönmeye karar verdi. Akrabalarıyla vedalaşarak şehirden ayrıldılar.
🥀Çöl seccadesinde üç yolcu: Hz. Âmine, şanlı evlâdı ve Ümmü Eymen... Hepsinin de mânâ âleminde bir başkalık vardı. Azîz anne ve şerefli evlâdının ruhlarını, ayrılık ve hasret rüzgârı dalga dalga dövüyordu.
🥀Henüz genç yaşta ve evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme yolcu ettiği kocasını hatırlayan Hz. Âmine'nin gözleri oluk oluk su akıtan bir pınarı andırıyordu. Resûl-i Kibriya Efendimiz de, azîz annesinin bu gözyaşlarına dayanamıyor, o da ışıl ışıl ağlıyordu. Damla damla akan gözyaşları, rahmet yağmuru gibi elbisesini ıslatıyordu.
🥀Henüz yolu yarılamışlardı ki, Hz. Âmine anîden rahatsızlandı. Peygamberimiz ve Ümmü Eymen'i bir telâş kapladı. Gittikçe şiddetini artıran hastalık karşısında ne yapabilirlerdi?
🥀 Ebva Köyü yakınlarında bir ağacın gölgesinde konaklamaktan başka ellerinde çâre yoktu. Hz. Âmine'nin dizlerinden güç kuvvet çekilmişti ve kendisini tutamayarak anîden yere yıkılıverdi. Üstünü örttüler.
🥀Hz. Âmine, hastalığın şiddeti içinde ter döküyor, Sevgili Peygamberimiz ise, onu kaybedeceği ve annesiz kalacağı endişesi içinde gözyaşı akıtıyordu. Sanki her şey kendileriyle birlikte lâl kesilmişti. Yerde ses yok, gökte sükût hâkimdi.
🥀Hz. Âmine, yerde halsiz bir şekilde yatıyordu.
🥀 Bir ara, Peygamberimiz, kendini toparlayarak, "Nasılsın anneciğim?" diye sordu.
🥀 Gönlü şefkat hazinesi anne, biricik yavrusunun üzülmesini istemiyordu. Şiddetiyle kıvranıp durduğu hastalığının ağır olduğu hissini uyandırmamak için, "İyiyim canım oğlum, bir şeyim yok." diye cevap verdi.
🥀 Bu birkaç kelimelik konuşmadan sonra da kendinden geçti. Artık hastalık, konuşacak takati dudaklarından çekip almıştı. Bir ara "Su" dediği işitildi. Yaydan fırlayan ok hızıyla Peygamber Efendimiz, azîz annesine suyu yetiştirdi.
🥀 Hz. Âmine suyu içti. Su kabıyla birlikte ciğerparesinin yumuşacık ellerini de tuttu. Gözlerini açtı. Efendimizin nur saçan sîmasına doya doya baktı ve ellerini bir anne şefkatiyle okşadı!
🥀 Kâinatın Efendisi bir ara, annesini biraz doğrultup, başını kucağına aldı. Gözlerinden akan mübarek yaşlar, annesinin omuzlarına Nisan yağmuru gibi düşüyordu.
🥀 Hz. Âmine'nin ruh ve kalbinde feryadlar kopuyor, fırtınalar esiyordu. Kocasını kaybediş ızdırabına, şimdi de oğluyla vedalaşma hasretini mi ekleyecekti? Bu dayanılmaz bir ızdırap, çekilmez bir dert idi.
🥀 Kendisini yakalayan hastalıktan daha çok, bu ayrılık onu yakıp kavuruyordu! Ama ne yapabilirdi? Bu, İlâhî Kader'in değişmez hükmüydü!
🥀 Hz. Âmine, kendisini yakalayan hastalıktan kurtulamayacağını artık anlamıştı. Son olarak, güneş gibi parlayan nur yavrusunun yüzüne, ayrılık ve hasretin verdiği duygu içinde baktı; ellerini doya doya kokladı ve dilinden şu cümleler döküldü:
🥀 "Ey, dehşetli ölüm okundan, Allah'ın yardım ve ihsanıyla 100 deve karşılığında kurtulan zâtın oğlu! Allah, seni azîz ve devamlı kılsın. Eğer rüyada gördüklerim doğru ise, sen Celâl ve bol ikram sahibi olan Allah tarafından Âdem Oğullarına helâl ve haramı bildirmek üzere peygamber gönderileceksin. Sen, ceddin İbrahim'in teslimiyet ve dinini tamamlamak için gönderileceksin.
🥀Allah, seni milletlerle birlikte devam edip gelen putlardan, putperestlikten koruyacak ve alıkoyacaktır. Her yaşayan ölür, her yeni eskir; yaşlanan herkes zeval bulur. Her şey fânidir, gider. Evet, ben de öleceğim. Fakat, ismim ebedî yâdedilecektir.
🥀Çünkü, tertemiz bir evlâd doğurmuş, arkamda hayırlı bir yâdedici bırakmış bulunuyorum."68
🥀Acıklı ve âdeta istikbâlden haber veren bu sözlerinden sonra, Hz. Âmine'nin gözleri kaydı ve ruhunu orada Yüce Allah'a teslim etti.
🥀 Yer, Mekke ile Medine arasında bulunan Ebva Köyü. Tarih, Milâdî 576...
🥀 Sevgili Peygamberimiz ile Ümmü Eymen donakalmışlardı. Âdeta dilleri tutulmuştu. Konuşan, sadece Kâinatın Efendisinin gözyaşlarıydı.
🥀 Ümmü Eymen, bir ara kendisini toparladı ve azîz yavrunun gözyaşlarını sildi. Sonra da bağrına basarak teselliye çalıştı.
🥀"Üzülme, ağlama, canım Muhammed'im!" dedi, "İlâhî Kader'e karşı boynumuz kıldan incedir. Can da Onun, mal da; hepsi bize emanet. Emaneti nasıl vermişse öyle de alır."
🥀 Sevgili Peygamberimiz, derin bir iç çektikten sonra, "Ben de biliyorum. Onun hükmüne her zaman boyun eğerim. Fakat, anne yüzü, unutulmayacak bir yüzdür. O yüzü tekrar göremem diye üzülüyorum.
🥀" dedi; sonra da derhal kendini toparladı ve gözyaşlarını silerek Ümmü Eymen'e, "Haydi, o, emaneti Sahibine teslim etti. Biz de onun na'şını toprağa teslim edelim, rahat etsin." dedi.
🥀 Dünyanın en bahtiyar annesi Hz. Âmine'nin cesedini orada toprağın bağrına tevdi ettiler. Ruhu ise, Kâinatın Efendisini bağrından çıkardığı için kim bilir ne kadar yükseklerde meleklerle bayram ediyordu!
🥀 Annesiz kalan Dürr-i Yetim'i Mekke'ye götürmek vazifesi, dadısı Ümmü Eymen'e düştü.
🥀 Ümmü Eymen, yol boyunca ona annesiz kaldığını hissettirmemek için elinden gelen gayreti esirgemedi. Onu öz evlâdıymış gibi bağrına bastı ve teselliye çalıştı. Efendimiz de, âdeta onu bir anne kabul ederek, "Anne, anne!" diye çağırırdı. Daha sonraları da her gördüğünde ise, "Annemden sonra annem!" diyerek iltifatta bulunuyordu.
🥀Resûl-i Ekrem Efendimiz, hakkında "Cennetlik kadınla evlenmek isteyen, Ümmü Eymen'le evlensin!" buyurduğu Ümmü Eymen'i, daha sonra âzad ederek hürriyetine kavuşturmuştur. Birinci kocasının ölümünden sonra da onu Zeyd b. Harise'yle evlendirdi. Üsame Hazretleri, işte bu evlilikten dünyaya geldi.
🥀HEM ANNEDEN, HEM BABADAN YETİM!🥀
🥀 Nur yüzlü Kâinatın Efendisi, artık hem babadan yetim, hem de anneden öksüz idi. Fakat, onun hakikî muhafızı ve hâmîsi vardı. O Hafız, onu ömrü boyunca kusursuz muhafazası ve eksiksiz murakabesi altında bulunduracak, her türlü tehlike ve sıkıntıdan kurtaracaktır!
🥀 “Rabbin, seni yetim bulup da barındırmadı mı?"69 mealindeki âyet-i kerîme, Peygamber Efendimizin bu hâlini hatırlatır!
🥀 Kâinatın Efendisi, yıllar sonra, Hudeybiye Umresi sırasında, yine Ebva'dan geçecektir. Allah'ın izniyle annesinin kabrini ziyaret edip elleriyle düzeltecektir. Sonra da teessüründen ağlayacaktır
🥀Onun mübarek gözlerinden tahassür gözyaşları akıttığını gören sahabîler de ağlayacaklar ve, "Yâ Resûlallah! Niçin ağladınız?" diye soracaklardır.
🥀Resûl-i Ekrem, "Annemin benim hakkımdaki şefkat ve merhametini düşündüm de ağladım." diye cevap verecektir.70
🥀ERKEN VEFATLARININ HİKMETİ 🥀
🌹Burada hâtıra şu sual gelebilir:
🌹”Muhterem peder ve valideleri, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamberliğine neden yetişemediler ve neden ona îman, kendilerine nasîb olmadı?"
🌹Bu suale, "Mektûbat" isimli eserinde, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri şu cevabı verir:
🌹”Cenâb-ı Hakk, Habib-i Ekreminin peder ve validesini, Kendi keremiyle, Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) ferzendane hissini memnun etmek için, vâlideynini minnet altında bulundurmuyor. Vâlideynlik mertebesinden manevî evlâd mertebesine getirmemek için, hâlis kendi minnet-i Rububiyeti altına alıp, onları mes'ud etmek ve Habib-i Ekremini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, vâlideynini ve ceddini, ona zahirî ümmet etmemiş.
🌹Fakat, ümmetin meziyetini, faziletini, saadetini onlara ihsan etmiştir. Evet, âlî bir müşirin [mareşalin], yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi; birbirine zıd iki hissin taht-ı tesirinde bulunur.
🌹Padişah, o müşir olan yâver-i ekremine merhameten, pederini onun maiyetine vermiyor!"71
🌹İslâm âlimleri, ittifakla şu hususu belirtmişlerdir:
🌹”Hz. İbrahim'den (a.s.) gelen ve Resûl-i Ekrem'i (s.a.v.) netice veren nurânî silsilenin fertlerinin hiçbiri, hak dinin nuruna lakayd kalmamışlar ve küfrün karanlıklarına mağlûb olmamışlardır. Hiçbirinin temiz gönlü, şirk ve küfürle kirlenmemiştir."72
🌹Bu hususu kaydettikten sonra, Sevgili Peygamberimizin baba ve annesinin îmanları meselesi üzerinde duralım:
🌹Birbirine yakın izahlarla birçok İslâm âlimi, Peygamber Efendimizin muhterem peder ve validelerinin âhirette necat ehlî olacaklarını açık ve kesin bir şekilde delilleriyle ortaya koymuşlardır. Bu izah tarzlarını şöylece sıralayabiliriz:
🌹1) Hz. Abdullah ile Hz. Âmine, Efendimize peygamberlik vazifesi verilmeden çok evvel vefat etmişlerdir. Dolayısıyla fetret devrinde vefat edenlere ise azab yoktur.*
🌹Bir gün, birisi, büyük âlimlerden Şerefüddin Münâvî'ye, "Peygamberimizin baba ve annesi Cehennem'de midir?" diye sorar.
🌹Münâvi Hazretleri, hiddetle, "Resûl-i Ekrem'in peder ve validesi fetret zamanında vefat etmişlerdir. Peygamber gönderilmeden evvel ise azab yoktur." cevabını verir.73
🌹Kendisine bir peygamberin daveti ulaşmayan kimsenin âhirette azab görmeyeceği, âyet ve hadîslerle sabittir.74 Peygamber Efendimizin peder ve validelerine de, geçmiş peygamberlerden hiçbirinin davetinin ulaşmadığı tarihen sabittir. Şu halde, tereddütsüz söyleyebiliriz ki, onlar da necat ehlidirler ve âhirette azab görmeyeceklerdir.
🌹2) Resûl-i Ekrem'in muhterem peder ve validelerinin şirk ehlî oldukları sabit değildir. Belki, onlar, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl,Varaka b. Nevfel ve benzerleri gibi, büyük babaları İbrahim'den (a.s.) gelen inanç ve âdetlerle amel eden "Hânif'lerdendirler.
🌹3) Sevgili Peygamberimizin baba ve annelerinin şirk ehlî olmadıklarının bir delili de, "Ben, mütemadiyen temiz babaların sulbünden, temiz anaların rahminden nakloluna geldim."75 hadîs-i şerifidir.
🌹Kur'an-ı Kerîm'de müşrikler "necis kimseler" olarak vasıflandırılmışlardır.76 Temizlik ile pislik, îman ile şirk, mü'min ile müşrik arasında tezat bulunduğuna göre, yukarıda kaydettiğimiz hadîs ölçüsü ışığında, Resûl-i Ekrem'in ecdadından hiçbirinin küfür ve şirk gibi manevî kirlere bulaşmadığını kabul etmek vâcib olur.77
🌹Bütün bunlardan sonra meseleyi şöylece özetleyebiliriz:
🌹Resûl-i Ekrem'e (s.a.v.) Allah tarafından rahmet olduğu hitab edilirken parlak nübüvvet ve risâlet güneşi henüz doğmadan o apaçık nuru sîne-i ihtiramında taşıyan bir ana babayı, evlâdının feyz ve nurundan mahrum farzetmek, hem edebe, hem mantığa muvafık değildir.
🌹Hususîyle, Resûl-i Ekrem'in muhterem anne ve babasının hayatları Câhiliyye devrinde geçmiştir; Risâlet-i Ahmediyye zamanını idrak etmemişlerdir."78
🌹Öyle ise, bu hususta mü'minin bilmesi ve kabul etmesi gereken husus şudur:
🌹”Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) peder ve valideleri ehl-i necattır ve ehl-i Cennet'tir ve ehl-i îmandır. Cenâb-ı Hakk, Habib-i Ekreminin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendane şefkatini elbette rencide etmez."79
🌹Şu dörtlük de bu hakikati pek güzel dile getirmektedir:
🌹İki cihan güneşi, bürc-i saadette iken Vâlideynine Mevlâ nice vermeye şerefi, Çeşm-i insaf ile ey dil, nazar et gavvasa Alıcak dürrini yabana atar mı sadefi?
🌹MANASI🌹
🌹İki Dünyanın Güneşi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) saadet burcunda iken, Cenâb-ı Hakk, anne babasına nasıl şeref vermez ki?
🌹Ey gönül! İnsaf gözüyle dalgıca dikkatle bak. İnciyi alır da sadefini hiç yabana atar mı?
🌹64 Ibn-i Hişam, Sîre, c. 1, s. 176.
🌹65 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 1, s. 176; İbn-i Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 113; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 96.
🌹66 Ibn-i Sa'd, Tabakat, c, 1, s. 116.
🌹67 Ibn-i Sa'd, A.g.e., c. 1,s. 116.
68 İsfahanî, Delâilû'n-Nübüvveh, s. 119.
69 Duhâ, 6.
🌹70 İbn-i Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 116-117.
🌹71 Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 398.
🌹72 Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 397; Tecrid Tercemesi, c. 4, s. 537.Bkz.: M. Dikmen-B. Ateş, Peygamberler Tarihi, c. 1, s. 41-43.
🌹73 Tecrid Tere, c. 4, s. 539.
🌹74 isrâ, 15.
🌹75 Kaadı İyaz, c. 1,s. 183.
🌹76 Tevbe, 28.
🌹77 Tecrid Tercemesi, c. 4, s. 546.
78 A.g.e.,c. 4, s. 551.
🌹79 Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 398.
🥀Yaşı epeyce ilerlemiş bulunan Abdûlmuttâlib, bir gün anîden rahatsızlandı. Rahatsızlığı gittikçe şiddetini artırıyordu.
🥀O, artık bir başka âleme göçün yakında başlayacağını anlamıştı. Yalnız, görmesi gereken bir vazife vardı: Sevgili Peygamberimizi teslim edecek emin bir kişi seçmek...
🥀Bunun için bütün oğullarını çağırttı. Aklına Ebû Leheb geldi. Fakat, o katı kalbli merhametsizin biri idi. "Olmaz." deyiverdi içinden...
🥀Ya Abbas? Hayır, o da olamazdı. Çünkü, çoluk çocuğu çoktu. Ancak onlarla meşgul olabilirdi.
🥀Hamza var. Ona da razı olmadı. Zîra, Hamza genç ve ava meraklı idi. Torunuyla gereği gibi ilgilenemezdi.
🥀Ebû Tâlib! İşte, nur torununun hâmîsini bulmuştu. Gerçi, Ebû Tâlib'in serveti azdı, ama merhameti ve şefkati boldu. Muhamnmed'i (s.a.v.), himayeye ancak o lâyık olabilirdi!
🥀Bununla beraber, Abdûlmuttâlib, onun da görüşünü almayı ihmâl etmedi. "Amcalarından hangisinin himayesine girmek istersin?" diye sordu.
🥀Sevgili Peygamberimiz, dedesinin sorusuna haliyle cevap verdi. Yerinden kalkarak amcası Ebû Tâlib'in boynuna sarıldı. O, babasıyla anne baba bir kardeş olan amcasının himayesini kabul ettiğini, böylece ifade etmiş oluyordu.
🥀Abdûlmuttâlib de, tercihinde isabet ettiğine sevindi. Sonra Ebû Tâlib'e dönerek, "Onu sana emanet ediyorum! O, İlâhî bir emanettir. Onu her şeye rağmen, can, baş pahasına da olsa koruyacağına dair bana açıkça söz ver ki, gözlerim arkada kalmadan gönlüm rahat etsin." dedi.
🥀Efendimizin kendisine karşı teveccühünden oldukça mütehassis olan Ebû Tâlib, gözleri dolu dolu, babasına şu cevabı verdi:
🥀”Sen hiç merak etme babacığım! Onu öz çocuklarıma, hattâ kendi canıma bile tercih edeceğime emin olabilirsin! Hayatta bulunduğum müddetçe ona hiç kimsenin zarar vermesine müsaade etmeyeceğime söz veriyorum!"
🥀Bu asil konuşmadan, Abdûlmuttâlib fazlasıyla memnun oldu ve gözleri sevinç gözyaşlarıyla doldu.
🥀Ve Abdûlmuttâlib tarafından, Nur Muhammed (s.a.v.), amcası Ebû Tâlib'e teslim edildi.
🥀Yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamayan Abdûlmuttâlib,
🥀Torununun neşesine, sevgisine, tebessümüne doyamadan dünyaya gözlerini 80 yaşını aşkın bir ihtiyar olarak kapadı.83
🥀Tarih: Milâdî, 578. Fil Yılından sekiz sene sonra.
🥀Mekke Çarşısı, Abdûlmuttâlib'in vefatı dolayısıyla günlerce kapalı tutuldu.
🥀Kureyşliler, sevdikleri ve hürmet ettikleri bu zâtın ölümü dolayısıyla günlerce yâs tuttular, cenazesini el üstünde dolaştırdılar. Sonra Hacun Kabristanına, dedesi Kusay'ın yanına gömdüler.84
🥀PEYGAMBERİMİZİN GÖZYAŞLARI🥀
🥀Sevgili Peygamberimiz, dedesini kaybetmekten derin üzüntü duydu.
🥀Çünkü, bu kaybediş, baba ve annesinin de ebedî âleme göçünü hatırlatıyordu.
🥀Dedesinin cenazesi ve defni sırasında Peygamberimiz, gözyaşlarını tutamadı; bazan hıçkırarak, bazan da sessiz sedasız ağladı.
🥀Seneler sonra bir gün kendilerine, dedesinin ölümünü hatırlayıp hatırlamadığı sorulduğunda, "Evet, hatırlıyorum! Ben, o sırada sekiz yaşında bulunuyordum." cevabını verdi.
🥀Peygamber Efendimizin saadetli ömrünün ilk sekiz senelik bölümü, İşte böyle acılarla, üzüntü ve kederlerle dolu geçmişti.
🥀Âdeta büyük ruhu ve rikkatli kalbi, tâ o yaşlardan itibaren istikbâlde çekeceği meşakkat ve mihnetlere dayanmak için ızdırap ve sıkıntı teknesinde yoğruluyordu.
🌹Hz.Osman,Talha B.Ubeydullah, Halid B.Sad İslam'a Girmeleri🌹
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, henüz açıktan halka peygamberliğini ilân etmemişti.
🌹Son derece büyük bir cehd ve gayretle samimî dostlarına İslâmiyeti anlatıyordu.
🌹Bir gün, Hz. Osman'a da Müslümanlıktan bahis açtı ve onu alarak Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna getirdi.
🌹Hz. Resûlullah, dâima tebessüm eden parlak bir sîmaya sahip Hz. Osman'a, "Allah'ın ihsanı olan Cennet'e rağbet et.
🌹Ben, sana ve bütün insanlara hidâyet rehberi olarak gönderildim!" dedi.
🌹Resûlullah'ın bu sâde, bu samimî ve bu i'câzkâr sözleri karşısında Hz. Osman, âdeta kendinden geçer gibi oldu ve şehâdet kelimesi kendi kendine mübârek dudaklarından döküldü:
🌹”Eşhedü en lâ İlahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah!"213
🌹Sonra da, daha önce Şam'dan dönerken gördüğü bir rüyasını Kâinatın Efendisine anlattı;
🌹”Yâ Resûlallah!" dedi, "Biz Muan ile Zerka arasında bulunduğumuz ve uyuduğumuz sırada bir münâdi;
🌹”Ey uyuyanlar, uyanın! Ahmed, Mekke'de zuhur etti!' diye seslenmişti. Mekke'ye gelince sizi işittik!"214
🥀İŞKENCE🥀
🌹Yumuşak huylu, edeb ve haya sahibi ve cömert bir zât olan Hz. Osman'ın da Müslümanlar safına katılması, müşrikleri fazlasıyla tedirgin etti.
🌹Kabilesi ferdleri ona eza ve cefaya yeltendiler. Fakat o, her türlü eza ve cefaya göğüs gerdi ve hak bildiği yoldan zerre kadar inhiraf göstermedi.
🥀Amcası Hakem b. Ebû'l-Âs, kendisini bir urganla bir direğe bağlar ve döverek şöyle derdi:
🥀”Sen, atalarının dinini bırakır da sonradan çıkma bir dine özenirsin, öyle mi?
🥀Andolsun ki, tuttuğun bu dini bırakıp tekrar atalarının dinine dönmedikçe seni salıvermeyeceğim!"
🌹Metanet âbidesi Hz. Osman'ın cevabı şu olurdu: "Vallahi, ben hak ve hakikat dinini asla bırakmam!"
🌹O, günlerce bu cefa ve eziyetle karşı karşıya bırakıldı. Fakat zerre kadar îmanından tâviz vermedi.
🌹Onun bu metaneti ve büyüklüğü karşısında sonunda amcası küçüldü ve onu salıvermekten başka çâre bulamadı.215
🌹Orta boylu, esmer tenli, güzel yüzlü, sık sakallı, gür saçlı ve iri yapılı olan Hz. Osman, fıtraten temiz ve nezih bir insandı.
🌹İçki içmeyi Câhiliyye devrinde kendisine haram kılmıştı.
🌹Servetini Allah yolunda ve din uğrunda sarfetmekten zevk alan bahtiyarlardandı.
🌹Hâfız-ı Kur'an'dı. Geceleri, namazında bütün Kur'an'ı hatmederdi.
🌹Cennet'le müdelenen 10 sahabîden biri olan Hz. Osman, aynı zamanda Resûl-i Ekrem Efendimizin damadıdır.
🌹Önce Peygamberimizin kerîmesi Rukiyye'yi aldı.
🌹O vefat edince, Resûlullah, onu bu sefer kızı Ümmü Gülsüm'le evlendirdi. Bu sebeple de "Zinnûreyn" lâkabını aldı.
🌹TALHA B. UBEYDULLAH'IN MÜSLÜMAN OLUŞU🌹
🌹Hz. Osman'ın İslâm'ın saadet dolu sinesine koşuşunu, Hz. Talha b. Ubeydullah takib etti.
🌹Ticaret maksadıyla bir seyahate çıkmıştı. Busra Panayırında bulunduğu bir sırada, oradaki manastırda yaşayan bir râhib, "Bu pazar halkı içinde Mekke'den kimse var mı?" diye seslendi.
🌹Hz. Talha, "Evet, ben Mekke'liyim." deyince, râhib, "Ahmed zuhur etti mi?" diye sordu.
🌹Hz. Talha, "Ahmed kim?" deyince de râhib, "Abdullah b. Abdûlmuttâlib'in oğludur! Mekke, onun zuhur edeceği şehirdir. O, peygamberlerin sonuncusudur!
🌹Kendisi, Harem-i Şerif'ten çıkarılacak, hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicrete mecbur bırakılacaktır." cevabını verdi.
🌹Rahibin bu sözleri Talha'nın dikkatini çekmişti. Mekke'ye gelir gelmez halka, "Yeni bir haber var mı?" diye sordu.
🌹”Evet" dediler, "Abdullah'ın oğlu Muhammedû'l-Emin, peygamber olduğunu iddia etti. Ebû Kuhafe'nin oğlu Ebû Bekir de, ona tâbi oldu!"
🌹Bunun üzerine derhal Hz. Ebû Bekir'in yanına vardı ve, "Sen,
🌹Muhammed'e tâbi oldun mu?" diye sordu.
🌹Hz. Ebû Bekir, "Evet" dedi, "Ben ona tâbi oldum. Sen de git, ona tâbi ol!
🌹Zîra o, insanları hak ve gerçek olana davet ediyor!"
🌹Hz. Talha da rahibten duyduklarını Hz. Ebû Bekir'e anlattıktan sonra, beraberce Allah Resûlünün huzuruna geldiler.
🌹Derhal Müslüman olan Hz. Talha, rahibin söylediklerini anlatınca da Peygamber Efendimiz gülümsedi.216
🌹Müşrikler, Hz. Talha gibi faziletli bir insanın da Müslüman olmasına tahammül edemediler.
🌹Kureyş'in azılı pehlivanlarından Nevfel b. Adviye, onu bir ipe bağlayıp işkenceye uğrattı.
🌹Genç yaşta İslâmiyetle şereflenen Hz. Talha, Cennet'le müjdelenen 10 sahabîden biridir.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, onun hakkında, "Yeryüzünde yürüyen bir şehide bakmak isteyen, Talha'ya baksın!" buyurmuşlardır.217
🌹Son derece cömert ve cesur bir sahabî idi. Uhud Harbinde Peygamber Efendimize atılan oklara elini tutmuş ve bu yüzden parmakları çolak kalmıştı.
🌹Aynı harbte 80'e yakın yara aldığı halde Resûlullah'ın yanından ayrılmamıştı.218
🌹İslâm'a gizli davet devri henüz devam ediyordu.
🌹Bu sırada Müslümanlar safına Kureyş'in mümtaz bir şahsiyeti daha katıldı:
🌹Hâlid b. Said. Hz. Hâlid, Kureyş'in ileri gelen ve zengin bir ailesine mensuptu.
🌹Arab edebiyat ve ilmini gayet iyi bilen Hz. Hâlid, bir gece rüyasında, babasının kendisini tutup Cehennem'e atmak istediğini, fakat Resûlullah'ın yetişip kendisini Cehennem'e düşmekten kurtardığını gördü.
🌹Feryad ederek uyandı. Böylesine berrak bir rüyanın mânâsız olamayacağını idrak eden Hz. Hâlid, kendi kendine, "Vallahi, bu rüya gerçektir!" dedi ve vakit kaybetmeden Hz. Ebû Bekir'e koştu.
🌹Rüyasını anlatınca, Sıddık-ı Ekber, "Hakkında hayırlı olmasını dilerim!" dedi, "Seni, o, Resûlullah kurtaracaktır.
🌹Hemen git, ona tâbi ol! Sen, ona tâbi olacak, İslâm Dinine girecek, onunla birlikte bulunacaksın!
🌹O da seni, rüyada gördüğün gibi Cehennem'e düşmekten kurtaracaktır."
🌹Hz. Hâlid, hemen Resûlullah'ın yanına vardı ve, "Yâ Muhammed! Sen, insanları hangi şeylere davet ediyorsun?" diye sordu.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Ben," dedi, "halkı, tek olan ve şeriki bulunmayan Allah'a, Muhammed'in de O'nun kulu ve resûlü olduğuna îman etmeye; işitmez, görmez, hiçbir fayda ve zarar vermez, kendisine tapınanları da tapınmayanları da bilmez birtakım taş parçalarına tapmaktan vazgeçmeye davet ediyorum!"
🌹Bu sözleri dikkat ve hürmetle dinleyen Hz. Hâlid, derhal şehâdet getirdi: "Ben, şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, sen, Allah'ın Resûlüsün!"219
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu zâtın İslâm dairesine girmesine fazlasıyla sevindi.
🌹Hz. Hâlid, Müslüman olur olmaz, evinde ve etrafta da İslâmiyetten bahsetmeye başladı.
🌹Bir müddet sonra zevcesi Ümeyne de Müslümanlar safında yer aldı.
🥀İŞKENCE🥀
🥀Oğlunun Müslüman olduğu haberini alan Kureyş'in zenginlerinden ve ileri gelenlerinden Ebû Uhayha Said, fazlasıyla hiddetlendi.
🥀Hz. Hâlid'in bir gün, Mekke'nin tenha bir yerinde namaz kılmakta olduğunu duydu.
🥀Diğer oğullarını gönderip onu yanına getirtti. Hiddetli hiddetli, "Sen," dedi, "Muhammed'in, kavmine muhalefet ettiğini, getirdiği itikadlarla kavminin ilâhlarını ve geçmiş atalarını kötülediğini görüp durduğun halde ona tâbi oldun, öyle mi?" Sonra, İslâmiyetten vazgeçmesi için bir sürü lâf etti.
🌹Ancak, gönlünü îman nuruyla aydınlatan Hz. Hâlid'in zerre kadar tereddüdü yoktu ve asla pişmanlık duymuyordu.
🥀Çatık kaşlarla bakan babasına, "Vallahi, Muhammed (s.a.v.) hak söylüyor! Ona tâbi oldum.
🥀Ölümü göze alırım da onun dinini asla bırakmam!" diye cevap verdi.
🥀Bu sözlere fena halde kızan Ebû Uhayha, elindeki değnekle, kırılıncaya kadar onu dövdü.
🌹Fakat nafile! Sebat ve metanetin menbaı olan îman, artık Hz. Hâlid'in kalbinde yer etmişti ve o, bu îman nuruyla mutmain olmuştu.
🌹Eza, cefa, bu îman karşısında zerre kadar menfî tesir icra edemiyordu.
🥀Dayağın kâr etmediğini gören zâlim baba, bu sefer, "Git!" dedi, "Senin iaşeni, rızkını keseceğim! İstediğin yere git!"
🌹Rızkını verenin Allah olduğunu bilen Hz. Hâlid, yine aldırmadı ve, "Ey babacığım!" dedi, "Sen benim rızkımı kesersen, elbette Allah, bana geçineceğim şeyi verir!"
🥀Baba Uhayha, bu sefer onu alıp hapsettirdi. Ev halkına tehdidi ise şu oldu:
🥀Eğer biriniz onunla konuşacak olursa, onu perişan ederim!" Hz. Hâlid, günlerce aç ve susuz bırakıldı.220
🥀İnancı uğrunda kendisine böylesine eza ve cefayı reva gören babanın yanında kalmak artık manasızdı.
🌹Bir fırsatını bulup, babasının elinden kurtuldu. İkinci Habeşistan hicretine kadar babasına görünmedi.221
🌹Habeşistan'a giden ikinci hicret kafilesine zevcesiyle katılarak Mekke'den ayrıldı.
🌹Hz. Hâlid, Câhiliyye devrinde mükemmel yazı yazan birkaç şahsîyetten biriydi.
🌹Rivayete göre, Resûl-i Ekrem Efendimizin Yemen Hükümdarına verdiği emannâmenin metnini ve diğer birçok muahedenâmeyi de Hz. Hâlid kaleme almıştır.222
🌹213 ibni Sa'd, Tabakat, c. 3, s. 55.
🌹214 İbni Sa'd, A.g.e., c. 3, s. 55.
🌹215 İbni Sa'd, Tabakat, c. 3, s. 55.
🌹Kaynakça fazla olduğu için hepsini almadım.
🌹Sa'd B.Ebi Vakkas, Ebu Zerr-i Gıfari, Habbab B. Eret'in İslam'a Girmeleri
🌹SA'D B. EBÎ VAKKAS'IN İSLÂMİYETLE ŞEREFLENMESİ🌹
🌹Sa'd b. Ebî Vakkas, henüz 17 yaşlarında, hareket ve heyecan dolu bir genç idi.
🌹Bu sırada bir rüya gördü: Zifirî bir karanlığın içindeyken, birdenbire parlak bir ay doğuyor ve o, ayın aydınlattığı yolu takib ediyor.
🌹Sonra aynı yolda, Zeyd b. Harise, Hz. Ali ve Hz. Ebû Bekir'in önünden ilerlediğini görüyor.
🌹Kendilerine, "Siz ne vakit buraya geldiniz?" diye soruyor. Onlar da, "Şimdi." diye cevap veriyorlar.223
🌹Bu rüyasından üç gün sonra, İslâm'a gizli davet devresinde fevkalâde büyük bir cehd ve gayret gösteren Hz. Ebû Bekir, kendisine İslâmiyetten bahsetti, sonra da alıp Resûli Zîşan Efendimizin huzuruna götürdü.
🌹İslâmiyet hakkında Resûl-i Ekrem Efendimizden malûmat alan Hz. Sa'd, hemen orada Müslüman oldu.224
🌹Nesebi, hem baba tarafından hem de anne tarafından Peygamber Efendimizle birleşir.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Hz. Sa'd da, annesi tarafından Zühre Oğullarına mensup bulunduğundan, Hz. Sa'd annesi tarafından Peygamberimizin dayısı düşerdi.
🌹Bu sebeple Resûlullah Efendimiz, "İşte dayım Sa'd! Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin!" diyerek kendisine iltifatta bulunurdu.225
🌹HZ.SA’D VE ANNESİ🌹
🌹Hz. Sa'd'ın Müslüman olması,annesi Hamne'nin hoşuna gitmedi.
🌹Oğlu, atalarının dinini bırakıp, yeni dine, onun rızası olmadan nasıl tâbi olabilirdi?
🌹Oğlunun kendisine karşı saygısını ve bağlılığını bilen Hamne, onu İslâmiyetten vazgeçirip tekrar putperestliğe döndürmek için kararlıydı.
🌹Bir gün kendisine şöyle dedi:
🌹”Allah'ın, sana hısım ve akraba ile ilgilenmeyi, anne babaya dâima iyilik etmeyi emrettiğini söyleyen, sen değil misin?"
🌹Hz. Sa'd, "Evet" dedi.
🌹Bunun üzerine asıl maksadını şu cümlelerle ifade etti:
🌹”Yâ Sa'd" dedi, "Vallahi, sen, Muhammed'in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben açlık ve susuzluktan helak oluncaya kadar ağzıma hiçbir şey almayacağım!
🌹Sen de bu yüzden anne katili olarak insanlarca ayıplanacaksın!"
🌹O güne kadar, Hz. Sa'd, annesinin her isteğine boyun eğmişti. Bir dediğini iki etmemişti.
🌹Fakat, artık o, Allah'a îman etmiş ve Resûlüne kalbinin bütün samimîyetiyle teslim olmuştu.
🌹Elbette, her şeyini bu îman ölçüsü içinde değerlendirecekti!
🌹Annesinin yememekte ve içmemekte inat ettiğini görünce, yanına vardı ve, "Ey anne!" dedi;
🌹”Senin 100 canın olsa ve her birini İslâmiyeti bırakmam için versen, ben yine dinimde sabit kalırım! Artık ister ye, ister yeme!"226
🌹Bu cevap üzerine anne Hamne'nin inadı, Hz. Sa'd'ın hakta sebatı karşısında eridi; hem yemeye, hem de içmeye başladı.
🌹Böylece bir kere daha küfür îmanın, şirk tevhidin azameti karşısında ezildi ve mağlûbiyetini ilân etti!
🌹Hz. Sa'd ile annesi arasında geçen bu hâdise üzerine Cenâb-ı Hakk, Ankebut Sûresinin 8. âyetini göndererek, mü'minlere ebedî bir ölçü verdi;
🌹"Biz insana, ana ve babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik.”
🌹Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın (ilâh tanımadığın) bir şeyi Bana ortak koşmak için sana emrederlerse, artık onlara (bu hususta) itaat etme!
🌹Dönüşünüz ancak Banadır. Ben de, yaptığınızı (amellerinizin karşılığını) size haber vereceğim!"
🌹Bu âyet-i kerîmenin hükmüne göre, bir evlâd, anne babasının ancak islâm'ın dışında olmayan meşru emirlerini tutmakla mükelleftir. Böyle bir itaat evlâd üzerine vâcibtir.
🌹Aksi halde, yâni anne veya baba, Müslüman evlâdını îmanın ve İslâm'ın dışında birtakım meşru olmayan hareketleri işlemeye emir ve teşvik ederse, bu sefer onlara bu hususta itaat etmemek vâcibtir.
🌹Çünkü, "Allah'a isyan olacak şeyde kullara itaat edilmez, emirleri yerine getirilmez." kaidesi, İslâm'ın bir düsturudur.
(Nesefî, Tefsir, c. 3, s. 251).
🥀Hamne, oğlunu İslâm'dan vazgeçirmek için bu sefer başka bir yol denedi.
🥀Bir gün Hz. Sa'd, evde namaz kılarken, konu komşusunu da çağırdı ve hep beraber kapıyı kapatarak onu evde hapsettiler.
🥀Ciğerparesine eziyet edecek kadar şirkin kalbini katılaştırdığı Hamne, o sırada şöyle bağırıyordu:
🥀”Ya o burada girdiği yeni dini terkeder veya ölür gider!"
🥀Şirk ve dalâletin kalbleri nasıl karartıp merhamet ve şefkatten mahrum hâle getirdiğini, bir annenin öz evlâdına eziyet etmekten çekinmemesinden anlamamız mümkündür!
🥀Hadiseler, hep Hamne'nin aleyhinde cereyan ediyordu. Çünkü, İslâmiyetten vazgeçirmek için çırpınıp durduğu Hz. Sa'd'ın peşini oğlu Âmir de takib etmiş ve Müslüman olmuştu.
🥀Büsbütün hırçınlaşan Hamne, bu sefer Âmir'in yakasına yapıştı ve, "Tuttuğun dini bırakmadıkça, şu hurma ağacının altında gölgelenmeyecek ve yiyip içmeyeceğim!" dedi.
🌹Allah'a îmanın ve Resûlüne tâbi olmanın hadsiz zevkini tadan ve İslâm'ın emirlerini ihlâs ve samimiyetle yaşayan Hz. Sa'd, annesinin bu yeminini duyar duymaz yanına vardı. "
🌹”Ey anne!" dedi. "Cehennem ateşi durağın oluncaya kadar sakın 'Gölgeleneyim, yiyip içeyim.' deme!"227
🌹Bu hârika îman, sarsılmaz azim ve irade karşısında anne Hamne'nin elinden, susmaktan başka bir şey gelmedi.
🌹Hz. SA’D’IN CESARETİ🌹
🌹Müslümanların, müşrikler tarafından işkence ve eziyet cenderesine alındıkları en çetin bir sırada idi.
🌹Hz. Sa'd, ilk Müslümanlardan birkaçıyla Mekke'nin Ebû Dübb Vadisinde namaz kılmakta idiler.
🌹Müşriklerin ileri gelenlerinden Ebû Süfyan, birkaç müşrikle yanlarına geldi. Yaptıkları ibâdetin asılsız bir şey olduğunu iddiaya kalkışınca, yaka paça birbirilerine girdiler.
🌹Hz. Sa'd, eline geçirdiği bir deve çenesi kemiğiyle müşriklerden birinin başını yardı.
🌹Bunu gören diğer müşrikler, cesaretlerini kaybettiler ve kaçmaya başladılar. Müslümanlar da onları vadiden çıkıncaya kadar kovaladılar.
🌹Böylece, Hz. Sa'd, "Allah yolunda ilk kan döken sahabî" unvanını almış oldu. İslâm tarihinde dökülen ilk kan budur!
🌹Aynı zamanda son derece cömert olan Hz. Sa'd b. Ebî Vakkas, Cennet'le müjdelenen 10 sahabîden biridir. Allah Resûlü zamanında bütün gazâlara katıldı.
🌹Uhud Harbinde Fahr-i Kâinat'a vücudunu siper etti ve müşriklere öylesine ok attı ki, Allah Resûlünün, hiçbir fânîye nasîb olmayan şu hitabına mazhar oldu:
Ebû Zerr, "Eğer, gizli tutacağına söz verirsen, sana anlatırım!" dedi.
🌹Hz. Ali, "Emin olabilirsin." karşılığını verince, Ebû Zerr asıl maksadını açıkladı. "Ben," dedi, "Gıfar Kabîlesindenim.
🌹Buradan peygamberlik iddiasında bulunan bir zâtın zuhur ettiği haberini duydum. Bizzat onu görüp konuşayım, diye geldim!"
🌹Samimî maksadını anlayan Hz. Ali, "Sen, bu hareketinle akıllılık ettin, doğruyu buldun!" diye konuştuktan sonra, "Ben" dedi, "şimdi Resûlullah'ın yanına gidiyorum. Sen de peşimden gel! Benim girdiğim yere sen de gir!
🌹Eğer ben yolda sana zarar vereceğinden korktuğum birisini görürsem, papucumu düzeltir gibi bir duvara yönelir dururum. O zaman sen beni beklemezsin, yürür gidersin!"
🌹Evden çıktılar. Hz. Ali önde, Ebû Zerr ise onu arkadan takib ediyordu. Hiçbir anormal durumla karşılaşmadan Hz. Resûlullah'ın huzuruna vardılar.
🌹Ebû Zerr,"Selâm, sana olsun ey Allah'ın Resûlü!" dedi.*
🌹İslâm'da bu türlü ilk selâm veren zât, Ebû Zerr Hazretleridir.
🌹Resûl-i Ekrem, "Allah'ın rahmeti, senin üzerine de olsun." dedikten sonra, "Sen kimsin?" diye sordu.
🌹Ebû Zerr, "Ben, Gıfar Kabîlesindenim." diye cevap verdi.
🌹”Ne zamandan beri buradasın!"
🌹”Üç gün üç geceden beri buradayım!"
🌹”Seni kim doyuruyor?"
🌹”Tek yiyeceğim zemzem suyu idi. Şişmanladım bile! Hiç açlık ve susuzluk duymadım!"
🌹Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Zemzem, mübarek, doyurucu bir yiyecektir." buyurdu.
🌹Sonra Ebû Zerr, "Yâ Resûlallah! Bana İslâm'ı anlat." dedi.
🌹Resûlullah Efendimiz, İslâmiyeti kendilerine anlatınca, derhal şehâdet getirerek Müslüman oldu.233
🌹Müslümanlığını İlân Etti
🌹Şehadeti getirerek İslâm'la şerefyab olan Hz. Ebû Zerr'e, ihtiyat ve tedbiri asla elden bırakmayan Resûlullah'ın tavsiyesi şu oldu:
🌹”Yâ Ebû Zerr! Sen, şimdilik bu işi gizli tut! Ve memleketine dön, git! İşi açığa vurduğumuzu haber aldığın zaman gel!"
🌹Vecd ve heyecan mâdeni hâline gelen Hz. Ebû Zerr, "Yâ Resûlallah!" dedi, "Seni hak peygamber olarak gönderen Allah Teâlâ'ya yemin olsun ki, ben bunu müşriklerin arasında açıkça ilân edeceğim!"
🌹Sonra da kalkıp doğruca Kâbe'ye koştu ve müşriklere karşı pervasızca, "Ey Kureyş topluluğu!
🌹Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yok ve Muhammed, O'nun Resûlüdür!" diye haykırdı.
🥀Bu kahramanca haykırış, müşrikleri hiddetlendirdi. Hep birden üzerine çullandılar ve onu bayıltıncaya kadar dövdüler.
🥀Eğer, henüz o sırada İslâmiyete girmemiş olan Hz. Abbas, yetişip, Gıfar Kabilesine mensup olduğunu ve bu kabilenin de Şam ticaret yoluna hâkim bulunduğunu söylemeseydi, onu öldüreceklerdi!
🌹Fakat, îmanın verdiği cesaret ve heyecana sahip Hz. Ebû Zerr'i, bu darbeler de yıldırmadı.
🥀İkinci gün aynı şekilde ve aynı yerde, yine müşriklere karşı Allah'ın varlık ve birliğini, Hz. Resûlullah'ın da O'nun hak peygamberi olduğunu pervasızca haykırdı. Tekrar müşriklerin ağır darbelerine mâruz kaldı.
🥀Yine araya Hz. Abbas girdi ve, "Yazıklar olsun size! Siz, Gıfar Kabilesinden birini mi öldürmek istiyorsunuz?
🥀Onların sizin ticaret yeriniz ve yolunuz üzerinde bulunduğunu bilmiyor musunuz?" diyerek onu müşriklerin merhametsizce savurdukları darbelerden kurtardı.234
🌹Bu hâdiseden sonra Hz. Ebû Zerr, kavim ve kabilesini hak dine davet etmek üzere yurdunun yolunu tuttu. Hicret'in 6. yılına kadar da orada kaldı.
🌹Bu sebeple Bedir, Uhud ve Hendek Gazâlarında bulunamadı. Fakat bunlardan sonraki gazâlarda Resûl-i Ekrem Efendimizin yanından ayrılmadı.
🌹HABBAB B. ERET'İN MÜSLÜMAN OLMASI🌹
🌹Habbab b. Eret, Ümmü Anmar adında İslâm düşmanı bir kadının âzadlı kölesiydi.
🌹Demirci idi, kılıç yapardı. Peygamber Efendimizle öteden beri görüşür ve konuşurdu.
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz henüz Dârû'l-Erkam'a yerleşmediği bir sırada gelip Müslüman oldu.
🌹O günlerde Müslüman olmak ve hele Müslümanlığını ilân etmek demek, malından ve canından olmayı göze almak demekti.
🌹Buna rağmen, Hz. Habbab, zerre kadar korku eseri göstermeden İslâm'la şereflendiğini kahramanca ilân ve izhar etti.
🥀İŞKENCE🥀
🥀Kureyşli müşrikler, Müslüman olduğunu duyunca, onu da eziyet ve işkencelere tâbi tuttular.
🥀Ümmü Anmar, hiddetinden çıldıracak gibiydi. Onu bağlattı, ateşte kızdırttığı demirle başını dağlattı.
🥀Hz. Habbab, geçim vasıtası olan mesleğiyle şimdi işkenceye uğruyordu! Ama nafileydi! Onun gönlü îman ateşiyle çoktan tutuşmuştu.
🌹Bir gün çıkıp Resûlullah'ın huzuruna geldi. Ümmü Anmar'dan ve başının ızdırabından şikâyet etti.
🌹Peygamber Efendimiz, "Yâ Rab! Habbab'a yardım et!" diye dua etti.
🥀Bu duanın hemen akabinde Ümmü Anmar, şiddetli bir baş ağrısına mübtelâ oldu. Ağrının ızdırabından inler, dururdu.
🥀Sonunda kendisine, başını ateşle dağlaması tavsiye edildi. Hz. Habbab da bir müddet onun başını dağladı.
🥀Merhametten mahrum müşrikler, bir gün Hz. Habbab'ın gözleri önünde kocaman bir ateş yaktılar.
🥀Onu ateşin üzerine yatırıp, ayaklarıyla göğsüne bastılar. Bir müddet öyle bıraktılar.235
🌹Seneler sonraydı. Hz. Ömer, İslâm'ın halifesi idi.
🌹Yanında Hz. Habbab bulunduğu bir sırada, İslâm uğruna çektikleri eza ve cefayı kastederek, "Yeryüzünde şu meclise bundan daha lâyık ve müstahak olan, sadece bir tek adam vardır." diye konuştu.
🌹Hz. Habbab merak edip, "Yâ Emîre'l-Mü'minîn! Kimdir o?" diye sordu.
🌹Hz. Ömer, "Bilâl'dir." diye cevap verdi.
🥀Hz. Habbab, "Yâ Emîre'l-Mü'minîn! O benim kadar işkence çekmemişti! Çünkü, müşriklerin eziyetlerinden Bilâl'i koruyan vardı.
🥀Benim ise, koruyucu hiçbir kimsem yoktu ve olmadı da..." dedikten sonra müşrikler tarafından ateş içine yatırılmasını da şöyle anlatmıştı:
🥀”Bir gün müşrikler beni tuttular. Ateş yaktılar. Ateşin içine beni sırtüstü yatırdılar.
🥀Sonra adamın biri göğsümün üzerine bastı. Yer soğuyuncaya kadar da beni bırakmadı!"
🥀Bu sözlerinden sonra da Hz. Habbab, sırtını açtı. Ateş yanıklarından, sırtı alaca olmuştu!
🌹HZ.HABBAB’IN PEYGAMBER EFENDİMİZDEN DUA İSTEMESİ🌹
🌹Her türlü eziyet ve işkenceye rağmen Hz. Habbab, îman ve İslâmiyetinden zerre kadar tâviz vermiyor, Allah'a ve Resûlüne sonsuz muhabbetini izhar etmekten çekinmiyordu.
🌹O, bir köle idi. Müşriklerle başa çıkacak durumda değildi. Mâruz kaldığı eza ve cefalardan dolayı Resûlullah'a başvurmaktan başka elinden hiçbir şey gelmiyordu.
🌹Bir gün öyle yaptı. Efendimizin huzuruna çıkarak, "Yâ Resûlallah! Çektiğimiz şu işkencelerden kurtulmamız için Allah'a dua etmez misin?" dedi.
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, hem ibret, hem de müjde dolu şu cevabı verdi:
🥀”Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki, demir tarakla bütün derileri, etleri soyulup kazınırdı da bu işkence yine onu dininden döndüremezdi.
🥀Testereyle tepesinden ikiye bölünürlerdi de, yine bu işkenceler onları dinlerinden geri çeviremezdi.
🌹Allah, elbette bu işi (İslâmiyeti) tamamlayacaktır ve bütün dinlerden üstün kılacaktır.
🌹Öyle ki, hayvanına binip San'a'dan Hadramut'a kadar tek başına giden bir kimse, Allah'tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da kurt saldırmasından başka hiçbir endişe duymayacaktır. Fakat, siz acele ediyorsunuz."236
🌹Âs Bin Vail'e Verdiği Cevab🌹
🌹Hz. Habbab'ın, azılı müşriklerden Âs b. Vail'den mühimce bir alacağı vardı. Bir gün gidip alacağını istedi. Bu azılı müşrik, "Muhammed'i inkâr etmedikçe, sana olan borcumu ödemeyeceğim!" dedi.
🌹HZ.HABBAB HEM İŞKENCE GÖRÜYOR HEM DE HZ.ÖMER’İN ENİŞTESİ VE KIZ KARDEŞİNE KUR’AN ÖĞRETİYORDU
🌹Hz. Habbab, "Ben her şeyimden vazgeçerim, yine de ölünceye kadar ve öldükten sonra dirilinceye kadar onu red ve inkâr etmem!" diye cevap verdi.
🥀Bunun üzerine Âs b. Vail, "Ben, öldükten sonra dirilecek miyim? Eğer böyle bir şey olacaksa, sabret!
🥀Diriltilip malıma ve evlâdıma tekrar kavuştuğum o gün, sana olan borcumu öderim!"237 diye küstahça konuştu.
🌹Âs b. Vail'in bu sözleri üzerine, Cenâb-ı Hakk, indirdiği âyet-i kerîmelerde şöyle buyurdu:
🌹”Şimdi şu âyetlerimizi ve 'Elbette bana mal ve evlâd verilecektir!' diyen adamı gördün mü?
🌹O, gayba muttali mi olmuş? Yoksa Rahmân'ın huzurunda bir söz mü almış?
🥀Hayır, öyle değil. Biz, onun dediğini yazacağız ve azabını da çoğalttıkça çoğaltacağız!
🥀Ve o söylediği şeyleri hep elinden alacağız da, o bize tek başına gelecektir!"238
🌹Hz. Habbab, her türlü tehlikeyi göze alarak Müslümanlığını ilân ettiği gibi, çekinmeden yeni Müslümanlara Kur'an-ı Kerîm'i okutmak ve öğretmekle de meşgul olurdu.
🌹Hz. Ömer, elinde yalın kılıç, eniştesi ve kız kardeşinin evine hışımla girdiği zaman da, yine bu fedakâr sahabî, onlara yeni inen âyetleri okuyor ve öğretiyordu.
🌹223 ibni Esîr, Üsdû'l-Gabe, c. 2, s. 292.
🌹224 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 🌹266; ibni Sa'd, Tabakat, c. 3, s.139; Taberî,Tarih, c. 2, s. 216.
🌹225 İbni Hacer, ellsabe, c. 2, s. 33; ibni Esir, A.g.e., c. 2, s. 291.
🌹Kaynakça kısmı fazla olduğu için hepsini almadım.
🌹ALENÎ DAVET🌹
🌹Efendimizin Peygamberliğini Açıklaması🌹
🌹Bütün insanlığa hitab edecek ve bütün dünyayı kucaklayacak bir din, elbette gizli kalamazdı.
🌹Madem insanlığı maddî manevî huzura kavuşturmak için bu din gönderiliyordu; öyle ise, açıktan açığa insanlara bildirilmesi ve tebliğ edilmesi zarurî idi.
🌹Cenâb-ı Hakk, kâinatta her şeyi tedric kanununa bağlamıştır. Bu kanuna riâyet ve itaat etmeyenlerin zamandan alacakları cevap, hiç şüphesiz, muvaffakiyetsizlik olacaktır.
🌹Resûlullah Efendimiz de, Allah'tan aldığı talimat üzerine bu kanuna riâyet etti. Üç sene müddetle peygamberliğini ve İslâmiyeti açıktan açığa kimseye bildirmedi ve anlatmadı.
🌹Tebliğinde son derece tedbirli ve ihtiyatlı davranıyor, ancak emniyet ettiği kimselere durumunu arzediyordu.
🌹Bu hareketiyle onun İslâm'a muvaffakiyet yolunu açtığını da görüyoruz. Üç senelik gizli davet devresinde birçok kimse İslâm safında yer almış ve dâvasına güç vermişti.
🌹Üç senelik devreden sonra davetin daha fazla gizli olarak devamında bir maslahat da kalmış değildi.
🌹Zîra, Kureyşli müşrikler tarafından her şey az çok duyulmuştu ve üstelik İslâm dâvası birçok kimseyle bir derece güç kazanmıştı.
🌹Buna binâen mukaddes İslâm dâvasını açıklamanın ve tevhid hakikatlerini bütün âleme duyurmanın zamanı artık gelmişti.
🌹Halkı, İslâm'a açıktan davete nereden başlayacağı, Resûl-i Ekrem'e bizzat Cenâb-ı Hakk tarafından vahiyle bildirildi:
🌹”(Ey Resûlüm!) Sen, önce en yakın akraba ve hısımlarını (Allah'ın dinine davet ederek) âhiret azabıyla korkut!"239
🌹Resûl-i Ekrem, bu işe girişmenin kolay olmayacağını biliyordu. Bu sebeple bir müddet evinden çıkmadı.
🌹Bu esnada bir gün Hz. Ali'yi yanına çağırarak, "Yâ Ali! Cenâb-ı Hakk'ın, yakın akrabamı azabla korkutmamı emir buyurması, bana çok güçlük verdi.
🌹Ben iyi biliyorum ki, ne zaman onlara bu işi açmaya kalksam, onların, beni, hoşlanmadığım bir şeyle ithama kalkışacaklarını göreceğim!" dedi.
🌹Görülüyor ki, Resûlullah Efendimiz, dâvasını açıktan açığa akrabalarına anlatmaya kalkıştığı takdirde onların ithamlarına mâruz kalacağı endişesini taşıyordu.
🌹Bunun için de bir müddet evine kapanıp düşünmeyi uygun görüyordu.
🌹Hattâ, onun uzun müddet evinden çıkmadığını gören, başta Hz. Safiyye ile diğer halaları, durumunu öğrenmek için ziyaretine geldiler.
🌹Efendimiz onlara, "Benim hiçbir şeyden şikâyetim yok, rahatsız falan değilim.
🌹Fakat Allah, bana yakın akrabamı, azabla korkutmamı emretti. Abdûlmuttâlib Oğullarını toplayıp onları Allah'a îmana davet etmek istiyorum!" dedi.
🌹Halaları, "Davet et! Ama sakın, onlardan Ebû Leheb'i davet edeyim deme!
🥀Çünkü o, senin dâvetine asla icabet etmez." diye konuştular. Sonra da, "Biz nihayet kadınız." diyerek Resûlullah'ın yanından ayrıldılar.
🌹ZİYAFET TERTİBİ🌹
🌹Dâvasını açıklama emrini alan Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ali'ye, "Bize sadece bir kişilik et yemeği yap ve bir kap da süt doldur; sonra da Abdûlmuttâlib Oğullarını topla.
🌹Onlarla konuşacağım, emrolunduğum şeyi onlara bildireceğim." emrini verdi.
🌹Hz. Ali, emri derhal yerine getirdi.
🌹Sabah olunca, Ebû Tâlib'in evinde —davet edilmemişken Ebû Leheb de dâhil— bütün amcalarıyla birlikte ikisi kadın 45 kişi toplandı.
🌹BİR MUCİZE🌹
🌹Kapta bulunan et, bir kişilikti. Sadece bir insanı doyuracak kadardı. Kaptaki süt de o kadardı.
🌹Resûl-i Ekrem eti parçaladı ve ziyafette bulunanlara, "Bismillah, buyurun!" dedi.
🌹İstisnasız davette bulunanların hepsi o bir parça etten doyasıya yediler.
🌹Bir de ne görsünler? Çok az eksilmiş haliyle et, yine yerinde duruyor! Hayrette kaldılar.
🌹Kaptaki sütü içmeye başladılar. Kanasıya içtiler ve sütün eksilmediğini gördüler. Şaşırdılar!
🥀Yemek yendikten sonra Peygamber Efendimiz, söze başlamak üzere iken, Ebû Leheb müdâhale etti.
🥀Ve topluluğa hitaben, "Şimdiye kadar böyle bir sihir görmedik!
🥀Arkadaşınız, sizi büyük bir büyüyle büyüledi!" dedi.
🥀Sonra da Kâinatın Efendisine hakarette bulunacak kadar ileri gitti ve topluluğu dağıtmak için ileri geri konuştu.
🥀Peygamber Efendimiz, konuşmaya fırsat bulamadan dâvettekiler dağıldılar.
🌹İKİNCİ ZİYAFET VE RESÛLULLAH'IN AKRABALARINA HİTABI🌹
🌹Resûl-i Ekrem, neticesiz kalan birinci ziyafetten sonra ikinci bir ziyafet daha tertipleyerek, yine Hz. Ali vasıtasıyla yakın akrabalarını bir araya topladı.
🌹Yemek yendikten sonra, ayağa kalktı ve, "Hamd yalnız Allah'a mahsustur.
🌹Ben de O'na hamdederim. Yardımı ancak O'ndan isterim. O'na inanır, O'na dayanırım.
🌹Şeksiz şüphesiz bilmekle beraber size de bildiririm ki, Allah'tan başka ilâh yoktur; O birdir, eşi ve ortağı yoktur." dedikten sonra maksadını şöyle açıkladı:
🌹”Herhalde otlak aramaya gönderilen bir kimse, gelip ailesine yalan söylemez.
🌹Vallahi, ben bütün insanlara yalan söylemiş olsam(!), yine size karşı yalan söylemem! Bütün insanları kandırmış olsam, yine sizi aldatmam!
🌹Sizi, O'ndan başka ilâh olmayan Allah'a îmana davet ediyorum.
🌹Ben de, O'nun, hususan size ve umumî olarak da bütün insanlığa gönderdiği peygamberiyim."
🌹Maksadını böylece hülâsa eden Resûl-i Ekrem Efendimiz, sözlerine şöyle devam etti:
🌹”Vallahi, siz, uykuya daldığınız gibi öleceksiniz, uykudan uyandığınız gibi de diriltilecek ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz.
🌹İyiliklerinizin karşılığında iyilik, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz.
🌹Bu da, ya devamlı Cennet'te veya temelli Cehennem'de kalmaktır. İnsanlardan âhiret azabıyla korkuttuğum ilk kimseler sizlersiniz."240
🌹Peygamber Efendimiz konuşmasını bitirince Ebû Tâlib ayağa kalktı ve, "Sana, severek ve candan yardım edeceğiz!
🌹Öğütlerini benimsedik ve kabullendik; sözlerini de tasdik ettik. Bu toplananlar, senin atanın oğullarıdır. Ben de haliyle onlardan biriyim.
🌹Senin istediğin şeye, onlardan koşacak olanların —andolsun ki— en çabuğu da benden başkası değildir.
🌹Sen, emrolunduğun şeye devam et. Vallahi, etrafını kuşatıp seni korumaktan bir an dahi geri durmayacağım!
🥀Nefsimi, Abdûlmuttâlib'in dinini bırakmak hususunda bana itaat eder bulmadım. Artık ben, onun öldüğü dinde öleceğim." dedi.
🌹Diğer amcaları da bu sözleri tasdik ettiler ve Efendimizin hoşlanmayacağı hiçbir şey söylemediler. Sadece biri müstesna:
🥀İslâm Dâvasının başından beri muhalifi bulunan Ebû Leheb, ortaya atıldı ve, "Ey Abdûlmuttâlib Oğulları!" dedi.
🥀”Bu, vallahi bir kötülüktür! Başkaları onun elini tutup bundan alıkoymadan önce, siz onun ellerini tutup bundan vazgeçirin!
🥀Eğer, siz bugün ona itaat edecek olursanız, zillet ve hakarete uğrarsınız ve onu muhafaza etmeye kalkışırsanız, öldürülürsünüz!"
🌹İslâm'ın bu azılı düşmanına cevap, Peygamber Efendimizin kahraman halası Hz. Safiyye'den geldi.
🌹”Ey kardeşim!" dedi, "Kardeşinin oğlunu ve onun dinini yardımsız, hor ve hakir bırakmak sana yaraşır mı?
🌹Vallahi, bugün yaşayan âlimler, Abdûlmuttâlib'in neslinden bir peygamberin çıkacağını haber veriyorlar. İşte, o peygamber, budur!"
🥀Ebû Leheb, kız kardeşinin bu ulvî konuşmasına küstahça, "Andolsun ki, bu boşuna bir umuttur. Zâten, kadınların sözleri, erkeklere ayak bağı ve köstek mesabesindedir.
🥀Kureyş aileleri ve onlarla birlikte bütün Arablar ayaklandığı zaman, onlara karşı koyacak bizim ne kuvvetimiz var?
🥀Vallahi, biz onların yanında yutulacak bir lokma gibiyiz!" diye cevap verdi.
🌹Ebû Leheb'in bu konuşmasından Ebû Tâlib fazlasıyla rahatsız oldu. "Ey korkak!" dedi.
🌹”Vallahi, biz sağ oldukça ona yardım edeceğiz ve onu koruyacağız." Sonra da Resûl-i Ekrem Efendimize dönerek, "Ey kardeşim oğlu!
🌹Davet etmek istediğin zamanı bilelim; silâhlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız!"241
🌹KİM BANA YARDIMCI OLUR?🌹
🌹O âna kadar sadece konuşulanları dinleyen Peygamber Efendimiz, ayağa kalkarak, "Ey Abdûlmuttâlib Oğlulları!
🌹Vallahi, Arablar içinde benim size getirdiğim, dünya ve âhiretiniz için hayırlı olan şeyden daha üstün ve hayırlısını kavmine getirmiş başka bir kimse bilemiyorum!
🌹Ben, sizi dile kolay gelen, mizanda ağır basan iki kelimeye davet ediyorum ki, o da 'Eşhedü en lâ İlahe İllallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah [Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun resûlü olduğuna şehâdet ederim]' demenizdir." diye konuştu; sonra da, "O halde, hanginiz bu yolda bana icabet ederek vezirim ve yardımcım olur?"242 diye sordu.
🥀Kimseden ses çıkmadı. Bütün başlar öne eğildi. Gözler, Peygamberimize bakacak takati kendilerinde bulamıyorlardı.
🌹Sadece biri vardı, Resûlullah'ın mübarek gözlerine dikkatle bakan. Bu, henüz 12-13 yaşlarında bulunan Hz. Ali idi.
🌹Ayağa kalktı. Fakat, Peygamberimiz ona, "Sen otur." dedi.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, sualini üç sefer tekrarladı. Üç seferinde de cevap sadece Hz. Ali'den geldi: "Yâ Resûlallah! Sana, ben yardımcı olurum! Her ne kadar bunların yaşça en küçüğü isem de!"243
🌹Bu söze kimisi dudak büktü, kimisi hayret etti, kimisi de alaylı alaylı gülümsedi: Sonra da hâdiseyi ciddîye almadan toplantıyı terkettiler!
🌹Hz. Ali'nin küçük yaşındaki bu kahramanlık ve cesareti Nebîyy-i Muhterem Efendimizi fazlasıyla sevindirdi.
🥀Toplantıdan istediği neticeyi alamamaktan dolayı ise ne üzüldü ve ne de ye'se kapıldı.
🥀Zîra, vazifesinin sadece hak ve hakikati tebliğ etmek olduğunu biliyordu. Hidâyeti ise ancak Cenâb-ı Hakk verebilirdi!
🌹DAVETİN İKİNCİ SAFHASI: MEKKE'LİLERE SAFÂ TEPESİNDEN İLK HİTAB🌹
(Bisetin 3. senesi / Milâdî 613)
🌹Tebliğ dairesi tedricen genişliyordu. Açıktan îman ve İslâm'a davet, inanmış ruhları sevinciyle okşarken, şirkin kirinden kendini kurtaramamış gönülleri ise telâşa sevkediyordu!
🌹”Emrolunduğun şeyi, onları çatlatırcasına bildir."244 İlâhî fermanı gelince, Fahr-i Kâinat, âdeta yerinde duramaz hâle gelmişti.
🌹Hemşehrilerine maddî manevî saadetin yolunu bir an evvel göstermek istiyordu.
🌹Bu sırada, tebliğ dairesini biraz daha genişletip, Safâ Tepesinde Mekke'lilere açıkça peygamberliğini ve İslâm dinini ilân etti.*
🌹Allah Resûlü, Mekke'lilere toptan İslâmiyeti ve peygamberliğini nasıl duyuracağını düşünmüş, durmuştu.
🌹Sonunda Safâ Tepesine çıkmayı uygun buldu. Buradan halka seslenecek, duyan yanına koşacaktı.
🌹Zira, birinin, bir tehlike hissettiğinde yahut anîden hücuma geçip gafil bulunan insanları ele geçirecek bir düşman sezdiği veya kimsenin haberi olmadan pusu kuran bir hasmını farkettiğinde, bir dağın tepesine veya yüksekçe bir yere çıkarak en üst perdeden, "Yâ Sabâhâh!" diye haykırması, o zamanlar Arablar arasında yaygın bir âdet idi.
🌹Bu sesleniş üzerine korkuya kapılan halk, sür'atle hazırlıklarda bulunur ve en kısa zamanda düşmanı karşılamaya çıkardı.
🌹 (Bkz.: Ebû'lHasen en-Nedvî, esSiyretû'n-Nebevîyye, s. 87; Tecrid Tercemesi, c. 9, s. 246).
🌹İşte, Peygamber Efendimiz de, Safâ Tepesine çıkmakla, Arablar arasında câri olan bu âdeti göz önünde bulundurmuştu.
🌹Safâ Tepesinde yüksekçe bir taş üstüne çıkan Allah Resûlü, Mekke'lilere yüksek ve gür bir sadâ ile, "Yâ Sabâhâh!
🌹(Ey Kureyş topluluğu! Buraya geliniz, toplanınız; size mühim bir haberim var!)" diye seslendi.
🌹Mekke'liler birden şaşkına döndüler. Kimdi bu haykıran? Bir tehlikeyle karşı karşıya mı bulunuyorlardı?
🌹Düşmanın baskınına mı uğramışlardı? Yoksa kendilerine iletilecek çok mühim bir haber mi vardı?
🌹Bu seslenişe cevap vermede gecikmediler ve bir anda Safâ Tepesinin önüne toplandılar. Fakat o da ne?
🌹Seslenen, "Muhammedû'l-Emin" dedikleri zâttı. Acaba ne istiyordu? Nelerden haber verecekti? Neler söyleyecekti?
🌹Merakla, "Ey Muhammed! Bizi niçin topladın buraya, neyi haber vereceksin?" diye sordular.
🌹Resûl-i Ekrem, haberini vermekte gecikmedi. Zihinlerin kendisine bütün dikkatiyle yöneldiği, gözlerin hayretli bakışlarıyla üzerine toplandığı, bütün kulakların pür dikkat kesildiği ve herkesin merakla beklediği bir anda, mantıkî delillerle dolu şu beliğ hitabeyi îrad etti:
🌹”Ey Kureyş topluluğu! Benimle sizin benzeriniz, düşmanı görünce ailesine haber vermek için koşan ve düşmanın kendisinden önce varıp ailesine zarar vermesinden korkarak 'Yâ Sabâhâh!' diye haykıran bir adamın benzeri gibidir.
🌹”Ey Kureyş topluluğu! Size, 'Bu dağın ardında veya şu vadide düşman atlıları var; sabaha veya akşama üzerinize hücum edecekler!' desem, bana inanır mısınız?"
🌹O âna kadar "Muhammedû'l-Emin" dedikleri, kendisinden yalan nâmına bir tek şey işitmedikleri, hakikatin dışında hiçbir şey duymadıkları Resûl-i Ekrem'e hep bir ağızdan, "Evet," dediler, "biz senin doğruluğunu tasdik ederiz.
🌹Çünkü, şimdiye kadar sende doğruluktan başka bir şey görmedik. Sen yanımızda yalanla itham edilmiş bir insan değilsin."
🌹Bu umumî hitabından sonra Resûl-i Ekrem, Kureyş kabilelerinin her birini kendi adlarıyla çağırdı ve konuşmasını şöyle sürdürdü:
🌹”Öyle ise, ben size, önünüzde gelecek büyük bir azabın bildiricisiyim!
🌹Yüce Allah, bana, 'En yakın akrabalarını âhiret azabıyla korkut.' emrini verdi. Sizi 'Allah bir, O'ndan başka İlâh yok.' demeye davet ediyorum.
🌹Ben de O'nun kulu ve resûlüyüm. Eğer dediklerimi kabul ederseniz, Cennet'e gideceğinizi taahhüd ve tekeffül edebilirim.
🌹Şunu da bilin ki, siz, 'Allah bir, O'ndan başka ilâh yok.' demedikçe, size ben ne dünyada, ne de âhirette bir faide temin edemem."245
🥀CEHENNEMLİK EBÛ LEHEB🥀
🥀Resûl-i Kibriya Efendimizin akıl, kalb ve ruhlara hitab eden konuşması karşısında Ebû Leheb şaşkına döndü.
🥀Eline bir taş aldı ve Kâinatın Efendisine doğru fırlatarak, "Helak olasıca! Bizi bunun için mi çağırdın?" diye âdice bağırdı.
🥀Bundan başka, o anda dinleyenlerden hiçbir muhalefet gelmedi. Sadece fısıltı hâlindeki konuşmalarıyla dağıldılar.
🥀Bu hareketleriyle Ebû Leheb, artık İlâhî nefret ve azabı haketmiş oluyordu.
🥀Resûlullah'a olan şiddetli düşmanlığı, bitmez kin ve nefreti kendisine pahalıya mâl oldu.
🥀Çünkü, Cenâb-ı Hakk, inzal buyurduğu Tebbet Sûresiyle korkunç akıbetini şöyle haber veriyordu:
🥀”Elleri kurusun Ebû Leheb'in! Zâten kurudu, mahvoldu. Ne malı fayda verdi ona, ne kazandığı!
🥀O,alevli bir ateşe girecek. (Peygambere eziyet ve hakarette bulunan) karısı da (Cehennem'de) odun hamalı olarak (oraya girecek); boynunda bükülmüş bir ip (zincir) olduğu halde..."
🌹Muhalefet eden kim olursa olsun, Allah, nurunu tamamlayacaktı.
🌹Bu sebeple de, Resûl-i Kibriya Efendimiz, kendisine karşı yapılan çirkin hareketlerden asla sarsılmıyor, yılmıyor ve yoluna son derece temkinli ve vakarlı bir şekilde devam ediyordu.
🌹239 Suâra, 214.
🌹240 Taberî, Tarih, c. 2, s. 217: İbni Kesir, Sîre, c. 1, s. 457-459.
🌹241 Halebî, İnsanû'l-Uyûn, c. 1, s. 285.
🥀PEYGAMBER EFENDİMİZE VE ASHABINA HAKARET VE EZİYETLER🥀
🥀Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safâ Tepesinde açıktan açığa peygamberliğini ilân ettikten ve halkı İslâm'a davette bulunduktan sonra Kureyşli müşrikler eziyet ve hakaretlerini su yüzüne çıkardılar ve kat kat artırdılar.
🌹Peygamber Efendimiz onları "tevhid"e çağırıyordu; onlar ise "atalarımızın dini" dedikleri putperestlikte ve şirkte direniyorlardı.
🥀Efendimiz, onları faziletle, dünya ve âhiret saadetine davet ediyordu; onlar ise, yarasanın ışıktan kaçması gibi, faziletten ve saadetten uzak durmaya çalışıyorlardı.
🥀Kâinatın Efendisi, onları insanca yaşamaya, insan haysiyet ve kutsiyetine yakışır davranışlarda bulunmaya çağırıyordu; onlar ise, insan şeref ve haysiyetini rencide edip ayaklar altına alıcı çirkin ve rezil hareketler içinde günlerini gün etmeye uğraşıyorlardı.
🥀Resûl-i Ekrem, onlar için ebedî saadet, beka, lika, Cennet istiyor ve onları bu eşsiz nimetleri kazanacak amellerde bulunmaya davet ediyordu; onlar ise, kendilerini ebedî şekavete, Cehennem'e götürecek davranışların içinde yuvarlanıp gidiyorlardı.
🥀Hz. Resûlullah, davetiyle, onları esfel-i safilîne düşmekten, kıymetsizlikten ve faidesizlikten kurtarıp âlâ-yı illiyyîne, kıymete, bekaya, ulvî vazifeleri yapabilme makamına çıkarmak istiyordu; onlar ise tam tersine, kıymetsizlikler içinde yuvarlanmaya, esfel-i safilîni netice verecek hareketlerde bulunmaya devam edip duruyorlardı.
🥀Elbette, bu istek ve yaşayışta olan müşrikler, Fahr-i Alem Efendimizin dâvetine karşı çıkacak ve onunla amansız mücadelede bulunacak, ellerindeki bütün imkânlarla onu tesirsiz hâle getirmeye, sebat ve metanetini, cesaret ve gayretini kırmaya çalışacaklardı!
🥀Bunun için de, türlü türlü işkencelere, eziyetlere, hakaret ve suikastlere teşebbüs edeceklerdi!
🌹Şüphesiz, bu durum, sadece Peygamber Efendimize mahsus değildi.
🥀Her peygamber, kendi zamanında, gönderildiği kavmi ve ümmeti tarafından nahoş karşılanmış, hakir görülmüş, eziyet ve işkencelere tâbi tutulmuştur.
🥀Bu ortak özellikleri yanında, bütün peygamberlerin diğer bir müşterek vasıfları da, bütün bu eziyet, hakaret, işkence ve suikastlere rağmen, dâvalarını anlatmaktan geri durmamaları, inançlarından asla tâviz vermemeleri, aksine eziyet ve işkencelerin artması nisbetinde memur bulundukları hakikatleri duyurmaya daha fazla bir aşk, şevk ve ciddiyet ile çalışmış olmalarıdır.
🥀EBÛ LEHEB’İN EZİYETLERİ🥀
🥀Fahr-i Âlem Efendimize hakaret ve eziyet edenlerin başında, Ebû Leheb ve karısı Ümmü Cemil geliyordu.
🥀Ebû Leheb, Efendimizi devamlı takib ediyor ve halkı onu dinlemekten vazgeçirmeye, zihinlerde şüphe ve vesvese meydana getirmeye çalışıyordu!
🌹Bir gün, Hz. Resûlullah, Ukâz Panayırında halkı Allah'ın birliğine îmana ve peygamberliğini tasdike davet edip, "Ey ahali! 'Lâ ilâhe illallah' deyin, kendinizi kurtarın." diyordu.
🥀Peşisıra gelen Ebû Leheb ise, halka, "Ey ahali! Bu, yeğenimdir; yalan söylüyor. Ondan uzak durun!"246 diye sesleniyordu.
🥀Bu, ibret dolu bir tablodur.
🥀Yeğen, Allah'a îmana ve saadete davet ediyor; öz amca ise, ona muhalefet edip, halkı, onu dinlememeye çağırıyor!
🥀Ebû Leheb, yalnız bununla da kalmıyordu.
🥀Bir gün, komşusu olan Peygamber Efendimizin kapısına pislik ve kokmuş şeyler atmıştı.
🥀O sırada Hz. Hamza, henüz îman etmemiş olmasına rağmen yetişmiş ve o pisliklerin ve kokmuş maddelerin hepsini Ebû Leheb'in başına dökmüştü.
🥀Komşularının yaptığı bu gibi çirkin hareketlere karşı Efendimiz, sadece, "Ey Abdi Menaf Oğulları! Bu nasıl komşuluk?" diyerek sitem ediyor ve pislikleri evinin önünden süpürüp atıyordu.
🥀Kur'anın, Cehennem'de cayır cayır yanacağını haber verdiği bu adam, bâzan da, Kâinatın Efendisinin evini, sırf onu rahatsız ve huzursuz etmek için taşa tutuyordu.
🥀Ebû Leheb'in, Oğlunu, Peygamber Efendimize İşkence Etsin Diye Göndermesi🥀
🥀Ebû Leheb, Resûl-i Kibriya'ya eziyet ve hakaret etmekte yalnız kalmak istemiyordu.
🥀Bir gün, oğlu Uteybe'ye, ona işkence etsin diye emir verdi. Uteybe, Peygamberimizin yanına vardı. O sırada Efendimiz, Necm Sûresini okuyordu.
🥀Bunu duyan Uteybe, "Necmin Rabbine andolsun ki, ben senin peygamberliğini inkâr ediyorum!" dedi ve küstahça Kâinatın Efendisine doğru tükürdü.
🌹Resûl-i Ekrem, bu çirkin harekete sadece şu bedduayla cevap verdi:
🥀”Yâ Rab! Ona bir itini musallat et!"
🌹Resûl-i Ekrem Efendimizin ne duası ne de bedduası Allah tarafından karşılıksız bırakılmıyordu.
🥀Uteybe'ye yaptığı bu beddua da bir müddet sonra gerçekleşti: Yemen tarafında Havran denilen yerde babası ve arkadaşları arasında uyurken, bir arslan gelip kendisini parçaladı!
🌹Dualarının makbuliyeti de, Peygamber Efendimizin mucizelerinin bir bölümünü teşkil eder.
🥀CEHENNEM ODUNCUSU🥀
🥀Ümmü Cemil, İslâm dâvasının en şiddetli muhalifi ve düşmanı Ebû Leheb'in karısı idi.
🥀Kur'an tabiriyle "Cehennem oduncusu" bu kadın, İslâm daveti karşısında öylesine azmış, öylesine çılgına dönmüştü ki, Nebîyy-i Muhterem Efendimizin gidip geldiği yola, her gün bıkmadan usanmadan sert dikenli çalılar döküp saçıyor ve âdeta bu davranışından zevk alıyordu!
🥀Ümmü Cemil'le ilgili bir hâdise ise şöyledir:
🥀Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Safâ Tepesinde ilk olarak, Kureyş'e açıktan İlâhî davette bulunurken, kocası Ebû Leheb, Peygamberimize çıkışmış, hattâ hakaret etmiş, "Helak olasıca!
🥀Bizi bunun için mi buraya çağırdın?" demek küstahlığında bulunmuş ve Efendimize doğru, yerden kaldırdığı bir taşı savurmuştu.
🥀Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Tebbet Sûresini inzal buyurmuştu. Sûre, Ebû Leheb ve karısının çirkin davranışlarını ve akıbetlerini mevzu ediyordu.
🥀Bunu duyan Ümmü Cemil, artık yerinde duramaz oldu. Eline bir taş alarak Mescid-i Haram'a geldi. Peygamber Efendimiz, sâdık dostu Hz. Ebû Bekir'le orada oturuyorlardı.
🥀Ümmü Cemil, Hz. Ebû Bekir'i gördü, fakat yanında oturan Kâinatın Efendisini farkedemedi ve, "Ey Ebû Bekir! Arkadaşın nerede?
🥀Ben işittim ki, beni hicvetmiş. Ben görsem, bu taşı onun ağzına vuracağım!" dedi.
🥀Ebû Bekir'i gören göz, Kâinatın Efendisini göremiyor ve neticesiz geri dönüyordu.247
🥀Elbette göremezdi! Allah'ın hıfz ve inayeti altında bulunan Sultanı Levlak'ı görmek, bir Cehennem oduncusunun haddine mi düşmüştü?
🥀Ebû Cehil'in Elleri Yukarıda Kaldı🥀
🥀Buna benzer bir hâdise de Ebû Cehil'in başına gelir. Bir gün, kabilesine şöyle söz verdi:
🥀Vallahi, secdede Muhammed'i görürsem, başını bu taşla ezeceğim!"
🥀Ertesi gün, zor kaldırabileceği büyük bir taş alarak gitti. Resûl-i Ekrem secdedeydi.
🥀Taşı kaldırıp tam vuracakken, elleri yukarıda kaskatı kesildi; tâ Kâinatın Efendisi namazını bitirip kalkıncaya kadar...
🥀Namaz bitince Ebû Cehil'in de eli çözüldü;248 çünkü, artık ihtiyaç kalmamıştı!
🥀Ebû Cehil'in Bir Teşebbüsü Daha... 🥀
🥀Her şeye rağmen Peygamber Efendimizi rahatsız etmekten vazgeçmeyen Ebû Cehil, yine bir gün, "Vallahi, Muhammed'i secdede görürsem, boynuna basacak ve boynunu yerlere sürteceğim!" diye yemin etti.
🌹Tam o sırada Resûl-i Kibriya Efendimiz çıkageldi.
🌹İbni Abbas, durumu kendilerine arzedince, birden hiddetlendi ve kapıdan girmeyi dahi beklemeden, aceleyle duvardan aşıp Mescid-i Haram'ın içine girdi.
🌹Alak Sûresini sonuna kadar okudu ve secdeye vardı.
🥀Etrafta bulunanlar Ebû Cehil'e, "Ey Ebû Cehil! İşte, Muhammed!" diye seslendiler.
🥀Ebû Cehil'in Resûl-i Ekrem'e doğru ilerlemesiyle dönmesi bir oldu. Seyredenler şaşkınlık içinde, "Ne oldu? Neden döndün?" diye sordular.
🥀Ebû Cehil, onlardan daha şaşkın bir eda içinde, "Benim gördüğümü siz görmüyor musunuz?" diye cevap verdi ve arkasından ilâve etti: "Vallahi, onunla benim arama ateşten bir uçurum açıldı!"249
🥀Müşrik ileri gelenlerinin en ağır işkence ve suikast teşebbüsleri karşısında, Cenâb-ı Hakk da, Sevgili Resûlünü işte böylesine koruyor ve himaye ediyordu!
🥀Peygamberimiz, Kureyş'i Cenâb-ı Hakk'a Havale Ediyor!
🥀Kureyş müşriklerinin Peygamber Efendimize eziyet, hakaret ve suikastleri çeşitli suretlerde oluyordu.
🥀Resûl-i Ekrem, bir gün Kâbe'de huşu içinde namazını eda etmekte idi. Müşriklerden bir grub da Kâbe civarında toplanmış, konuşuyorlardı. İçlerinde, Ebû Cehil de vardı.
🥀Ortaya fırlayarak, topluluğa, "Hanginiz gidip filancalarda bugün boğazlanan devenin işkembesini ve döl eşini olduğu gibi kanlı kanlı getirip, secdede iken onun üzerine koyar?" diye seslendi.
🥀Gözü dönmüşlerden biri olan Ukbe bin Ebû Muayt, ortaya atıldı. "Ben yaparım!" dedi ve oradan ayrıldı.
🥀Az sonra, ruhu kararmış bu adam, elinde deve işkembesiyle Peygamber Efendimizin yanında göründü.
🥀Resûl-i Ekrem, her şeyden habersiz, Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda secdeye varmıştı.
🥀Gözü dönmüş Ukbe, getirdiği deve işkembesini iki küreği arasına koydu.
🥀Ruh ve vicdanları şirkin karanlıklarına gömülü müşrikler, manzarayı kahkahalarla seyrediyorlardı.
🥀Muhterem babasının, müşriklerin bu âdice hareketine mâruz kaldığını duyan Hz. Fâtıma, koşa koşa geldi. İşkembeyi tuttuğu gibi, suratlarına çarparcasına müşrik güruhuna doğru fırlattı.
🥀Namazını bitiren Hz. Resûlullah'ın mübarek dudaklarından, "Allah'ım, Kureyş'i Sana havale ediyorum!" cümlesi döküldü. Bu cümlesini üç kere tekrarladı. Sonra da müşrik elebaşlarının isimlerini teker teker zikrederek, onları da Sonsuz Kudret Sahibi Cenâb-ı Hakk'a havale etti.250
🌹Abdullah b. Amr Anlatıyor🌹
🥀Resûl-i Ekrem Efendimize müşriklerin yaptığı bir başka eziyet ve hakaret hâdisesini, Abdullah b. Amr Hazretleri şöyle anlatır:
🥀”Bir gün, Kureyş'in ileri gelenleri, Hıcır denilen yerde toplanmışlardı.Ben de orada bulunuyordum.
🥀Kureyşliler, Allah Resûlü hakkında konuşarak şöyle diyorlardı:
🥀”Biz, bu adamın işinde sabrettiğimiz kadar hiçbir şeye karşı sabır göstermedik. Bu adam, bizi akılsızlıkla ittiham etti.
🥀Babalarımıza, dedelerimize hakaret etti. Dinimizi ayıpladı, birliğimizi bozdu, putlarımıza dil uzattı. Onun yaptığı bunca şeylere biz sabrettik.”
🌹Kureyş, bunu konuşup dururken, birdenbire Allah Resûlü görünüverdi. Yürüyerek geldi. Hacerû'l-Esved'i öptü.
🌹Sonra Kâbe'yi tavaf etmek üzere yanlarından yürüyüp geçti.
🥀Bu sırada Kureyşliler, kendilerine lâf attılar. Allah Resûlü, son derece üzüldü. Üzüntüsünü, birdenbire değişen yüzünün renginden farkettim.
🥀Allah Resûlü, tavafına devam etti. İkinci defa Kureyş topluluğunun yanından geçerken, yine onların sözlü sataşmalarına mâruz kaldı.
🥀Yine fazlasıyla üzüldü. Üzüldüğünü, yine yüzünden farkettim.
🥀Allah Resûlü, üçüncü defa Kureyşlilerin yanından geçerken yine aynı şekilde kendisine lâfla sataştılar.
🌹Bunun üzerine Allah Resûlü, durdu ve onlara dönüp şöyle konuştu:
🥀”Ey Kureyşliler!
Sözlerimi duyuyor musunuz? Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, başınıza felâket gelecektir!"
🥀Nebîyy-i Ekrem'in bu hitabı, topluluk üzerinde derin bir tesir meydana getirdi. Hiçbiri yerinden kımıldamadı.
🥀Sonunda, daha önce onun hakkında en çok aleyhte konuşup arkadaşlarını kışkırtanlar (başta Ebû Cehil) bile, en iyi sözlerle gönlünü almaya çalışarak şöyle dediler:
🥀”Yâ Ebe'l-Kasım, haydi selâmetle git. Vallahi, sen câhillerden, kendini bilmezlerden değilsin!”
🥀Allah Resûlü de yanlarından uzaklaşıp gitti.
🥀Ertesi gün, Kureyşliler, yine Hıcır denilen yerde toplandılar. Ben yine aralarında idim.
🥀Aynı şekilde Allah Resûlü hakkında ileri geri konuşuyorlar ve şöyle diyorlardı:
🥀”Muhammed'in size yaptıklarını ve onun hakkında size verilen haberleri söyleyip duruyorsunuz.
🥀Fakat gelip karşınıza dikilerek, yüzünüze karşı kötü(!) şeyler söylediği zaman ona dokunmuyor ve serbest bırakıyorsunuz!'
🥀Onlar böyle konuşup dururlarken yine Resûlullah çıkageldi.
🥀Kureyşliler hemen oturdukları yerden fırlayarak etrafını sardılar.
🥀Onun kendi taptıkları ve dinleri hakkında söyledikleri sözleri zikrederek, 'Hakkımızda şu şu sözleri söyleyen, sen misin?' dediler.
🌹Nebîyy-i Ekrem, cevaben, 'Evet, bunları söyleyen benim!" dedi.
🥀Bunun üzerine hep birden Resûlullah'ın üzerine atıldılar. Biri onun yakasına yapıştı.
🥀Bu sırada biri koşarak Hz. Ebû Bekir'e durumu haber verdi. Hz. Ebû Bekir, hemen Mescid-i Haram'a girdi.
🥀Gözyaşları arasında müşriklere, 'Allah belânızı versin! 'Rabbim Allah'tır.' diyen bir zâtı öldürmek mi istiyorsunuz?' diye seslendi.
🌹Bunu duyan Nebîyy-i Ekrem, 'Bırak onları ya Ebû Bekir!
🌹Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ben onların hepsinin hakkından geleceğim!' dedi.
🥀Bu sözü işiten Kureyşliler korktular ve Resûlullah'ı bırakarak dağıldılar."251
🥀Rabbim Allah'tır." dediği ve halkı bu ulvî hakikate çağırdığı için Resûl-i Kibriya Efendimize reva görülen çirkin hareketler bunlarla da kalmıyordu.
🥀Yine bir gün, Kâbe yanında namaz kılıyordu. Alnını Yüce Yaratıcısının huzurunda yere koyar koymaz, serseri Ukbe b. Ebî Muayt, ridâsını topladı ve boynuna doladı; olanca gücüyle sıktı. Maksadı, onu boğmaktı.
🌹O arada Hz. Ebû Bekir yetişip Peygamber Efendimizi bu serserinin elinden kurtardı.
🥀Sonra da âdeta kâinata işittirmek istiyormuşçasına, "Siz, bir adamı, 'Rabbim Allah'tır.' diyor diye öldürür müsünüz?
🌹Halbuki, o, size Rabbinizden apaçık mucizelerle gelmiştir.
🥀Buna rağmen o, zannettiğiniz gibi bir yalancı ise(!) yalanının günahı kendisine aittir; fakat, dâvasında doğru ise, elbette sizi korkuttuğu azabların bir kısmı olsun gelir, dokunur.
🥀Muhakkak Allah, haddi aşan dâvasında yalancı olan bir kimseyi hidâyete erdirmez."252 mealindeki âyet-i kerîmeyi okudu.
🥀ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS🥀
🥀İçlerinde Ebû Cehil ve Velid b. Muğire'nin de bulunduğu Mahzum Oğullarından bir topluluk, uzun uzun konuştuktan sonra Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmaya karar verdiler. Vazifeyi, Velid b. Muğire yerine getirecekti.
🌹Resûl-i Ekrem, namazda Kur'an okumaya başladığı bir sırada, Velid yanına kadar sokuldu.
🌹Fakat o da ne? Öldürmeye gittiği zâtın sesi var, okuduğu Kur'an şirk kiriyle paslanmış kulağına geliyor, fakat gözü onu bir türlü göremiyordu.
🥀Velid şaşkınlaştı. Telâşla arkadaşlarının yanına döndü ve durumu anlattı.
🥀Bu sefer hep beraber gittiler. Fakat, yine Efendimizi görmeye muvaffak olamadılar.
🥀Çünkü, ileri gittiklerinde ses arkadan, arkaya doğru gittiklerinde ise ses ön taraftan geliyordu. Nihayet hayretler içinde kalıp dağıldılar.
🥀PEYGAMBERİMİZE EN AĞIR GELEN GÜN🥀
🥀Kâinatın Efendisi, bir gün, evinden çıkmış, gidiyordu.
🥀Kureyş'ten köle olsun, hür olsun kime uğradıysa, âdeta birbirileriyle söz birliği etmişçesine onu yalanladılar, sözle eziyet ve hakarette bulundular.
🥀O gün, eziyetli ve sıkıntılı günlerinin en ağırlarından biriydi.
🥀Kâinata bir rahmet güneşi olarak doğan Peygamber Efendimiz, müşriklerin bu küstahça hareketleri karşısında evine döndü.
🥀Birazcık olsun üzüntüsünü yok etmek, sıkıntısını gidermek için örtüsüne büründü ve yattı.
🌹Efendimizin peygamberliğinin 5. senesi... Milâdî 615...
🥀Kureyş müşriklerinin Müslümanlar üzerindeki baskı, eziyet ve işkenceleri gün geçtikçe artıyordu.
🥀Müslümanlar dinî vazifelerini ve ibâdetlerini rahat ve serbest bir şekilde îfa edemez bir durumla karşı karşıya gelmişlerdi.
🌹İslâm ve îmanın tâlimi, Allah'a ibâdet ve taatin serbestçe yapılabilmesi için emin bir yer gerekliydi.
🌹Allah Resûlü, bizzat bu emin yeri aradı ve tesbit etti: Safâ Tepesinin doğusunda dar bir sokak içinde bulunan ilk Müslüman Erkam b. Ebî'l-Erkam b. Esed'in evi...
🌹Bu ev, giriş çıkışlar için elverişli, etraftan gelen gidenlerin kolayca kontrol edilebileceği emin bir yerdi.
🌹Artık, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz burada muallim, ilk Müslümanlar da talebe idiler.
🌹Burada öğrendiklerini imkân ve fırsat dâhilinde başkalarına da duyuruyor ve aktarıyorlardı.
🌹Böylelikle Dârû'l-Erkam'ı, Nebîyy-i Ekrem Efendimizin hocalığını yaptığı ilk medrese, ilk İslâm Üniversitesi saymak mümkündür!
🌹Hz. Ömer'in İslâm'la şereflenmesine kadar, Resûl-i Ekrem, İslâm'ı öğretme ve anlatma vazifesini burada yürüttü.
🌹Başta Hz. Ömer olmak üzere birçok kimse bu evde Müslüman olma şerefine erdiler.
🌹Dârû'l-Erkam'ı Erkam b. Ebî'l-Erkam Hazretleri, hiç satılmamak ve tevarüs olunmamak şartıyla vekil olarak oğluna bırakmıştır.
🌹İslâm tarihinde büyük ehemmiyeti hâiz bulunan bu ev, bugün Kâbe karşısında, "Dârû'l-Hayzuran" adıyla anılmakta ve dinî bir okula tahsis edilmiş bulunmaktadır.253
🥀YÂSİR AİLESİNİN BAŞINA GELENLER🥀
🌹Yâsir, Mekke'ye Yemen'den gelmişti.
Burada, Mahzum Oğullarından Ebû Huzeyfe b. Muğire'nin himayesine girmişti.
🌹Sonradan Ebû Huzeyfe, onu, cariyesi Sümeyye'yle evlendirmişti.
🌹Bu evlilikten iki erkek çocuğu dünyaya geldi: Ammar ve Abdullah...
🥀Bütün ferdleriyle saadet dairesine giren bu aileye, başta Mahzum Oğulları olmak üzere bütün müşrikler, çekilmez işkenceler, dayanılmaz eziyetlerle göz açtırmıyorlardı.
🥀Mahzum Oğulları, îman ve İslâm'dan vazgeçsinler diye, güneşin her tarafı sıcaklığıyla kavurduğu bir sırada, âdeta Cehennem ateşi kesilen taşlıkta onlara işkence ediyorlardı.
🥀Yine bir gün Yâsir Ailesi, işkence altında zâlim müşrikler tarafından inletilirken, Resûl-i Ekrem Efendimiz üzerlerine çıkageldi.
🥀Yürekler parçalayıcı bu durum karşısında, "Sabredin ey Yâsir Ailesi! Sabredin ey Yâsir Ailesi! Sabredin ey Yâsir Ailesi! Sizin mükâfatınız Cennet'tir. Sabredin ey Yâsir Ailesi!" diyerek sabır tavsiyesinde bulundu.
🥀İşkence altında kıvranan Yâsir, "Yâ Resûlallah!" dedi, "Bu iş daha ne zamana kadar böyle sürüp gidecek?"
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu suale, "Allah'ım, Yâsir ailesinden rahmet ve mağfiretini esirgeme." duasıyla karşılık verdi.
🥀Bu hâdiseden bir müddet sonra Hz. Yâsir, dayanılmaz işkenceler altında izzetiyle ruhunu Rabbine teslim etti.
🥀Böylece, "Müslüman erkeklerden ilk şehid" şerefi kendisinin oldu.
🥀Oldukça yaşlanmış, zaîf ve nahif bir kadın olan, Yâsir'in hanımı Sümeyye de, işkence etsin diye Ebû Cehil'e havale edilmişti.
🥀Ebû Cehil, işkenceden işkenceye uğrattığı bu yaşlı, zaîf ve kimsesiz kadına küstahça ve âdice, "Sen, güzelliğine âşık olduğun için, Muhammed'e îman ettin!" diyordu.
🥀Bu âdice ithama, îman âbidesi kesilmiş Hz. Sümeyye, bir müşrike söylenebilecek en ağır lâflarla mukabele edince, Ebû Cehil hiddete geldi ve elindeki mızrağı saplayarak şehid etti. Hz. Sümeyye de böylece, "kadınlardan ilk şehid" oldu.
🥀AMMAR'IN BAŞINA GELENLER🥀
🥀Ammar'ın çektikleri de yürekler parçalayıcı idi.
🥀Demir bir gömlek giydiriliyor, güneşin yeryüzünü bütün sıcaklığıyla kavurduğu sırada dışarı çıkartılıyor ve demir gömlek içinde ilikleri eritiliyordu.
🥀Bu işkencelerden bir an olsun kurtulan Ammar, soluğu Nebîyy-i Ekrem'in yanında alıyor ve kendisinden bir teselli bekliyordu.
🥀”Azabın her türlüsünü tattık yâ Resûlallah!" diyerek hâlini arzediyordu. Resûl-i Ekrem, yine sabır tavsiye ediyor ve şöyle dua ediyordu:
🌹”Allah'ım, Ammar Ailesinden hiç kimseye Cehennem azabını tattırma!"
🥀Hz. Ammar'a reva görülen işkence çeşitlerinden biri de ateşle dağlanması idi.
🥀Yine bir gün böyle bir işkence altında kıvranırken Peygamber Efendimiz rastgeldi.
🌹Mübarek elleriyle Ammar'ın başını sığayarak ateşe, "Ey ateş! İbrahim'e (a.s.) serin ve selâmet olduğun gibi Ammar'a da öyle ol!" diye dua etti.
🌹Sonra da Ammar'a, şu haberi verdi:
🥀”Ey Ammar! Sen (bu işkencelerle) ölmeyecek, uzun bir müddet yaşayacaksın.
🥀Senin ölümün, azgın bir topluluğun* eliyle olacaktır."254
🥀”Hz. Ammar, daha sonra Sıffîn Harbinde katledildi.
Hz. Ali, onu, Muaviye'nin taraftarlarının bâğî [azgın] olduklarına hüccet gösterdi.
🥀Fakat,Muaviye te'vil etti.Amr b. As dedi:
🥀Bâğî, yalnız onun katilleridir; umumumuz değiliz.'" (Bkz. Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 110).
🌹Şu halde, kalbi îmanla karar bulmuş bir mü'mine burada bir ruhsat tanınmaktadır:
🌹O da, düşman tarafından canının veya herhangi bir azasının yok edilme tehlikesi bahis mevzu olduğu zaman, yalnız diliyle küfür kelimesini söylemesi caizdir.
🌹Ancak bunun, kalbin îmanla mutmain olması şartıyla bir ruhsat olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.
🌹Bunun yanında, hakkı söylemek ve dinin izzetini korumak için helak olmayı göze alıp küfür kelimesinin lisanla dahi olsa söylenmemesi azimettir.
🌹Bu hususta ruhsatla değil de, azimetle amel etmek ise, daha faziletli bir hareket sayılmıştır.257
🥀HZ. EBÛ BEKİR'İN İŞKENCEYE MÂRUZ KALIŞI🥀
🌹Resûlullah Efendimiz, bir gün Dârû'l-Erkam'da ilk Müslümanlardan birçoğuyla oturuyordu.
🌹Başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere hepsinin gönlünde, "tevhid dâvasını müşriklere karşı açıklamak" arzusu, bir iştiyak hâlini almıştı.
🌹Bunu gerçekleştirmesi için Resûl-i Kibriya Efendimizden ricada bulundular.
🥀Fakat, Hz. Resûlullah, tedbiri elden bırakmak istemiyordu. Henüz böyle bir hareket için zamana ihtiyaç vardı. "Biz henüz azız, bu işe yetmeyiz!" diye konuştu.
🥀Fakat, îmanın taptaze heyecan ve şevkini tertemiz gönüllerinde taşıyan bu yeni Müslümanlar, yerlerinde âdeta duramaz hâle gelmişlerdi.
🌹Bunu hisseden Fahr-i Âlem Efendimiz, sonunda kendileriyle birlikte Mescid-i Haram'a gitti. Bir tarafa oturdular. Müşriklerden bir topluluk da oradaydı.
🌹Allah ve Resûlüne îman aşkıyla yanıp tutuşan Hz. Ebû Bekir, kalbinin derinliklerinden kopup gelen gerçekleri insanlara duyurmak arzusunun önüne geçemedi ve orada müşriklere dönerek, Allah'a îmanın ulviyet ve kutsiyetini, buna karşılık puta tapmanın pespayeliğini ve onlara hürmet etmenin sefaletini haykırdı.
🥀Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık ile dolu olan müşrikler, Hz. Sıddık'a saldırdılar, her tarafını kan revan içinde bıraktılar.
🥀Ellerinden, ancak kabilesi Teym Oğullarından birkaçının araya girmesiyle kurtulabildi.
🥀Demirli ayakkabıların darbelerine mâruz kalan Hz. Ebû Bekir, kendinden geçmişti.
🥀Baygın bir halde evine götürdüler. Gün boyu baygın kaldı ve ancak akşam üzeri kendine gelebildi.
🥀Sanki, onca darbelere mâruz kalan kendisi değilmiş, sanki yüzü gözü kan revan içinde bırakılan bir başkasıymış gibi, dudaklarından dökülen ilk cümleler şunlar oldu:
🥀”Resûlullah ne yapıyor, ne haldedir? Ona dil uzatmışlardı, hakaret etmişlerdi!"
🥀Hz. Ebû Bekir, bu sözleriyle, Hz. Resûlullah'a olan sadâkatinin şaheser bir örneğini veriyordu.
🥀Kan revan içindeki hâline bakmadan, yara berelerinin acısına sızısına aldırmadan, Nebîyy-i Zîşan'ın durumunu öğrenmek istiyordu; hem de o Nebîyy-i Muhterem'e şiddetle muhalefet edenler arasında…
🥀Kendisine yemek teklifinde bulundular; "Aç kaldın, susuz kaldın! Bir şeyler yiyip içmez misin?" dediler.
🌹O ise hep, "Resûlullah ne haldedir, ne yapıyor?" diye soruyordu.
🥀Annesinin, Resûl-i Ekrem'in dâvasından haberi yoktu. Henüz îman etmeyenler arasında bulunuyordu.
🌹Nasıl olursa olsun, Allah Resûlünün durumunu öğrenmeliydi.
🌹Annesine, "Git," dedi, "Hattab'ın kızı Ümmü Cemil'e sor. Resûlullah hakkında bana haber getir!"
🌹Ümmü Cemil, îman etmiş bahtiyar bir kadındı. Fakat, Resûl-i Ekrem'den aldığı dersle tedbirli ve ihtiyatlı davranıyordu.
🌹Ebû Bekir'in annesi Ümmü Hayr, ona, "Ebû Bekir, senden, Abdullah'ın oğlu Muhammed'i soruyor." deyince; "Ben, onun hakkında bir şey bilmiyorum.
🌹Ama istersen, beraber oğlunun yanına gidelim." diye cevap verdi.
🌹Aslında, Ümmü Cemil'in Resûlullah'tan haberi vardı. Ancak, bir tertip ve tuzakla karşı karşıya bulunma ihtimalini göz önünde bulundurarak böyle cevap vermişti.
🥀Hz. Ebû Bekir'i yüzü gözü yarılmış bir vaziyette gören Ümmü Cemil'in içi burkuldu ve kendisini zabtedemeyerek, "Sana bunları reva gören bir kavim, şüphesiz azgın ve sapkındır!
🥀Allah'tan dileğim, onlardan intikamını almasıdır!" diye haykırdı.
🥀Ümmü Cemil'den Resûl-i Ekrem'in selâmette olduğunu öğrenmesine rağmen Hz Ebû Bekir'in içi, yine de rahat etmiyordu.
🥀Annesine, "Vallahi, gidip Resûlullah'ı görmedikçe ne yer, ne de içerim!" dedi.
🌹Onu, Resûl-i Ekrem'e götürmekten başka çâre yoktu. Fakat bu haliyle nasıl gidebilirdi? Dârû'l-Erkam'a kadar nasıl yürüyebilirdi?
🌹Etraf tenhalaşınca, annesi ve Ümmü Cemil'e yaslanarak sendeleye sendeleye Resülullah'ın huzuruna vardı.
🌹Senelerden beri birbirlerini görmemiş candan dostlar gibi kucaklaştılar.
🌹Resûl-i Ekrem'in durumunu gözleriyle gördükten sonra, "Annem babam sana feda olsun Yâ Resûlallah!”dedi.
🌹O anda bile Hz. Ebû Bekir'in gönlü îman ve İslâm'a hizmet aşkıyla alev alev yanıyordu.
🌹Peygamber Efendimize annesini göstererek, "Bu, annem Selma'dır." dedi, "Onun hakkında Allah'a duada bulunmanızı arzu ediyorum.
🥀Umulur ki Allah, onu Cehennem ateşinden hatırın için kurtarır!"259
🌹Bu samimî arzu, samimî duayla birleşti ve o anda orada Ümmü'l-Hayr Selma Hâtun, "bahtiyar mü'mineler" safına katıldı.
🥀İlk Müslümanların mâruz kaldıkları bu işkence, eziyet ve hakaretler, karşı karşıya bulundukları güçlükler ve mâniler, Allah tarafından aynı zamanda birer imtihandı.
🥀Mesele sadece "îman ettim." demekle bitmiyordu; îmandaki sadâkat, samimîyet ve sabırlarının da ölçülmesi gerekiyordu!
🥀Öylesine güçlükler, işkence ve eziyetler olacak ki, gerçekten îman etme arzusunu ruhunda taşıyanlar, bütün bunlara aldırmadan îman edecekler; bu arzuyu ciddî olarak gönüllerinde taşımayanlar ise, hâlis mü'minlerden ayrılacaklardı.
🌹Nitekim, şu âyet-i kerîme de bu hususa işaret eder:
🥀”Doğrusu Biz, onlardan evvelkileri de (çeşitli musibetlerle) denedik. Allah (imtihan suretiyle îmanında) sâdık olanları da muhakkak bilecek, yalancı olanları da elbette bilecek."260
🥀Demek ki, îmanında samimîyetin en mühim bir ölçüsü, karşılaştığı güçlükler, işkence, eziyet ve ızdıraplar karşısında boyun eğmemektir.
🥀Dayanılmaz işkenceler, hakaretler, eziyet ve zulümler, Allah'a îmanın ve Resûlüne tâbi olmanın gerçek şuuruna eren hakikî Müslümanların cesaretini kıramıyordu.
🌹Onların hidâyet dairesinde sebat etmelerine ve başkalarının da o daireye koşmasına mâni olamıyordu.
🥀İşkenceler, eziyet ve hakaretler, âdeta İslâm ateşinin daha gür yanması, daha kuvvetli parlaması için birer odun mesabesine geçiyordu.
🌹Onlar eziyet ve işkencelerine devam ettikçe, İslâm dâvası da bir başka hızla gelişiyor,yayılıyor, ruh ve gönüller üzerindeki nurdan saltanatını devam ettiriyordu.
🌹Şurası muhakkaktır ki, zor ve tahakküm hiçbir zaman, hiçbir devirde devamlı olarak hak ve hakikati yenememiş, boğamamış ve kendine esir edememiştir; aksine, hak ve hakikat, çoğu kere zoru da, tahakkümü de, zulüm ve zulmeti de yenmiş, yok olmaya mahkûm etmiştir.
🌹Asr-ı Saadet Müslümanlarının dayanılmaz işkence ve zulümler karşısında gösterdikleri eşsiz cesaret, engin sabır ve hârika metanet, cidden insaf ve basîret sahiplerinin gözlerini yaşartacak bir ulvîyete sahiptir ve günümüz Müslümanları için de birçok ibreti hâvidir.
🌹Öyle ki, İtalyan Muharrir Tarihçi Leone Kaitano gibi azılı bir İslâm düşmanı bile, şu itirafı yapmaktan kendini alamamıştır:
🌹”Hayret, hayrettir ki, aralarında bir tane bile dönek yoktur!"
🥀Asıl hayret edilecek husus ise, böyle bir itirafta bulunan muharririn, İslâm'a gönlünü ve kalemini teslim edeceği yerde, düşmanlıkta devam etmesi, âdeta gündüzün ortasında güneşi görmemek için gözünü kapamasıdır!
🌹246 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 287.
🌹247 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s.
🌹381-382; Kaadı lyaz, eşŞifa, c. 1, s. 684.
🌹248 ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 319-320; Kadı iyaz, A.g.e., c. 1, s.
🌹688; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 164.
🌹Kaynakça kısmı fazla olduğu için hepsini almadım
🥀MÜŞRİKLERİN EBÛ TÂLİB'E ŞİKÂYETLERİ🥀
🥀Başvurulan tertip, eziyet ve işkencelerin hiçbiri, Resûl-i Ekrem Efendimizi İslâm'ı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu.
🌹Üstelik, amcası Ebû Tâlib de, yaptıklarına ve söylediklerine karşı çıkmıyor, bilâkis onu koruyordu.
🥀Müşrikler, bu sefer başka bir yol denediler. İleri gelenlerinden 10 kişi, Ebû Tâlib'e gelerek, "Ey Ebû Tâlib!" dediler, "Yeğenin putlarımıza sövdü, dinî inançlarımızı kötüledi; akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu.
🥀Şimdi sen, ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil"261
🥀Ebû Tâlib, bu teklif karşısında ne yapacaktı? Bir tarafta kavminin gelenek ve âdetleri, diğer tarafta yeğenine karşı olan samimî sevgisi!.. Hangisini tercih edecekti?
🌹Sonunda, yumuşak ve güzel sözlerle müşrik heyetini başından savdı.262
🥀Ebû Tâlib'e İkinci Şikâyet🥀
🥀İlk şikâyetlerinden hiçbir netice alamadıklarını gören müşrikler, Ebû Tâlib'e tekrar başvurdular: "Ey Ebû Tâlib! Sen, bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin.
🥀Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik; fakat, sen istediğimizi yapmadın.
🥀Vallahi, artık bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla itham etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz!
🥀Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız!"263
🥀Ebû Tâlib, tehlikeli bir durumla karşı karşıya bulunduğunun farkındaydı:
🥀Kavmi tarafından terkedilmek istemezdi; ama, yeğeni Kâinatın Efendisinden de vazgeçemezdi! O halde ne yapabilirdi?
🥀Derin derin düşündükten sonra, Resûl-i Ekrem'i (s.a.v.) yanına çağırarak, yalvarırcasına, "Kardeşimin oğlu! Kavminin ileri gelenleri bana başvurarak, senin onlara dediklerini bana arzettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı!
🥀İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme! Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç!"264 dedi.
🥀Durum, oldukça nâzikti. Bir bakıma, o güne kadar kavmi içinde kendisine yegâne hâmilik eden, Ebû Tâlib'ti. O da mı himayeden vazgeçecekti?
🥀Bu teklifle karşı karşıya kalan Nebîyy-i Ekrem Efendimiz, bir müddet mahzun mahzun düşündü.
🌹Sonra,hakikî muhafızının Cenâb-ı Hakk olduğunu bilmenin gönül rahatlığı içinde, amcasına cevabı, kılıç kadar keskin, kayalar gibi sert ve kesin oldu:
🌹”Bunu bilesin ki, ey amca! Güneş'i sağ elime, Ay'ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem!
🌹Ya Allah bu dini hâkim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm!"265
🥀Öz amcasının kendisini terkedeceği endişesini duyan Peygamber Efendimiz, bu cevabını verirken gözyaşlarını tutamamıştı.
🥀Mübarek gözyaşları, sanki amcasının gönlüne damlıyordu!
🥀Bu hâlini gören amcası, onu nasıl yalnız başına bırakabilirdi? Zâtına karşı böylesine muhabbet beslediği yeğenini nasıl terkedebilirdi?
🥀Yıkılmayan bir iradeye sâhib Resûl-i Kibriya'nın dâvasını haykırmaktan asla vazgeçmeyeceğini anlayan Ebû Tâlib, "Yeğenim benim!" diyerek boynuna sarıldı ve, "İşine devam et, istediğini yap!
🥀Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim!"266 diye konuştu.
🌹Bu söz verişten sonra, müşrikler de Ebû Tâlib'in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle anladılar.
🥀EBÛ TÂLİB’E BAŞKA TEKLİF
🥀Gözleri önünde birçok kimsenin İlâhî hidâyete koştuğunu gören müşrikler, buna tahammül edemiyorlardı.
🥀Başka bir tedbir düşündüler. Yine Ebû Tâlib'e başvurarak şu teklifte bulundular:
🥀Ey Ebû Tâlib!
Sana Kureyş gençlerinin en güçlü, en kuvvetli, en yakışıklısı ve akıllısı olan Umare b. Velid'i verelim; kendine evlâd edin.
🥀Aklından, yardımından istifade edersin. Buna karşılık sen de bize, kardeşinin oğlunu teslim et, öldürelim!
🥀İşte, sana adam karşılığında adam! Daha ne istersin?"
🥀Ebû Tâlib, bu mantıksız teklife, "Önce siz bana kendi oğullarınızı verirsiniz, onları ben öldürürüm; ancak sonra onu size verebilirim!" diye cevap verdi.
🥀Bu tekilfi müşrikler tepkiyle karşıladılar. "Bizim çocuklarımız," dediler, "onun yaptıklarını yapmıyorlar ki!"
🥀Ebû Tâlib, bu sözlerini de cevapsız bırakmadı ve sert bir dille, "Vallahi, o, sizin çocuklarınızdan çok çok daha hayırlıdır.Siz bana çok çirkin bir teklifte bulunuyorsunuz!
🥀Nasıl olur?
Siz, oğlunuzu bana yetiştirmek üzere vereceksiniz, benimkini ise öldürmek için alacaksınız! Buna asla müsaade edemem!"267 diye konuştu.
🥀Müşriklerin kin ve nefretleri artık son haddine varmıştı.
🥀Bu nefret ve kinleri bundan böyle sadece Resûlullah ve Müslümanlara değil, Ebû Tâlib'e de yönelmiş oluyordu!
🌹Bütün bunlarla birlikte, bu hicret hâdisesi, çok daha mühim bazı müsbet neticelerin doğmasına sebep oldu.
🌹Bu sayede, İslâmiyet, etraftan da duyuldu.
🌹Hicret hâdisesinin arkasında bu yüksek gayenin bulunuşundan dolayıdır ki, müşrikler, göç eden bu bir avuç Müslümanın Habeşistan'a sığınmalarından endişe duydular ve telâşa kapıldılar.
🥀Bu uzak diyarda dahi onları rahat bırakmak istemediler.
🥀MÜŞRİKLERİN YENİ TEKLİFLERİ🥀
🌹Hidâyet dairesi gittikçe genişliyor, îman ve Kur'an nuru bütün haşmet ve parlaklığı ile ruhları aydınlatmaya devam ediyordu.
🥀Kureyş müşriklerinin telâş ve endişeleri ise had safhadaydı.
🥀Hele, parmakla gösterilen kahramanlarından biri olan Hz. Hamza'nın inananlar tarafında beklenmedik bir zamanda yer alması, kendilerini bütün bütün şaşırttı.
🥀Şirk kalesinde gün geçtikçe yeni ve daha büyük gediklerin açılması, onları değişik plânlar kurmaya ve yeni yeni tertiplere girmeye sevketti.
🥀Bir gün, Kureyş Kabilesi ileri gelenlerinden Utbe b. Rebia, bir grup müşrike, "Ey Kureyşliler! Muhammed'in yanına gidip konuşsam ve kendisine bazı tekliflerde bulunsam nasıl olur?
🥀Umulur ki, o, bu tekliflerden bazılarını kabul eder, biz de arzusunu yerine getiririz; böylece, kendisi de, bize karşı yaptıklarından belki vazgeçer!" diye teklif etti.
🥀Topluluk tarafından teklif kabul edildi.
🥀Bunun üzerine Utbe, o sırada yalnız başına Mescid-i Haram'da bulunan Nebîyy-i Zîşan Efendimizin yanına vardı ve sözüne şöyle başladı:
🌹”Ey kardeşimin oğlu! Biliyorsun ki, sen aramızda şeref ve soy sop üstünlüğü bakımından bizden daha hayırlısın ve ilerisin.
🥀Ancak, sen, kavminin başına büyük bir iş açtın. Bu işle onların birliğini dağıttın, akılsız olduklarını söyledin; tanrılarını ve dinlerini kötüledin; onların gelmiş geçmiş baba ve atalarını kâfir saydın.
🥀Şayet beni dinleyecek olursan, sana bazı tekliflerim olacak.
🥀Bunlar üzerinde düşünüp taşınmanı istiyorum. Belki bazılarını kabul edersin!"
🥀Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Söyle, ey Velid'in babası, seni dinliyorum!" deyince, Utbe, tekliflerini sıralamaya başladı:
🥀”Sen ortaya attığın bu meseleyle şayet mal ve servet elde etmek gayesinde isen, mallarımızdan sana hisse ayıralım, hepimizin en zengini olasın!
🥀Eğer bir şeref peşinde isen, seni kendimize reis yapalım!
🥀Yok, eğer bu sana gelen, görüp de üzerinden atmaya kuvvetin yetmeyen bir evham, cinlerden perilerden gelme bir hastalık ve sihir ise, doktor getirtelim, seni tedavi ettirelim.
🥀Seni kurtarıncaya kadar mal ve servetimizi harcamaktan geri durmayalım!"
🌹Utbe,tekliflerini yapmış ve susmuş idi. Konuşma sırası Resûl-i Ekrem Efendimize gelmişti.
🌹Utbe'ye, "Ey Velid'in babası! Söyleyeceklerin bitti mi?" diye sordu.
🌹Utbe'den, "Evet" cevabı gelince, Resûl-i Ekrem, "O halde, şimdi sen beni dinle." dedi ve besmele çekerek Fussilet Sûresinin 1-36 arasındaki âyetleri kemâl-i vakar ve heybet içinde okumaya başladı:
🌹”Ha Mîm...
🌹Bu Kur'an, Rahman, Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmedir.
🥀Bir kitaptır ki,âyetleri Arabça bir Kur'an olmak üzere anlayacak olan bir kavme açıklanmıştır; hem Cennet'i müjdeleyici, hem (ateşten) korkutucu olarak.
🥀Fakat, onların (Mekke kâfirlerinin) çoğu (Kurân'dan) yüz çevirdiler. Artık onlar, dinleyip Hakk'ı kabul etmezler."
🌹Sûreyi secde âyetine kadar okuyup secde eden Peygamber Efendimiz, Utbe'ye döndü ve;
🌹"Ey Velid'in babası! Okuduklarımı dinledin! Artık gerisini sen düşün!" dedi.
🌹Kur'anın nazmındaki i'caz, mânâsındaki tatlılık Utbe'nin çehresini birden değiştirmişti.
🌹Öyle ki, bunu Kureyşliler farkettiler. Birbirlerine söylendiler: "Vallahi, Ebû'l-Velid, çehresi değişmiş olarak dönüyor!"
🌹Yanlarına gelince, "Ne getirdin? Anlat bakalım!" dediler.
🌹Utbe, "Vallahi, ben, ömrümde benzerini hiç işitmediğim bir kelâm işittim!
🌹Yemin ederim ki, o ne şiirdir, ne sihirdir, ne de kehânettir!" dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:
🌹”Ey Kureyş topluluğu! Beni dinleyin de, hatırım için bu işin peşini bırakın, bu adamdan vazgeçin!
🌹Ondan uzak durun, ona dokunmayın! Yemin ederim ki, benim ondan dinlediğim söz, büyük bir haberdir.
🌹Siz onu, sizin dışınızda kalan Arab taifelerine bırakırsanız daha iyi etmiş olursunuz.
🌹Onlar, ona engel olurlar. Eğer o, Arablara üstün gelirse, onun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz, onun şerefi sizin şerefiniz demektir.
🌹Onun sayesinde insanların en mes'ud ve bahtiyarı olursunuz."
🥀Utbe'nin konuşması, Kureyşlilerin hiç de hoşuna gitmedi. Tepki göstererek, "Ey Velid'in babası! Gene o, seni diliyle büyülemiş!" dediler.
🥀Sözlerinin dinlenmediğini gören Utbe ise, "O halde, istediğinizi yapın!" diyerek yanlarından uzaklaştı.276
🥀Böylece, müşrikler, Server-i Kâinat Efendimiz karşısında mağlûbiyet üzerine mağlûbiyete uğruyorlardı.
🥀İslâm dâvasına karşı tedbir ve çâreleri bir bir tükeniyordu. Başvurdukları her tedbir ve plân geri tepiyor, hattâ aleyhlerine tecellî ediyordu!
🌹Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben nurumu tamamlayacağım; kâfirler, müşrikler istemeseler bile." diye va'di vardı.
🌹Resûlüne emri şuydu:"Sana vahyettiklerimi halka bildir, korkma, çekinme. Çünkü, Ben, seni insanlardan, onların şer ve belâlarından koruyacağım."277
🌹Bunun için de, Allah Resûlü (s.a.v.), îman ve İslâmiyete davet vazifesine bıkmadan usanmadan, korkmadan çekinmeden devam ediyor, bütün gayretiyle gönüller üzerinde tevhid bayrağını dalgalandırmaya çalışıyordu.
🌹Bunun neticesi olarak da, inananların safı gittikçe hem daha sıklaşıyor, hem de güçlenip kuvvetleniyordu.
🥀MÜŞRİKLERİN, SAFA TEPESİNİN "ALTIN"A ÇEVRİLMESİNİ İSTEMELERİ!🥀
🥀Mekke'li müşrikler, ne eziyet ve işkencelerin, ne de mevki makam, mal mülk tekliflerinin, Peygamber Efendimizi bir an bile dâvasında tereddüde düşürmediğini artık kesinlikle anlamışlardı.
🥀Bu sebeple, karşısına değişik tekliflerle çıkmaya başlıyorlardı.
🌹Bunu derken, o sırada "İnşallah [Allah dilerse]" demeyi unutmuştu.
🌹Bu sebeple, bir görüşe göre, üç, diğer bir rivayete göre ise 15 gün bu konuda hiçbir vahiy gelmedi.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, sıkıntıdan duramaz hâle gelmişti.
🌹Hele, müşriklerin, "Muhammed bizden bir gün mühlet istedi; bunca zaman geçti, bize hâlâ bir şey bildirmiş değil!" diyerek dedikodulara başlamaları, bu sıkıntılarını daha da artırdı.
🌹Öyle ki, kimseyle konuşamaz hâle gelmişti.
🌹Nebîyy-i Ekrem'in, bu sıkıntıları fazla sürmedi; sonunda vahiy indi.
🌹Müşriklerin sorularına şöyle cevap verildi:
🌹”Yoksa (Ey Resûlüm!) uzun zaman mağarada uykuda kalan Kehf ve Rakîm ashabı, Bizim mucizelerimizden şaşılacak bir şey oldular mı sandın?
🌹Hatırla ki, o vakit o genç yiğitler mağaraya sığındılar da şöyle dediler:
🌹”Ey Rabbimiz! Bize tarafından bir rahmet ihsan buyur ve işimizde bize bir muvaffakiyet hazırla."281
🌹Bu âyet-i kerîmelerde, müşriklerin birinci soruları cevaplandırılıyordu ve adı geçen gençlerin Ashab-ı Kehf olduğu bildiriliyordu.
🌹Sonraki âyetlerde ise Ashab-ı Kehf'in maceraları anlatılıyordu.282
🌹Müşriklerin ikinci sorularına ise, şu âyetler cevap veriyordu:
🌹”Ey Resûlüm! (Müşrikler, seni imtihan etmek için) bir de Zülkarneyn'den (haber) soruyorlar.
🌹Sen de ki: 'Size, onlardan bir haber anlatacağım.""283
🌹Sûrenin devam eden âyetlerinde ise, Cenâb-ı Hakk'ın Zülkarneyn'i iktidar sahibi yaptığı, ona vasıta ihsan ettiği ve bununla batıya doğru yol aldığı, yolculuğu esnasında bir kavimle karşılaştığı ve onları iyi işleri yapmaya davet ettiği belirtiliyor.
🌹Sonradan doğuya doğru yol tuttuğu, burada da bir kavimle karşılaştığı ve onları da hayırlı işlerde bulunmaya çağırdığı beyan ediliyordu.284
🌹Müşriklerin üçüncü suallerine ise, şu âyet-i kerîmeyle cevap veriliyordu:
🌹”(Ey Resûlüm!) bir de sana ruhtan (ruhun hakikatinden) soruyorlar.
🌹De ki: 'Ruh, Rabbimin bildiği bir iştir; ve size, ilimden ancak az bir şey verilmiştir.'"285
🌹Müşrikler, sordukları sorularına mükemmel cevap almışlardı!
🥀Buna rağmen, Peygamber Efendimizin dâvasını doğrulayıp, ona uymaktan uzak durdular; şirkin inadı içinde hayatlarına devam ettiler.
🥀Ancak, onların bu hak ve hakikatten yüz çevirmeleri, kendilerini felâkete sürüklemekten başka bir şeye yaramıyordu.
🌹Onlar direndikçe, îman ve Kur'an dâvası daha bir haşmet ve azametle gönüller üzerinde dalgalanmaya devam ediyordu.
🥀Hepsinin zihninde karar kılmış fikir şu idi:
🥀”Mutlaka, şu Ebû Tâlib'in yetimi Muhammed'in işi, bir an önce halledilmelidir!"
🥀Bu konuyu görüşmek üzere, Dârû'n-Nedve'de toplanan Kureyş'in, hararetli ve ateşli konuşmalarından sonra, Ebû Cehil'in teklifi kabul edildi:
🥀"Muhammed'in vücudu ortadan kaldırılacaktır!"
🥀Bu korkunç cinayeti işlemeye kim cesaret edebilirdi? İşin içinde Hâşim Oğullarının böyle bir hâl vukuunda kan dâvası gütmeleri de söz konusu idi.
🥀Bu iş için bazıları büyük vaadlerde de bulunuyordu. Meselâ, Ebû Cehil, "Muhammed'i öldürecek kimseye, benden 100 kızıl ve siyah deve, şu kadar altın, şu kadar gümüş v.s." diyordu.
🥀Kimse bu korkunç kararı tatbik etme cesaretini kendisinde göremiyordu.
🥀Ama içlerinde biri vardı; uzun boylu, iri yapılı, kimseye boyun eğmez, gözünü daldan budaktan sakınmaz, gözüpek biri...
🥀Ortaya atıldı. "Bunu ben yaparım!" dedi.
🥀Bir anda bütün gözler, ortaya atılan bu cesur adamın üzerine çevrildi.
🥀Baktılar, Hattab Oğlu Ömer'di bu...
🥀Ömer'in bu işi yapabileceğinden emin olan Kureyşliler, hep bir ağızdan, "Evet, bunu ancak sen yapabilirsin! Görelim seni!" dediler.
🥀Ömer, artık hedefini tesbit etmişti: Doğruca "Dârû'l-Erkam"a giderek, orada Peygamber Efendimizi bulacak ve alınan kararı yerine getirecekti.
🥀Kılıcını kuşanan Ömer, kan çanağına dönmüş gözleriyle etrafa öfkeli bakışlar savurduktan sonra, doğruca Kâbe'ye giderek tavafta bulundu.
🥀Sonra da kin, düşmanlık dolu sert adımlarla Safa Tepesinin yolunu tutup, Dârû'l-Erkam'a doğru yollandı.
🥀Gidişinde bir mânâ vardı; bir hedefe doğru gittiği besbelli idi.
🥀Yolda, Müslüman olmuş, fakat îmanını gizleyen akrabasından Nuaym b. Abdullah Hazretlerine rastladı.
🥀Hz. Nuaym, Ömer'in bu değişik tavrı karşısında sormadan edemedi: "Nereye gidiyorsun ey Ömer?"
🥀”Şu, dinini bırakan, Kureyş'in arasına ayrılık düşüren Muhammed'in vücudunu ortadan kaldırmaya gidiyorum!" cevabında bulunarak, maksadını gizlemeye bile lüzum görmedi.
🥀Bu dehşetli karar karşısında tüyleri diken diken olan Hz. Nuaym, onu bu fikrinden caydırmanın yolunu aradı ve, "Vallahi, çok zor bir işe kalkışmışsın.
🥀Muhammed'in ashabı, onun başı ucundan bir an dahi olsun ayrılmıyor.Ona yol bulmak çok güç.
🥀Farzet ki, bir yolunu bulup onu öldürdün. Zanneder misin ki, Abdi Menaf Oğulları, senin yeryüzünde elini kolunu sallayarak dolaşmana müsaade eder?" diye konuştu.
🥀Sert bakışlarını muhatabının üzerinde gezdiren Ömer, "Sen de mi ondan yana oluyorsun yoksa?" diye sordu.
🥀Fakat, beklenmedik bir cevapla karşılaştı;
🥀”Yâ Ömer!
Sen beni bırak, önce ev halkına, aile etrafında dön.
🥀Enişten ve amca oğlun Sid b. Zeud ile eşi, kız kardeşin Fâtıma, Müslüman olup, Muhammed'in dinine tâbi olmuşlardır. Git, önce onlarla uğraş!"
🥀Ömer'de bir şaşkınlık, bir tereddüt...
🥀Duyduklarına önce inanmak istemedi; hattâ, araştırma ihtiyacını bile duymaz görünerek yoluna devam etti.
🥀Ancak, içine düşen şüpheyi yenemedi ve yarı yolda fikrini değiştirerek kız kardeşinin evine doğru döndü.
🥀Bu sırada, fedakâr sahabî Habbab b. Eret, Hz. Said ile ailesi Hz. Fâtıma'ya, yeni nazil olan Tâha Sûresini okumakta idi.
🥀Evinin önüne yaklaşan Ömer, bu sesi duydu. Kapıyı hiddetli hiddetli bir iki defa çaldı.
🥀Açılmadığını görünce, omuz verip kapıya yüklendi ve hışımla içeri daldı.
🥀Hz. Fâtıma, hiddetli hiddetli kapı çalanın kardeşi Ömer olduğunu anlamış ve Kur'an sahifelerini hemen bir tarafa kaldırmıştı.
🥀Bu arada Hz. Habbab da bir köşeye saklanıvermişti.
🥀Ömer, öfke dolu sesiyle, "Okuduğunuz ne idi?" diye sordu.
🥀Eniştesi telâş ve heyecan dolu ifadelerle, "Bir şey yok; sadece aramızda konuşuyorduk." cevabını verince, Ömer'in öfke ve hiddeti bütün bütün arttı.
🥀Masum masum duran eniştesinin yakasına yapıştı ve, "Demek, duyduklarım doğru imiş!
🥀Siz de Muhammed'in dinine girdiniz, öyle mi?" diyerek onu yere çarptı.
🥀Hz. Fâtıma, kocasını kurtarmaya kalktı. Sert bir tokatla o da kendini yerde buldu.
🌹Müslümanlığını gizlemenin artık bir mânâ ifade etmeyeceğini anlayan Hz. Fâtıma, ayağa kalktı ve;
🌹Elinden geleni yap ey Ömer! Ben ve kocam artık Müslümanız; Allah ve Resûlüne îman ettik!" diye haykırdı.
🌹Bu sözlerini, getirdiği "Kelime-i Şehâdet" takib etti. Ortalık bir anda bu kelimenin azamet ve haşyetiyle çınladı.
🥀Manzara ibretli ve içler acısı idi. Bir insan, kız kardeşini "Rabbim Allah." dediği için nasıl böylesine insafsızca dövüp kan revan içinde bırakabilirdi?
🥀Kan revan içinde bırakılanın bu hâline rağmen dâvasını haykırmaktan geri durmaması karşısında hangi katı kalb yumuşamaz ve hangi yürek insafa gelmezdi?
🥀Ömer, şaşırdı birden!..
🌹Kalbinde dalgalanmalar meydana geldiğini hisseder gibi oldu. Daha fazla ayakta durmadı ve yere oturdu.
🌹Derin derin düşündükten sonra, "Hele getirin şu okuduklarınızı; getirin de, Muhammed'e gelen şey ne imiş, göreyim!" dedi.
🥀Hz. Fâtıma, önce tereddüt gösterdi. Kardeşinin mübarek Kur'an sahifelerine hakaret edebileceğinden korktu.
🌹Ancak Ömer, "Korkmayın." diyerek, onun bu endişesini yok etti.
🥀Kur'an sahifeleri ancak temiz kimselere verilebilirdi. Halbuki Ömer, henüz şirk üzere bulunuyordu, dolayısıyla da manen temiz sayılmıyordu.
🌹Hz. Cafer'in bu sözleri, Necâşînin üzerinde derin tesir icra etti. Müşrikler ise, durdukları yerde sus pus kesildiler.
🌹Necâşî, bir müddet düşündükten sonra Hz. Cafer'e, "Yanında bu bahsettiklerinden bir şey var mı?" diye sordu.
🌹Hz. Cafer, "Evet, var." dedi ve Meryem Sûresinin baş taraflarını okudu:
🌹”Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd... Bu, sana okuyacağımız âyetler, Rabbinin, kulu Zekeriyya'ya olan rahmetini bir zikirdir.
🌹O, Rabbine gizli yalvardığı zaman, şöyle demişti:
🌹”Ey Rabbim!
Doğrusu ben (öyle bir kimseyim ki), kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başımın saçı bembeyaz alev gibi tutuştu.
🌹Sana dua etmekle ey Rabbim, hiçbir zaman mahrum olmadım."298
🌹Sonraki âyetlerde, Hz. Meryem'in İsa'ya (a.s.) nasıl hâmile kaldığı, Hz. İsa'nın dünyaya nasıl geldiği, bir mucize olarak beşikte nasıl konuştuğu ve sonra da Allah tarafından peygamber olarak gönderildiği anlatılıyordu.
🌹Okunan âyetler, Necâşînin ruh dünyasına, gözlerinden yaşlar akıtacak kadar tesir etti; hattâ, akan yaşlar sakalını bile ıslattı. Hazır bulunan râhibler de gözyaşlarını tutamadılar.
🌹Kur'an-ı Kerîm'in manevî cazibesine kapılan iç âlemi bir nebze teskin olduktan sonra Necâşî, "Vallahi," dedi, "bu, aynı kandilden fışkıran bir nurdur ki, Musa da, İsa da onunla gelmişti!"299
🌹Bu haklı itirafından sonra da müşrik elçilere dönerek, "Vallahi, ben ne onları size teslim ederim, ne de onlar hakkında herhangi bir kötülük düşünürüm!"300 dedi.
🥀Necâşînin bu beklenmedik kararı karşısında, elçilerin, boyunlarını bükerek sarayı terketmelerinden başka çâreleri kalmadı.
🥀Buna rağmen elçiler, bilhassa Arabların siyaset dâhisi kabul ettikleri Amr b. Âs, bu işin peşini bırakmayacağını söyledi ve yeni bir taktik uygulamaya karar verdi.
🥀Ertesi gün tekrar Necâşînin huzuruna çıkarak, Müslümanların Hz. İsa hakkında çok garib şeyler söylediklerini anlattı.
🌹Hükümdar, yine Müslümanlarla konuşmayı uygun buldu ve onları yanına çağırttı.
🌹Temsilci olan Hz. Cafer'e, "Hz. İsa hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sordu.
🌹Hz. Cafer şu cevabı verdi:
🌹”Biz, Hz. İsa hakkında, Peygamberimizin bize Allah'tan getirip bildirdiğini söyleriz:
🌹”O, Allah'ın kulu, Resûlü ve Allah'ın (sâir ruhlar gibi yarattığı ve) gönderdiği bir ruhtur.
🌹O, dünyadan ve erkekten vazgeçen iffetli bir kız olan Meryem'e ilka edilmiş olan Allah'ın bir kelimesidir.
🌹(Yâni, Cenâb-ı Hakk'ın [Kün] emriyle babasız dünyaya gelmiştir).' Meryem oğlu İsa'nın hâli ve şânı bundan ibarettir."301
🌹Müslümanların Hz. İsa hakkındaki bu kanaatleri Necâşîyi oldukça sevindirdi.
🌹Eline bir çubuk aldı ve yere bir çizgi çizerek, "Bizimle sizin aranızda bu hususta şu çizgi kadarcık bir fark var.
🌹Zâten biz de, onu, sizin söylediğinizden başka bir şekilde telâkki etmiyoruz." dedi.302
🥀Elçiler, Necâşînin himayeden vazgeçmesini beklerken bu himayesini daha da güçlendirdiğini görünce, bir kere daha hayâl kırıklığına uğradılar!
🌹Necâşî, Müslümanlara da, "Sizi ve yanından geldiğiniz zâtı tebrik ederim ki, o, Allah'ın Resûlüdür.
🌹Zâten biz, onun vasıflarını kitabımız olan İncil'de okumuştuk. O peygamberi, Meryem oğlu İsa da insanlığa müjdelemişti.
🌹Allah'a yemin olsun ki, eğer o, ülkemde bulunmuş olsaydı, ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım!"303 dedi.
🌹Hak ve hakikati görüp idrak eden Necâşî, Peygamberimizin risâletini tasdik eden sözlerinden sonra, bundan böyle Müslümanlara karşı takınacağı tavrı da şu sözleriyle ifade etti:
🌹”Gidiniz; ülkemin el sürülmemiş kısmında her tecavüzden mahfuz, emniyet ve huzur içinde yaşayınız.
🌹Size kötülük eden helak olur! (Bu sözlerini üç kere tekrarladı.) Ben sizden herhangi birinizi üzüp de bir dağ kadar altına sahip olacağımı bilsem, yine de buna teşebbüs etmem!"304
🌹Necâşînin bu kesin ve kararlı sözlerinden sonra, elçilere elbette gerisin geri Mekke'ye dönmekten başka bir şey kalmamıştı. Hattâ, Necâşî, kendilerine getirdikleri hediyelerini bile iade etti.
🥀Bu haberi duyan Kureyş müşrikleri, büyük bir sarsıntı geçirdiler. Korktukları, başlarına gelmiş sayılırdı!
🥀Habeşistan'a hicret eden Müslümanlar, her ne kadar müşriklerin eziyet ve hakaretlerinden kurtulmuşlar ve dinî vazifelerini rahatlıkla yerine getirme imkânını elde etmişlerse de doğup büyüdükleri ana baba vatanından uzakta gurbet hayatı yaşıyorlardı. Bu durum haliyle kendilerini üzüyordu.
🌹Son kafilenin hicretinden üç ay gibi kısa bir zaman sonra, Kureyş ileri gelenlerinden birkaçının Müslüman olduğu yolunda haberler aldılar.
🌹İleri gelenlerinin Müslüman olması demek, müşriklerin toptan İslâm'a teslim olması demekti.
🌹Bu haberler üzerine, "Mekke'nin artık kendileri için bir eziyet ve hakaret diyarı olmaktan çıkmış bulunduğu" zannıyla altısı kadın 39 kişilik bir kafile, anayurtlarına dönmek üzere yola çıktılar.
🥀Ancak, Mekke'ye yaklaştıklarında bu haberin asılsız olduğunu öğrendiler. Ne var ki artık geri dönmek bir hayli zordu.
🥀Mekke'ye girebilmek içinse, ya müşrik olan akraba ve dostlarının himayesine sığınmaları veya kimseye görünmemeleri gerekiyordu.
🥀Şehre serbestçe girmeye kalkmaları, kendilerini düşmanın insafsız ellerine teslim etmek olurdu.
🥀Bu bakımdan, muvakkat da olsa bir kısmı müşrik akraba ve dostlarının himayesine sığınmayı tercih ettiler; bir kısmı ise, himayeye lüzum görmeden, gizlice şehre girdiler.
🥀Bu arada, Habeş ülkesine geri dönenler de oldu. Bunlar, Müslümanların Medine'ye hicretlerine kadar orada kaldılar.
🌹Sonra bir kısmı Hicret'in hemen akabinde Medine'ye gelip Müslümanlara katıldılar; bir kısmı ise, uzun müddet Habeşistan'da ikamet ettiler.
🥀Çocukların açlıktan gelen acıklı ve yürek parçalayıcı feryadlarına müşrikler kulaklarıyla birlikte gönüllerini de tıkamışlardı.
🥀Taşları parçalayacak raddeye varan bu feryadlardan âdeta emsalsiz bir zevk alıyorlardı.
🥀Bu hâdise, imansızlığın, inkâr ve küfrün, insanı, hemcinsine karşı dahi olsa ne kadar merhametsiz ve gaddar bir duruma getirdiğinin ibretli bir misâlidir!
🥀Boykota uğrayanlar, dışarıdan fazla bir şey alamadıklarından, haliyle şiddetli bir açlık ve kıtlıkla karşı karşıya kaldılar.
🥀Öyle ki, bazıları, yiyecek bir şey bulamadıklarından ağaç yaprakları, hattâ orada burada ele geçirdikleri kuru deri parçalarını ateşe tutup yemeye başladılar.
🥀Bununla birlikte Müslümanların bu hâline acımayanlar da yok değildi.
🥀Bir gün, Hz. Hatice'nin kardeşinin oğlu Hâkim b. Hizam, bir deve yükü un göndererek onu Şi'b'deki sıkıntıdan kurtarmaya çalışmıştı.
🥀Yine bir gün, kölesinin sırtına buğday yükletip halası Hz. Hatice'ye götürüyordu. Yolda Ebû Cehil'e denk geldi.
🥀Ebû Cehil, ona, "Sen, Hâşim Oğullarına yiyecek götürüyorsun, öyle mi? Vallahi gidemezsin!
🥀Gitmeye kalkarsan, bu hareketini Mekke'de açıklayıp, seni rezil ederim!" dedi.
🥀O sırada Ebû'l Bahterî yanlarına çıkageldi ve Ebû Cehil'i muaheze ederek, "Sana ne oluyor?
🥀Halasına bir miktar buğday götürmek isteyen bir insana mâni olmak doğru değildir!" diye konuştu.
🥀Ancak, Ebû Cehil, inat ve ısrarından vazgeçmiyordu. Bunun üzerine Ebû'l-Bahterî'yle birbirlerine girdiler.
🥀Ebû'l-Bahterî, eline geçirdiği bir deve çenesi kemiğiyle vurup onun başını yardı ve üzerine çullanıp yumruklamaya başladı.
🥀Yine bu meyanda, akrabalık gayretiyle Hâşim Oğulları ve Müslümanlara yardımını esirgemeyenlerden biri de, Hişam b. Amr b. Haris idi.
🥀Birkaç kere müşriklerden habersiz Şi'b'de bulunanlara, develerle yiyecek götürmüştü.
🥀SERVETLERİNİ HARCAMALARI🥀
🥀Boykota uğrayanların ihtiyaçlarını gidermek için başta Peygamber Efendimiz olmak üzere Ebû Tâlib ve Hz. Hatice var yoklarını harcadılar; fakat yine de, onları açlık ve kıtlıktan kurtaramadılar.
🥀Şi'b'de korkunç bir hüküm sürmeye başlamıştı. Bütün bunlar niçin yapılıyordu?
🥀Tek bir şey için:
Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (s.a.v.) teslim almak!..
🥀Müşrikler, bu tarz bir tatbikatla maksatlarına erişeceklerini zannediyorlardı.
🌹Ne var ki, hâdise tamamen arzularının aksine tecellî etti. Öyle ki, Müslümanlar ve Hâşim Oğulları, bu abluka devresinde Efendimizi korumaya ve muhtemel tehlikelere karşı muhafazaya son derece dikkat gösteriyorlardı.
🌹Hattâ, Ebû Tâlib, "herhangi bir suikasta mâruz kalabileceği" ihtimaline binâen geceleri Peygamberimizi yanına alıyor veya adamlarıyla bekletiyordu!
🥀Bi'setin 7. senesi Muharrem ayı başında başlatılan bu boykot, tam üç sene sürdü.
🥀Bu zaman zarfında müşriklerin Müslümanlara çektirdikleri sıkıntı, açlık ve kıtlık da İslâm'ın gelişmesine engel olamadı.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün bu sıkıntılı ve ağır şartlar altında, yine tebliğ vazifesini hakkıyla îfa ediyor, akrabalarına, Hâşim Oğullarına îman ve İslâm'ı anlatmaktan bir an dahi geri durmuyordu!
🌹Boykot uygulamasının 3. senesiydi.
🌹Cenâb-ı Hakk, müşriklerin Kâbe içine astıkları malûm sahifeye bir kurt musallat etti ve durumu vahiyle Resûlüne bildirdi.
🌹Sahifede, güvenin yemediği, "Bismike Allahümme! [Allah'ım, senin isminle başlarım!)" yazısı kalmıştı sadece...
🌹Resûl-i Ekrem, durumu amcası Ebû Tâlib'e anlattı. Bunun üzerine Ebû Tâlib, gidip müşriklere şu teklifte bulundu:
🌹”Kardeşim oğlunun bana haber vermesine göre, Allah, sizin Kâbe'de astığınız sahifeye bir kurt musallat etmiş ve (Allah) lâfzı dışında bulunan, zulüm, akrabalarla münâsebeti kesme ve iftira gibi ifadeleri yiyip bitirmiştir.
🌹Kâbe'ye gidip sahifeye bakınız. Eğer yeğenim doğru söylemişse, bu zulüm ve kötü davranışınızdan vazgeçiniz.
🥀Eğer (hâşâ) yalan söylemişse, ben onu size teslim edeceğim. Onu öldürmek veya diri bırakmak hususunda serbestsiniz!"316
🥀Kâbe'ye giden müşrikler, Ebû Tâlib'in anlattıklarının aynısını gözleriyle gördüler.
🥀Hayret içinde kalmalarına rağmen, yine de Efendimizin bir mucizesi olarak kabul etmediler ve "Bu da bir sihirdir." diyerek nura gözlerini kapadılar!
🌹Bununla birlikte bu hâdise, boykot havasının şiddetini bir derece kırdı.
🌹Boykot kararının aleyhinde hatırı sayılır birkaç kişi de ortaya çıkınca, bi'setin 10. yılında (Milâdî 619 senesinde), Kureyş'in hudut tanımaz inat ve küfürlerinin eseri olan bu uygulama ortadan kaldırıldı. Kararın feshedildiği halka duyuruldu ve boykotun yazılı bulunduğu sahife yırtılıp atıldı.
🥀Böylece müşrikler, "vazgeçilmez bir karar" olarak vasıflandırdıkları zulüm ve dalâlet kokan bir karardan da dönmüş oluyorlardı. Bu, şirkin îman önünde mağlûbiyetinin açıkça bir kere daha ilânı idi.
🥀Bu üç senelik muhasara öylesine şiddetli ve sıkıntılı geçmişti ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz bu hâdiseyi seneler sonra bile unutmamıştı.
🥀Mekke'nin fethine geldikleri sırada, Mina'dan Mekke'ye ineceği zaman, "Ertesi gün inşallah varacağımız yer, Kinâne Oğullarının yurdu, yâni Muhassab olacaktır ki, burada Kureyş ve Kinâne Oğulları, küfür ve inkâr üzerine söz ve fikir birliği yapmışlardı."317 diyerek, o acı günleri ashabına hatırlatmıştı!
🌹BİR GRUP HRİSTİYAN’IN MÜSLÜMAN OLMASI🌹
🌹Boykot uygulamasının kaldırılması, Peygamberimize ve Ashab-ı Kiram'a geniş bir nefes aldırdı. Bu sırada peşpeşe İslâm sinesine koşmalar görüldü.
🌹İslâm'a gönül verenler arasında 20 kadar Hıristiyan da vardı. Bunlar, Habeşistan'a hicret etmiş Müslümanlardan, Peygamberimiz ve İslâmiyet hakkında duyduklarını yerinde araştırmak için Mekke'ye gelmişlerdi!
🌹Kâbe'nin yanında Peygamber Efendimizle buluşan Hıristiyan grup, birçok soru sordu. Sorularına mükemmel cevaplar alınca sevindiler.
🌹Daha sonra Resûl-i Ekrem, kendilerini Allah'ın birliğine îmana davet etti, Kur'an okudu. Kur'an'ın azameti karşısında gönülleri İslâm'a karşı muhabbetle doldu. Gözyaşları arasında, 20'si birden orada İslâmiyetle müşerref oldu.
🌹Hâdise, Kureyşli müşrikleri fena halde kızdırdı. Putperestlerin Müslüman olmasını engellemeye çalışırlarken, şimdi de Hıristiyanlar, kendi ayaklarıyla gelip İslâmiyete giriyorlardı!
🥀Başta Ebû Cehil olmak üzere bir kısım müşrik, onların yolunu keserek, binbir hakaretten sonra, "Allah belânızı versin! Sizler, bu adamın ne dediğini öğrenmek için buraya gönderilmişken, onunla düşüp kalktınız ve sonunda dininizden ayrılıp ona uydunuz. Bu, düpedüz bir ahmaklıktır!" dediler.
🌹Fakat, İslâm'la müşerref olan bu bahtiyarlar, müşriklerin hakaret dolu sözlerine aldırış etmediler ve, "Bize karşı yaptığınız cahilliği, biz size yapamayız." diyerek, güzel bir cevapta bulundular.
🥀Bu devrede, müşriklerin eziyet ve hakaretleri öylesine insanlık dışı bir hüviyete bürünmüştü ki,
🥀Ebû Leheb gibi İslâm'ın en büyük düşmanının dahi gayretine dokunmuş, onun bile akrabalık damarını tahrik etmiş ve bu durum böyle sürerse Efendimize arka çıkacağını bile ifade etmesine sebep olmuştu.
🥀Ebû Leheb'in bu sözleri üzerine müşrikler bir süre Peygamberimizden uzak durdular. Ne var ki, Ebû Leheb'in akrabalık bağından gelen sun'î himâyesi pek fazla sürmedi.
🥀Resûl-i Ekrem'in halkı Allah'a îmana daveti karşısında, tahammülü ve nesebî taraftarlığı kısa zamanda tükendi ve himayeden vazgeçtiğini ilân etti.
🥀Himayeden vazgeçmekle de kalmadı, eski düşmanlığını da aynı şiddetiyle devam ettirdi. Ömrünün sonuna kadar da bu düşmanlığından vazgeçmedi.
🌹313 Ibni Hişam, Sîre, c. 1, s.
🌹375; İbni Sa'd, Tabakat, c. 1, s.
🌹Kaynakça kısmı fazla olduğu için hepsini almadım
🥀HÜZÜN YILI🥀
🥀PEYGAMBERİMİZİN ERKEK ÇOCUKLARININ VEFATI🥀
🥀Üç senelik müşrik ablukasından kurtulmanın sevincini acı olaylar takib etti.
🥀Acı hâdiseler zincirinin ilk halkası, Resûl-i Ekrem'in dört yaşındaki en büyük oğlu Kasım'ın vefatı oldu.
🥀Gönlü şefkat şelâlesini andıran Peygamber Efendimiz, bu büyük oğlunun vefatından çok müteessir oldu.
🥀Derin teesürünü ciğerparesinin cenazesini götürürken, karşısında dimdik duran Kuaykıan Dağına, "Ey dağ! Benim başıma gelen şey senin başına gelseydi, dayanmaz, yıkılırdın!" hitabıyla ifadeye çalışıyordu.
🥀Mübarek gönülleri henüz Kasım'ın vefat hüznünden kurtulmuşken, acı bir hâdise daha vuku buldu: Oğlu Abdullah da vefat etti.
🥀Allah'ın kader hükmüne teslimiyetin zirvesinde bulunan Kâinatın Efendisi, bu acı hâdiseler karşısında yine de gözyaşlarını tutamıyordu.
🥀Hz. Hatice, Hakikî Sahibine iade ettiği bu ciğerparelerini kastederek, "Yâ Resûlallah! Onlar, şimdi nerededirler?" diye sordu.
🥀Resûl-i Kibriya, "Onlar Cennet'tedirler." diye cevap verdi.
🥀Bu acı hâdiseler sebebiyle Peygamber Efendimizin kalbi mahzun, gözleri yaşlı idi.
🥀Müslümanlar da onun bu hüznünü paylaşıyorlardı. Ama, şirk cephesinin keyfine diyecek yoktu.
🥀Birer insan olmaları hasebiyle, insanlığın gereği olan başsağlığı dilemek şöyle dursun, Efendimizi daha da üzmek için ne lazımsa yapıyorlardı.
🥀Hattâ, içlerinden Âs b. Vail ve Ebû Cehil gibi azılılar, işi daha da ileri götürerek, "Artık, Muhammed, ebterdir, nesli kesilmiştir.
🥀Neslini devam ettirecek erkek çocuğu kalmamıştır. Kendisi de ölünce adı sanı unutulacaktır!"325 diyecek kadar küstahlık gösteriyorlardı.
🥀Resûlünü, hiçbir zaman yardım ve tesellisinden uzak bulundurmayan Cenâb-ı Hakk, bu dedikodular üzerine de Kevser Sûresini inzal buyurarak, müşriklerin dedikodularını ağızlarına tıkadı ve Efendimizi şöyle teselli etti:
🌹”Doğrusu biz, sana Kevser'i* ihsan etmişizdir. Öyle ise, Rabbin için namaz kıl, kurban kes! Asıl ebter, sana kin bağlayandır!"
🌹”Kevser," Cennet'te bir havuzdur. Resûl-i Ekrem Efendimizin ümmeti, onun başına gelip içecektir.
🌹Yahut, "çok hayır" demektir ki, peygamberliğe, Kur'an'a, şeriata ve benzerlerine şâmildir. "Kevser," "pek çok hayır" demektir: İlim, amel, iki âlemde şeref gibi...
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir hadîsi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
🌹”O, Cennet'te bir nehirdir. Rabbim onu bana va'detti. Onda pek çok hayır var. (Suyu) baldan tatlı, sütten beyaz, kardan soğuk, kaymaktan yumuşaktır.
🌹İki kenarı zeberceddir. Bardakları gümüştendir. Ondan içen bir daha susuzluk duymaz."
🌹Bazı âlimlere göre ise "Kevser," Resûlullah'ın (s.a.v.) evlâdı, etbaı yahut ümmetinin âlimleri yahut Kur'an'dır."
🌹(Bkz.: Hasan B. Çantay, Kur'an-ı Hakîm ve Meâli Kerîm, c. 3, s. 1226).
🌹Evet, asıl, adı sanı toprağa karışıp kaybolan, Ebû Cehil'ler, Ebû Leheb'ler oldu; Resûl-i Kibriya'nın adı ve dâvası ise, asırlardır inananların gönlünde bayrak bayrak dalgalanmakta ve Kıyamet'e kadar da dalgalanmaya devam edecektir!
🥀EBU TÂLİB'İN VEFATI🥀
🌹Müslümanlar, üç sene süren çetin muhasara belâsından kurtulmakla son derece sevinmişlerdi.
🥀Mekke'de umumî bir sürür meydana gelmişti. Fakat, bu ferah ve sevinçleri çok sürmedi. Arası çok geçmeden başka musibet ve acı hâdiseler meydana geldi.
🥀Resûlullah Efendimizin peygamberliğinin 10. senesinde Ebû Tâlib hastalandı ve ölüm döşeğine düştü.
🥀Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisini küçük yaşından beri bağrına basıp şefkat ve himayesinde büyüten, onu korumak uğrunda her türlü tehlikeyi göze alan bu değerli amcasını kaybedeceğine son derece üzülüyordu.
🥀Öte yandan, onun Müslüman olup ebedî saadete ermesini de candan arzu ediyordu.
🥀Ebû Tâlib'in hastalığı gittikçe ağırlaşıyordu. Bunu farkeden Kureyş müşrikleri, son bir defa daha kendisine Peygamber Efendimizle ilgili olarak başvurmayı kararlaştırdılar.
🥀Bu maksatla, Utbe b. Ebî Rebia, Şeybe b. Rebia, Ebû Cehil, Ümeyye b. Halef, Ebû Süfyan ve daha başkaları yanına vararak, "Ey Ebû Tâlib!" dediler, "Sen büyüğümüzsün.
🥀Ölüm döşeğine düştüğünü görünce endişe duymaya başladık. Kardeşinin oğlu ile aramızda olanı biliyorsun. Onu çağır ve aramızda hakem ol.
🥀O bizden ayrılsın, biz de ondan ayrılalım; birbirimizle uğraşıp durmayalım. O bizim dinimize karışmasın, biz de onun dinine karışmayalım!"
🌹Ebû Tâlib, Nebîyy-i Muhterem Efendimize haber gönderdi.
🌹Resûlullah, gelip, Ebû Tâlib ile hazır bulunanlar arasında oturdu.
🥀Ebû Tâlib, Peygamber Efendimize hitaben, "Ey kardeşimin oğlu!" dedi, "Bunlar kavminin ileri gelenleridir.
🥀Senin meselen için buraya gelmişlerdir: Sana vereceklerini verecekler ve senden alacaklarını da alacaklardır!"
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Olur, ey amcam!" dedi, "Onların benden almalarını ve kabul etmelerini istediğim, bir tek kelimedir; ki onlar, o kelimeyle topyekûn bütün Arablara ve Arab olmayanlara hâkim olabilirler!"
🌹Ebû Tâlib, hayret içinde, "Bir tek kelime mi?" dedi. Peygamber Efendimiz, "Evet, bir kelime." dedi. Herkesi bir merak sardı. Neydi bu kelime?
🥀Ebû Cehil ortaya atıldı ve Peygamberimize hitaben, "O kelime ne ise bize söyle de, o birin yanına biz on katalım!" dedi.
🌹Dikkat kesilmiş bütün kulakların duymak istedikleri tek kelimeyi Resûl-i Ekrem şöyle ifade etti:
🌹”Lâ ilahe illallah.' deyin ve Allah'tan gayrı taptığınız putlarınızı da ellerinizle kaldırıp atın!"
🥀Bu mukaddes sözü duyan müşrikler, hep birden ellerini çırptılar ve, "Yâ Muhammed!" dediler, "Sen bunca ilâhları, bir tek ilâh mı yapmak istiyorsun?
🥀İşine şaşıyoruz doğrusu!" Sonra da birbirileriyle konuştular;
🥀”Vallahi, bu adam(!), size, istemediğiniz şeyi veriyor. Gidin, Allah, sizinle onun arasında hükmünü verinceye kadar, atalarınızın dininde direnin!"326
🥀Reislerinden biri, "Allah, peygamber göndermek için, senden başka kimse bulamadı mı?" diyecek kadar küstahlıkta ileri gidip mübarek kalblerini teessüre boğdu.
🥀Bir başkası, "Vallahi," dedi, "ben hiçbir zaman seninle konuşmayacağım!
🥀Çünkü, sen, şayet dediğin gibi Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen, senin sözünü reddetmekle kendimi büyük tehlikeye atmak istemem!
🥀Eğer, sen 'Allah'ın Peygamberiyim.'diye Allah adına hilâf-ı hakikat konuşuyorsan, o takdirde de ben seninle konuşmaya lüzum görmem!"343
🥀Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu davranışları ve sözleri üzerine Sakiflilerden hayır gelmeyeceğini anladı ve bundan müteessir oldu.
🥀Müşriklerin bu durumu haber alıp cür'etlerini artırmalarından endişe duyduğu için de, yanlarından ayrılacağı sırada onlara, "Bari, konuştuklarımız aramızda kalsın; başka kimse duymasın." dedi.
🥀Ne var ki, şirk inancının kuvvetle yaşandığı ikinci bir belde olan Taif sakinleri, Resûl-i Zîşan'ın bu arzusunu da kabul etmediler.
🥀Gençlerinin İslâmiyete alâka duymalarından korkarak, İki Cihan Güneşi Efendimize, "Memleketimizden çık da, nereye gidersen git!
🥀Kavmin ve hemşehrilerin söylediklerini kabul etmeyince, çıkıp bize geldin!
🥀Vallahi biz de senden elimizden geldiğince uzak duracağız, isteklerini kabul etmeyeceğiz!"344 dediler.
🥀Lat ve Uzza'ya tapmakta Mekke'li müşriklerle yarışıp duran Sakifliler, bu çirkin sözlerle de yetinmediler; beldelerinde misafir olarak bulunan Cihan Peygamberine, ayak takımını, sokak gençlerini ve köleleri kışkırtarak saldırttılar.
🥀Gözü dönmüş, kendini bilmez küstahlar, yolun iki tarafında sıralanarak Kâinatın Efendisini ve Hz. Zeyd'i taşa tuttular.
🥀Resûlullah'ın mübarek ayakları kana bulandı. Öyle ki, isabet eden taşların açtığı yaraların acısı yürümeye engel olur hâle geldi.
🥀Resûl-i Ekrem, zaman zaman oturmak zorunda kaldı. Ama bu vicdansızlar, her seferinde onu zorla ayağa kaldırarak, yeniden yaralı ayaklarını taş yağmuruna tutuyorlardı.
🥀Ayak takımı, Peygamber Efendimizi ızdırap içinde bırakırken, taşlarıyla beraber kahkahalar da savuruyorlardı.
🥀Hz. Zeyd, hayatını hiçe sayarcasına vücudunu Resûl-i Kibriya'ya siper etmişti.
🥀Şirk ehlinin elinden çıkan taşların ona ulaşmasına mâni olmaya çalışıyordu. Ama nafile idi. O da kan revan içinde kaldı.
🥀Resûl-i Ekrem, bu âdice saldırıdan ancak kendini bir bağa atmakla kurtarabildi. Bağın sahipleri, kendilerine uzaktan akraba sayılan Utbe ve Şeybe b. Rabia adında iki kardeşti.
🥀Resûl-i Ekrem, bitkin bir vaziyette kendisini bir asmanın altına attı. İnsanlığı utandıracak bu âdice saldırının tesirinden biraz olsun kurtulduktan sonra şu hazin münâcâtta bulundu:
🥀”Allah'ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hakir görüldüğümü ancak Sana arzeder, Sana şikâyet ederim.
🥀Ey merhametlilerin merhametlisi olan Allah!
🥀Herkesin hakir görüp de dalına bindiği, çaresizlerin Rabbi ancak Sensin.
🥀Benim Rabbim de ancak Sensin. Sen, beni kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek kadar merhamet sahibisin.
🥀”Allah'ım! Yeter ki, Senin gazabına uğramayayım. Ne çekersem ona katlanırım.
🥀Fakat, Senin af ve mağfiretin, bunları bana yaptırmayacak kadar geniştir.
🥀”Allah'ım! Senin gazabına uğramaktan, İlâhî rızandan uzak kalmaktan, Senin o zulmetleri aydınlatan ve âhiret işlerini yoluna koyan İlâhî nuruna sığınırım!
🥀”Allah'ım! Sen razı oluncaya kadar affını dilerim!
🥀”Allah'ım! Her kuvvet, her kudret ancak Seninle kâimdir!"345
🌹KÖLE ADDAS🌹
🌹Bağ sahipleri, Resûl-i Kibriya Efendimizin mâruz kaldığı şen'î ve menfur saldırıyı uzaktan seyretmişler ve acıma duyguları harekete gelmişti. Köleleri Addas'la Efendimize biraz üzüm göndererek ikramda bulundular.
🌹Peygamber Efendimiz, Batn-ı Nahle'de bir müddet ikamet ettikten sonra Mekke'ye yöneldi.
🌹Kureyş'in kendisini kolay kolay Mekke'ye sokmayacağını biliyordu. Bunun için o zamanın âdetine göre birinin himâyesi altına girmesi gerekiyordu.
🌹Bu sebeple, Hira'ya varınca, birini göndererek, müşrik Mut'im b. Adiyy'in himayesini istedi.
🌹Mut'im, isteğini kabul etti ve oğullarını silâhlandırarak, kendisi de beraberinde olduğu halde, Efendimizi Hira'dan alarak Mekke'ye getirdiler.350
🥀Müşrikler, Mut'im'in bu hareketine çok kızdılar, ama ses çıkaramadılar.
🌹Fahr-i Âlem Efendimiz, müşriklerin kin saçan bakışları arasında Kâbe'yi tavaf etti, Harem-i Şerif'te iki rekât namaz kıldı ve oradan evine gitti.
🌹Başta Peygamberimiz ve bütün Müslümanlar, müşrik olan Mut'im b. Adiyy'in bu iyiliğini ömürleri boyu unutmadılar. Resûl-i Ekrem, onun bu iyiliğini, müşriklere karşı kazandığı Bedir Zaferi sonrasında bile yâdetmiştir.
🌹Mut'im'in oğlu Cübeyr, Bedir esirleri hakkında konuşmak için Medine'ye gelmişti. Peygamberimiz, onu kabul etmiş, ricasını dinledikten sonra şöyle demişti:
🌹”Eğer, baban Mut'im hayatta olsaydı ve şu adamlar hakkında ricada bulunsaydı, şüphesiz, ben, onları Mut'im'e bağışlardım!"351
🌹343 İbn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 61; Ibn-i Sa'd, Tabakat, c. 1, s.
🌹211. 344 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 61; Ibn-i Sa'd, A.g.e., c. 1, s.
🌹211-212; Taberî, Tarih, c. 2, s. 26.
👉🌹Kaynakça kısmı fazla olduğu için hepsini almadım.
🌹İSRÂ VE Mİ'RAC MUCİZESİ🌹
🌹Hicret'ten bir buçuk sene önce, Receb ayının 27. gecesiydi. Bu gecede Peygamber Efendimizin en büyük mucizelerinden biri olan İsrâ* ve Mi'rac** mucizesi vuku buldu. Şöyle ki:
🌹Mezkûr gecede Cebrail (a.s.) geldi ve Resûl-i Zîşan Efendimizi Mescid-i Haram'dan * alıp Burak'la Mescid-i Aksâ'ya** götürdü.
🌹Oradan da, gökyüzündeki hârika icraat ve Cenâb-ı Hakk'ın kudretine delâlet eden âyet ve alâmetlerin birer birer gösterilmesi için, semâvâta çıkartıldı.
🌹Semâ tabakalarında bulunan bütün peygamberlerle görüştürüldü. Habib-i Hûda Efendimiz, sonra da Sidre-i Münteha makamına götürüldü.
🌹Oradan da "imkân ve vücub ortasında da Kab-ı Kavseyn'le işaret olunan" makama çıktı.
🌹Kendilerine birçok acîb ve garib şeyler temâşâ ettirildi.
Ve bilemeyeceğimiz, anlayamayacağımız bir şekilde, mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakk'ın bizzat kelâmını işitti ve Cemâl-i Pâkini müşahede etti. Aynı gece hâne-i saadetine geldi.
🌹İsrâ: Gece yürüyüşü ve yolculuğu demektir.
🌹Mi'rac: "Yükseğe çıkmak" mânâsına olan "uruc"tan alınmış isimdir ve "merdiven" demektir.
🌹Bu itibarla Mi'rac, Resûl-i Ekrem Efendimizin yeryüzünden ulvî makamlara yükselme vasıtası demek oluyor.
🌹Mi'racı anlatan hadîslerde Peygamber Efendimizin "Urîce bi [Yükseğe çıkarıldım]." tâbiri sebebiyle bu mucize "Mi'rac" adıyla anılmıştır.
🌹Mescid-i Haram: Mekke Mescidi'dir ki, Kâbe-i Muazzama'nın etrafında ve Kâbe'yi içine alan bugünkü tavaf sahasıdır.
🌹Bu mübarek sahaya "Harem-i Şerif de denilir. "Harem" denilmesi, bu sahaya hürmet göstermenin vâcib olması sebebiyledir.
🌹Mescid-i Aksa: Kudüs Mescidi'dir. Diğer bir adı "Beyt-i Makdis'tir. Yeryüzünde ilk defa Kâbe, ondan sonra Mescid-i Aksa bina kılınmıştır. Mescid-i Haram'dan yaya yürüyüşüyle bir aylık uzaklıktadır.}
🌹Cenâb-ı Hakk, Sevgili Resûlünün zâtıyla ilgili bu mucizesini Kur'anı Azîmüşşan'ında bize şöyle haber verir:
🌹"Kulunu (Muhammed'i [s.a.v.]) bir gece Mescid-i Haram'dan (alıp) Mescid-i Aksâ'ya kadar götüren (Allah Teâlâ her türlü noksanlıktan) münezzehtir.
🌹(O Mescid-i Aksa ki) Biz onun etrafına (feyz) ve bereket verdik (ve bu gece yolculuğunu) ona (o peygambere) âyetlerimizden (kudretimize delâlet eden hârikalardan) bazılarını gösterelim diye (yaptırdık).
🌹Şüphesiz ki O, (asıl) O, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) kemâliyle görendir."352
🌹Bu âyet-i kerîme aynı zamanda İsrâ ve Mi'rac mucizesinin hikmetini de beyan etmektedir.
🌹Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, "Sözler" isimli eserinin Mi'rac-ı Nebevîyeye dair kısmında, "Mi'rac meselesi, erkân-ı îmaniyenin usûlünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkân-ı îmaniyenin nurlarından medet alan bir nurdur.
🥀Erkân-ı îmaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat ispat edilmez. Çünkü, Allah'ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücudunu inkâr eden adamlara Mi'ractan bahsedilmez.
🌹Evvelâ, o erkânı ispat etmek lâzım geliyor." dedikten sonra "Hikmet-i Mi'rac nedir?" sualine de şu cevabı vererek, bu büyük hâdisenin hikmetlerini şöylece izah eder:
🌹Mi'racın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr-i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki, ona yetişemiyor. O kadar incedir ve latiftir ki, akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işaretlerle, hakikatları bilinmezse de vücudları bildirilebilir.
🌹Şöyle ki:
🌹”Şu kâinatın hâlıkı, şu kesret tabakatında nur-u vahdetini ve tecelli-i ehadiyetini göstermek için, kesret tabakatının müntehasından tâ mebde'-i vahdete bir hayt-ı ittisal suretinde bir Mi'rac ile bir ferd-i mümtazı, bütün mahlukat hesabına, kendine muhatab ittihaz ederek, bütün zîşuur namına, makasıd-ı İlahiyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı ile, âyine-i mahlukatında cemal-i san'atını, kemal-i rububiyetini müşahede etmek ve ettirmektir.
🌹Hem Sâni'-i Âlem'in, âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemal ve kemali vardır. Cemal hem kemal, ikisi de mahbub-u lizâtihîdirler.
🌹Yani bizzât sevilirler. Öyle ise, o cemal ve kemal sahibinin cemal ve kemaline nihayetsiz bir muhabbeti vardır.
🌹O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever, çünki masnuatının içinde cemalini, kemalini görür.
🌹Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve âlî, zîşuurdur. Ve zîşuurun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur.
🌹İnsanlar içinde istidadı tamamıyla inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecelli kemalâtın nümunelerini gösteren ferd, en sevimlidir.
🌹İşte Sâni'-i Mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün enva'ını bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva'-ı cemalini, ehadiyet sırrıyla göstermek için; şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-i esasiyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde'-i evvel olan çekirdekten, tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mi'rac ile, o ferdin kâinat namına mahbubiyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemaline müşerref etmek ve ondaki halet-i kudsiyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelâmıyla taltif edip, fermanıyla tavzif etmektir.
🌹”Şimdi şu hikmet-i âliyeye bakmak için iki temsil dûrbîniyle tarassud edeceğiz. "Birinci temsil:
🌹”Onbirinci Söz'ün hikâye-i temsiliyesinde tafsilen beyan edildiği gibi:
🌹Nasılki bir Sultan-ı Zîşan'ın, pekçok hazineleri ve o hazinelerde pekçok cevahirlerin enva'ı bulunsa, hem sanayi-i garibede çok mehareti olsa ve hesabsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası bulunsa, nihayetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılaı olsa..
🌹Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görüp ve göstermek istemesi sırrınca:
🌹Elbette o sultan-ı zîfünun dahi, bir meşher açmak ister ki; içinde sergiler dizsin, tâ nâsın enzarına saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san'atının hârikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin.
🌹Tâ cemal ve kemal-i manevîsini iki vecihle müşahede etsin. Bir vechi:
🌹Bizzât nazar-ı dekaik-aşinasıyla görsün.
Diğeri: Gayrın nazarıyla baksın.
🌹Ve şu hikmete binaen elbette cesîm, muhteşem, geniş bir saray yapmağa başlar. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim eder.
🌹Hazinelerinin türlü türlü murassaatıyla süslendirip, kendi dest-i san'atının en güzel, en latif san'atlarıyla zînetlendirir.
🌹Fünun ve hikmetinin en incelikleriyle tanzim eder. Ve ulûmunun âsâr-ı mu'cizekâraneleriyle donatır, tekmil eder.
🌹Sonra nimetlerinin çeşitleriyle, taamlarının lezizleriyle, her taifeye lâyık sofraları serer. Bir ziyafet-i âmme ihzar eder.
🌹Sonra raiyetine kendi kemalâtını göstermek için, onları seyre ve ziyafete davet eder. Sonra birisini Yaver-i Ekrem yapar, aşağıki tabakat ve menzillerden yukarıya davet eder; daireden daireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir.
🌹O acib san'atının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsulâtın mahzenlerini göstere göstere, tâ daire-i hususiyesine kadar getirir.
🌹Bütün o kemalâtının madeni olan mübarek zâtını ona göstermekle ve huzuruyla onu müşerref eder.
🌹Kasrın hakaikını ve kendi kemalâtını ona bildirir. Seyircilere rehber tayin eder, gönderir.
🌹Tâ o sarayın Sâni'ini, o sarayın müştemilâtıyla, nukuşuyla, acaibiyle, ahaliye tarif etsin. Ve sarayın nakışlarındaki rumuzunu bildirip ve içindeki san'atlarının işaretlerini öğretip, (derunundaki manzum murassa'lar ve mevzun nukuş nedir?
🌹Ve saray sahibinin kemalâtını ve hünerlerini nasıl gösterirler?) o saraya girenlere tarif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merasimini bildirip ve görünmeyen sultan-ı zîfünun ve zîşuuna karşı, marziyatı ve arzuları dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin.
🌹”Aynen öyle de, "ve lillahil meselü'l a'la" Ezel-Ebed Sultanı olan Sâni'-i Zülcelal, nihayetsiz kemalâtını ve nihayetsiz cemalini görmek ve göstermek istemiştir ki:
🌹Şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki; herbir mevcud, pekçok dillerle onun kemalâtını zikreder. Pekçok işaretlerle cemalini gösterir.
🌹Esma-i hüsnasının herbir isminde ne kadar gizli manevî defineler ve herbir ünvan-ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letaif bulunduğunu, şu kâinat bütün mevcudatıyla gösterir.
🌹Ve öyle bir tarzda gösterir ki: Bütün fünun, bütün desatiriyle şu kitab-ı kâinatı, zaman-ı Âdem'den beri mütalaa ediyor.
🌹Halbuki o kitab, esma ve kemalât-ı İlahiyeye dair ifade ettiği manaların ve gösterdiği âyetlerin öşr-i mi'şarını daha okuyamamış.
🌹İşte şöyle bir saray-ı âlemi, kendi kemalât ve cemal-i manevîsini görmek ve göstermek için bir meşher hükmünde açan Celil-i Zülcemal, Cemil-i Zülcelal, Sâni'-i Zülkemal'in hikmeti iktiza ediyor ki:
🌹Şu âlem-i arzdaki zîşuurlara nisbeten abes ve faidesiz olmamak için, o sarayın âyetlerinin manasını birisine bildirsin.
🌹O saraydaki acaibin menba'larını ve netaicinin mahzenleri olan avalim-i ulviyede birisini gezdirsin.
🌹Ve bütün onların fevkine çıkarsın ve kurb-u huzuruna müşerref etsin ve âhiret âlemlerinde gezdirsin, umum ibadına bir muallim ve saltanat-ı rububiyetine bir dellâl ve marziyat-ı İlahiyesine bir mübelliğ ve saray-ı âlemindeki âyât-ı tekviniyesine bir müfessir gibi, çok vazifeler ile tavzif etsin.
🌹Mu'cizat nişanlarıyla imtiyazını göstersin. Kur'an gibi bir ferman ile o şahsı, Zât-ı Zülcelal'in has ve sadık bir tercümanı olduğunu bildirsin.
🌹Sâbian: Bilmüşahede şu masnuatta gayet güzel tahsinat, nihayet derecede süslü tezyinat vardır. Ve bilbedahe şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâni'inde gayet şiddetli bir irade-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir.
🌹Ve irade-i tahsin ve tezyin ise, bizzarure o Sâni'desan'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir.
🌹Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk-ı hasenenin şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelâtının şehadetiyle secaya-yı sâmiye, vazifesinde ve tebligatında en âlî bir derecede;
🌹Ve Din-i İslâmdaki mehasin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âlî hisal-ı hamîde, en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez
🌹Sâdisen: Onuncu Söz'ün İkinci İşaretinde işaret edildiği gibi:
🌹Uluhiyet, mukteza-yı hikmet olarak tezahür istemesine mukabil, en a'zamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (a.s.m.) dinindeki a'zamî ubudiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir.
🌹Hem Hâlık-ı Âlem'in nihayet kemaldeki cemalini bir vasıta ile göstermek, mukteza-yı hikmet ve hakikat olarak istemesine mukabil; en güzel bir surette gösterici ve tarif edici, bilbedahe o zâttır.
🌹Hem Sâni'-i Âlem'in nihayet cemalde olan kemal-i san'atı üzerine enzar-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek istemesine mukabil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşahede o zâttır.
🌹Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakatında vahdaniyetini ilân etmek istemesine mukabil, -tevhidin en a'zamî bir derecede- bütün meratib-i tevhidi ilân eden yine bizzarure o zâttır.
🌹Hem Sahib-i Âlem'in nihayet derecede âsârındaki cemalin işaretiyle, nihayetsiz hüsn-ü zâtîsini ve cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde mukteza-yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil;
🌹En şaşaalı bir surette âyinedarlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren yine bilbedahe o zâttır.
🌹Hem şu saray-ı âlemin Sâni'i, gayet hârika mu'cizeleri ile ve gayet kıymetdar cevahirler ile dolu hazine-i gaybiyelerini izhar ve teşhir istemesi ve onlarla kemalâtını tarif etmek ve bildirmek istemesine mukabil, en a'zamî bir surette teşhir edici ve tavsif edici ve tarif edici yine bilbedahe o zâttır.
🌹Hem şu kâinatın Sâni'i, şu kâinatı enva'-ı acaib ve zînetlerle süslendirmek suretinde yapması ve zîşuur mahlukatını seyr ü tenezzüh ve ibret ü tefekkür için ona idhal etmesi ve mukteza-yı hikmet olarak onlara o âsâr ve sanayiinin manalarını, kıymetlerini, ehl-i temaşa ve tefekküre bildirmek istemesine mukabil;
🌹En a'zamî bir surette cin ve inse, belki ruhanîlere ve melaikelere de Kur'an-ı Hakîm vasıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedahe o zâttır.
🌹Hem şu kâinatın Hâkim-i Hakîm'i, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı muğlakını ve mevcudatın "Nereden? Nereye?
🌹Ve ne oldukları?" olan şu üç sual-i müşkilin muammasını bir elçi vasıtasıyla umum zîşuurlara açtırmak istemesine mukabil, en vâzıh bir surette ve en a'zamî bir derecede hakaik-i Kur'aniye vasıtasıyla o tılsımı açan ve o muammayı halleden, yine bilbedahe o zâttır.
🌹Hem şu âlemin Sâni'-i Zülcelal'i, bütün güzel masnuatıyla kendini zîşuur olanlara tanıttırmak ve kıymetli nimetlerle kendini onlara sevdirmesi,
🌹Bizzarure onun mukabilinde zîşuur olanlara marziyatı ve arzu-yu İlahiyelerini bir elçi vasıtasıyla bildirmesini istemesine mukabil, en a'lâ ve ekmel bir surette, Kur'an vasıtasıyla o marziyat ve arzuları beyan eden ve getiren, yine bilbedahe o zâttır.
🌹Hem Rabb-ül Âlemîn, meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'at-i istidad verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtela olduğundan,
🌹Bir rehber vasıtasıyla, yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil;
🌹En a'zamî bir derecede, en eblağ bir surette, Kur'an vasıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfa eden, yine bilbedahe o zâttır.
🌹İşte mevcudatın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en eşref olan hakikî insan ve hakikî insan içinde geçmiş vezaifi en a'zamî bir derecede,
🌹En ekmel bir surette îfa eden zât; elbette o Mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, saadet-i ebediye kapısını çalacak, hazine-i rahmetini açacak, imanın hakaik-i gaybiyesini görecek, yine o olacaktır.
🌹Sâbian: Bilmüşahede şu masnuatta gayet güzel tahsinat, nihayet derecede süslü tezyinat vardır.
🌹Ve bilbedahe şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâni'inde gayet şiddetli bir irade-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir.
🌹Ve irade-i tahsin ve tezyin ise, bizzarure o ö san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir.
🌹Ve masnuat içinde en câmi' ve letaif-i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri "Mâşâallah" deyip istihsan eden, bilbedahe o san'atperver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyade mahbub, o olacaktır.
🌹İşte masnuatı yaldızlayan mezaya ve mehasine ve mevcudatı ışıklandıran letaif ve kemalâta karşı: "
🌹Sübhanallah, Mâşâallah, Allahü Ekber" diyerek semavatı çınlattıran ve Kur'anın nağamatıyla kâinatı velveleye verdiren, istihsan ve takdir ile, tefekkür ve teşhir ile, zikir ve tevhid ile, berr ve bahri cezbeye getiren yine bilmüşahede o zâttır.
🌹İşte böyle bir zât ki: "Es-sebebü ke’l-fâil" [Bir şeye sebep olan, onu işleyen gibidir] sırrınca bütün ümmetin işlediği hasenatın bir misli,
🌹Onun kefe-i mizanında bulunan ve umum ümmetinin salavatı, onun manevî kemalâtına imdad veren ve risaletinde gördüğü vezaifin netaicini ve manevî ücretleriyle beraber rahmet ve muhabbet-i İlahiyenin nihayetsiz feyzine mazhar olan bir zât,
🌹Elbette Mi'rac merdiveniyle Cennet'e, Sidret-ül Münteha'ya, Arş'a ve Kab-ı Kavseyn'e kadar gitmek, ayn-ı hak, nefs-i hakikat ve mahz-ı hikmettir."
🌹(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 539-542)
* * *
🌹Sual:Bin müşkilât ile tayyare vasıtasıyla ancak bir-iki kilometre yukarıya çıkılabilir. Nasıl, bir insan cismiyle binler sene mesafeyi birkaç dakika zarfında kat'eder, gider, gelir?
🌹Cevap:
🌹Arz gibi ağır bir cisim, fenninizce hareket-i seneviyesiyle bir dakikada takriben yüz seksen sekiz saat mesafeyi keser.
🌹Takriben yirmibeş bin senelik mesafeyi, bir senede kat'ediyor. Acaba, şu muntazam harekâtı ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadîr-i Zülcelal; bir insanı, arşa getiremez mi?
🌹Şu manaya bir temsil ile bak ki: İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden sür'at-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farzediyoruz ki; o saatta on iğne var.
🌹Birisi, saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar.
🌹Birisi, altmış defa daha geniş bir daire içinde sâniyeleri; diğeri, yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri ve hâkeza râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam azîm bir dairede birer ibre farz ediyoruz.
🌹Farazâ saati sayan ibrenin dairesi, küçük saatimiz kadar olsa; herhalde âşireleri sayan ibrenin dairesi, arzın medar-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.
🌹Şimdi iki şahıs farzediyoruz: Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi o ibrenin harekâtına göre temaşa ediyor.
🌹Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vâhidde müşahede ettikleri eşya; saatimizle arzın medar-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhudatça pekçok farkları vardır.
🌹İşte zaman, (çünki) harekâtın bir rengi, bir levni yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta cari olan bir hüküm, zamanda dahi caridir.
🌹İşte bir saatte meşhudatımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur şahsın meşhudatı kadar olduğu ve hakikat-ı ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda, o muayyen saatte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, burak-ı tevfik-i İlahîye biner; berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat'edip, acaib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rü'yet-i cemal-i İlahîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.
🌹Yine hatıra gelir ki: Dersiniz: "Evet olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün vaki' olmuyor. Bunun emsali var mı ki kabul edilsin? Emsali olmayan bir şeyin, yalnız imkânı ile vukuuna nasıl hükmedilebilir?
🌹Biz de deriz ki: Emsali o kadar çoktur ki, hesaba gelmez. Meselâ: Her zînazar gözüyle yerden tâ Neptün seyyaresine kadar bir sâniyede çıkar.
🌹Her zîilim aklıyla kozmoğrafya kanunlarına binip, yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider.
🌹Her zîiman, namazın ef'al ve erkânına fikrini bindirip, bir nevi Mi'rac ile kâinatı arkasına atıp, huzura kadar gider.
🌹Her zîkalb ve kâmil veli, seyr ü sülûk ile, arştan ve daire-i esma ve sıfâttan kırk günde geçebilir.
🌹Hattâ Şeyh-i Geylanî, İmam-ı Rabbanî gibi bazı zâtların ihbarat-ı sadıkaları ile; bir dakikada arşa kadar uruc-u ruhanîleri oluyor.
🌹Hem ecsam-ı nurani olan melaikelerin Arştan ferşe, ferşten Arşa kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır.
🌹Hem ehl-i Cennet, mahşerden Cennet bağlarına kısa bir zamanda uruc ediyorlar.
🌹Elbette bu kadar nümuneler gösteriyorlar ki:
🌹Bütün evliyaların sultanı, umum mü'minlerin imamı, umum ehl-i Cennet'in reisi ve umum melaikenin makbulü olan Zât-ı Ahmediye'nin (a.s.m.) seyr ü sülûkuna medar bir mi'racı bulunması ve onun makamına münasib bir surette olması, ayn-ı hikmettir ve gayet makuldür ve şübhesiz vaki'dir.
🌹(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 534-536)
🌹Resûl-i Ekrem, Taif'lilerin insafsız ve âdice hücum ve hakaretlerine hedef olduğunda ve Mekke'ye döndüğünde müşriklerin daha da şiddetli muhalefet ve eziyetleriyle karşı karşıya kaldığı halde, îman ve İslâm'ı tebliğden bir an bile geri durmadı.
🌹Aksine, Taif dönüşü, İslâm'a davet dairesini daha da genişletti ve kabileleri İslâm'a davete başladı.
🌹Bir dâvanın hızla intişarı, şüphesiz, sağlam ve seviyeli müntesiplerinin çokluğuyla doğru orantılıdır.
🌹Resûl-i Ekrem de bu gerçeği göz önünde bulundurarak, hem îmana davet etmek, hem de Kureyş müşriklerine karşı bir kuvvet olarak kullanmak gayesiyle hacc mevsiminde Mekke etrafında konaklamış bulunan Arab kabileleri arasında dolaşıyordu.
🌹Görüştüğü kabîle ileri gelenlerinin her biri, ayrı ayrı bahaneler ileri sürerek İslâm'a girmekten uzak duruyorlardı.
🌹İçlerinde Müslüman olma arzusunu izhar edenler var idiyse de, bunların İslâm safına katılmalarına engel olunuyordu.
🌹İslâm'a davet edilen bazı kabileler ise, davete icabet etmedikleri gibi, Efendimize hakaretvâri sözler de söylüyorlardı.
🌹Resûlullah'ın dolaştığı yerlere müşrikler de gidiyor, onu âdeta bir gölge gibi takib ediyorlardı.
🌹Kabîle ferdlerinin İslâmiyetten uzak durmalarında, şüphesiz, müşriklerin menfî, yalan ve iftira üzerine kurulu propagandalarının büyük rolü vardı.
🌹Resûl-i Ekrem, her sene belirli mevsimlerde kurulan Ukâz, Mecenne, Zü'l-Mecaz Panayırlarını (bir nevi fuar) gezmeyi, buraya gelmiş bulunan kabilelerle görüşmeyi, halkına Kur'an okuyup onları İslâm'a davet etmeyi asla ihmâl etmezdi.
🌹Ne var ki, o, bu kudsî gayeyle halk arasında dolaşırken, Ebû Leheb de ardı sıra geziyor ve "Muhammed, atalarının dininden döndü, yalanlar uyduruyor; ona kanmayın!" diyor, halkın kendisiyle temas etmesine mâni olmaya çalışıyordu.
🌹Peygamber Efendimiz, kabileler arasında dolaşıp tebliğ vazifesinde bulunurken, kabilenin bütün ferdleriyle değil, çoğu zaman sadece ileri gelenleri, reisleriyle görüşüyor, konuşuyor ve İslâm'ı onlara anlatıyordu.
🌹Çünkü, kabile ferdlerinin, reislerine sarsılmaz bir bağlılık ve hürmetleri vardı.
🌹Reislerinin İslâm'ı benimsemesi demek, tamamının mü'minler safında yer alması demekti.
🌹Bu bakımdan Allah Resûlü, kısa yoldan netice elde edebilecek metodu takib ediyordu.
🌹Resûl-i Ekrem'in bu tarz bir usûl takib etmesinde, hak ve hakikati tebliğde mühim bir prensibi tesbit etmiş oluyoruz: Hak ve hakikate davete, mümkünse önce beldenin ileri gelenlerinden, hatırı sayılır ve herkesin saygısını kazanmış kimselerden başlamalıdır.
🌹Bir beldenin veya bir kabilenin ileri gelenlerinin hak ve hakikati kabul etmesi, şüphesiz halkın da sür'atle aynı dâvayı benimsemesini kolaylaştıracaktır!
🌹MEDİNE'Lİ İLK MÜSLÜMANLAR🌹
🌹Bi'setin 11. senesi hacc mevsimi idi.
🌹Mekke'ye yarımadanın muhtelif yerlerinden birçok hacı namzedi gelmişti. Bunlar arasında Medine halkından da bazı kimseler vardı.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, hacc mevsiminde âdetleri olduğu üzere kabileler arasında dolaşıp onları İslâm dinine davet ederken, Akabe mevkii yakınında altı kişiden ibaret olan bu Medine'li kafileye rastgeldi.
🌹Onlara, "Siz kimsiniz?" diye sordu.
🌹”Hazreç Kabîlesindeniz." diye cevap verdiler.
🌹Peygamber Efendimiz, "Yahudilerin komşu ve müttefiklerinden misiniz?" diye sordu.
🌹”Evet." dediler.
🌹Bunun üzerine Efendimiz, "Otursanız da, sizinle biraz konuşsak olmaz mı?" dedi.
🌹”Olur." deyip oturdular.
🌹Nebîyy-i Muhterem Efendimiz, onları Allah'ın varlık ve birliğine îmana çağırdı.
🌹İbrahim Sûresinden bir bölüm tilâvet buyurdu ve onları İslâm dinine davet etti.362
🌹Onlar, "Galib ibn-i Fihr (Peygamberimizin 9. dedesi) evlâdından bir peygamber gelecek." diye kendi ihtiyarlarından işitirlermiş.
🥀Ayrıca, Medine'de oturan Yahudiler ile iki kardeşten türemiş Hazreç ve Evs Kabileleri arasında eskiden beri devam edegelen bir husumet ve anlaşmazlık vardı. Kâh barışırlar, kâh bozuşurlardı.
🥀Yahudiler, Ehl-i Kitap ve ilim sahibi idiler; Evs ve Hazreçliler ise Allah'a şerik koşar, puta taparlardı.
🥀Ne zaman Yahudilerle araları açılsa, Yahudiler onlara, "Beklenen peygamber gelmek üzeredir. Gelince, biz ona tâbi olacak, İrem ve Ad kavimleri gibi sizin kökünüzü kazıyacağız!" der, dururlardı.
🌹Bu sefer Resûl-i Kibriya Efendimiz, onları İslâm'a davet edince, birbirilerine bakıştılar ve aralarında, "Vallahi, bu bize, Yahudilerin geleceğini haber verdikleri peygamber olsa gerektir!
🌹Sakın, Yahudiler ona inanmakta bizi geçmesinler!" diye konuşarak hemen îman ettiler ve Peygamber Efendimizin huzurunda kelime-i şehâdet getirdiler.363
🌹Sonra da Resûl-i Kibriya Efendimize hitaben şöyle konuştular:
🌹”Kavmimiz birbirilerine kin ve düşmanlık besledikleri gibi, başka bir kavimle de aralarında kötülük ve düşmanlık vardır.
🌹Umulur ki Allah, onları da sayenizde bir araya toplar. Biz hemen dönüp, onları da senin anlattıklarına davet edeceğiz.
🌹Eğer Allah, onları bu din üzerinde bir araya getirir, birleştirirse, senden daha aziz ve şerefli bir kimse olamaz!"364
🌹Resûl-i Kibriya Efendimizin dâvetine icabet edip İslâmiyetle müşerref olan Medine'li ilk altı zât şunlardı:
🌹Ebû Ümame Es'ad b. Zürare Avf b. Haris, Râfi'b. Mâlik,Ukbe b. Amir, Cabir b. Abdullah b. Riab.365
🌹Bu altı zât, kabileleri tarafından hatırı sayılır ve sevilir kimselerdi.
🌹Bu sebeple, Medine'ye dönüp, akrabalarına Peygamber Efendimizi anlatıp, onları İslâm'a davet edince, İslâmiyet, Medine içinde bir anda yankı yaptı.
🌹Allah ve Resûlullah sadâsı şehrin ufuklarını sardı. Şehirde, Peygamberimiz ve İslâm'ın anılmadığı ev hemen hemen kalmamış gibiydi!
🌹Böylece, Medine'ye, İslâm nurundan parıltılar götürme bahtiyarlığına bu altı zât ermişti.
🌹Medine'ye parıltıları ulaşan ebedî nur, artık birdenbire burada parlayacak ve kısa bir zaman sonra şehri, İslâm Devletinin merkezi haline getirecekti.
🌹İLK AKABE BÎATI🌹
🌹(Bi'setin 12. senesi / Milâdî 621)
🌹Bi'setin 11. yılında Akabe mevkiinde İslâmiyetle şereflenen altı Medine'li, bir sene sonra aynı yerde buluşacaklarına dair Resûl-i Ekrem Efendimize söz vermişlerdi.
🌹İlk görüşmelerinin üzerinde bir sene geçip hacc mevsimi gelince, içlerinde bir sene önce İslâm'la şereflenmiş bulunan altı kişinin de bulunduğu Medine'li 12 kişilik bir kafile Mekke'ye çıkıp geldi.
🌹Akabe denen küçük ve dar vadide bir gece vakti, gizlice Resûl-i Ekrem'le buluşarak görüştüler.
🌹Bu görüşme sonunda da:
🌹Allah'a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,
🌹Hırsızlık yapmamak,
🌹Zinada bulunmamak,
🌹Çocuklarını öldürmemek,
🌹Kimseye iftira etmemek,
🌹Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak, üzere Peygamber Efendimize bîat ettiler.366
🌹Bu bîattan sonra Peygamber Efendimiz, kendilerine hitaben şöyle konuştu:
🌹”Sizden, verdiği sözde duranın ücret ve mükâfatını Allah, tekeffül etmiş, onlara Cennet hazırlamıştır!
🌹Kim, insanlık icabı bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya uğratılırsa, bu ona keffaret olur!
🌹Kim de, yine bunlardan, insanlık haliyle birini irtikâb eder de işlediği o şeyi Allah gizler, açığa vurmazsa, onun işi de Allah'a kalır. Dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğratır!"367
🌹(Bi'setin 13. senesi/Milâdî622).
🌹Bu senenin hacc mevsiminde Kur'an muallimi Mus'ab b. Umeyr Hazretleri, hem Medine'deki İslâmî gelişmeyi bizzat Peygamber Efendimize bildirmek, hem de haccetmek üzere Evs ve Hazreç Kabilelerine mensup ikisi kadın 75 Müslümanla Mekke'ye geldi.
🌹Bunları temsilen bir grup, Mescid-i Haram'da amcası Hz. Abbas'la oturan Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına vardılar ve şu teklifte bulundular:
🌹”Yâ Resûlallah! Biz oldukça kalabalığız.
🌹Seni yanımıza almak, size yardımcı olmak, uğrunuzda canımızı feda etmek, şahsımızı koruduğumuz şeylerden zâtınızı da esirgemeyip korumak üzere söz birliği etmiş bulunuyoruz!
🌹Bu hususta sizinle daha geniş konuşmak için nerede buluşalım?"
🌹Resûl-i Kibriya, yine Akabe'de buluşmayı uygun gördü.
🌹Bu buluşma, gece yarısı olacak ve kimseye duyurulmayacaktı.
🌹Hattâ, karargâhlarından ayrılırken ve dikkatleri çekmemek için küçük küçük gruplar hâlinde Akabe'ye geleceklerdi.373
🌹Medine'li Müslümanlar, bu talimat gereği gece yarısı hiç kimseye hissettirmeden ve kimsenin dikkatini çekmeden Akabe yanındaki vadide bir araya geldiler.
🌹Peygamber Efendimiz de buraya, henüz Müslüman olmamış amcası Hz. Abbas'la geldi.
🌹Hz. Abbas'ın maksadı, yeğenini bu mühim meselede yalnız bırakmamak, yapılanları ve verilen sözleri bizzat görüp işitmekti.
🌹Önce, Hz. Abbas söz aldı. Medine'li Müslümanlara hitaben, Allah Resûlünü koruma hususunda kendilerine güvenleri varsa bu işe girişmeleri, aksi takdirde daha şimdiden bu işten vazgeçmeleri gerektiğini belirten bir konuşma yaptı.
🌹Ancak, Medine'li Müslümanlar, bizzat Resûlullah'ın konuşmasını istiyorlardı.
🌹”Yâ Resûlallah! Sen de konuş! Kendin ve Rabbin için arzu ettiğin ahdi al." dediler.
🌹O esnada Medine'li Müslümanların önderi durumunda olan Es'ad b. Zürare Hazretleri, Resûlullah'tan konuşmak için müsaade aldı ve, "Yâ Resûlallah!" dedi, "Her davetin bir yolu var: O yol ya kolay olur ya da zor!
🌹Bugün senin yaptığın davet, insanların çok zor kabul edecekleri çetin bir davettir!
🌹Sen, bizi takib ettiğimiz dini bırakmaya ve kendi dinine tâbi olmaya davet ettin.
🌹Bu, çok güç ve zor bir işti. Buna rağmen biz bu teklifini kabul ettik.
🥀Biz, yurdumuzda, şerefli ve her tecavüzden korunmuş, orada değil kavminden ayrılan ve amcaları tarafından düşmanlarına teslim edilmek istenilen bir zâtın, hattâ kendimizden başka hiç kimsenin de hâkim olmak için göz dikemeyeceği bir cemaattik.
🌹Bu çok zor bir iş olduğu halde, biz senin bu yoldaki teklifini de kabul ettik!
🌹Halbuki, bütün bunlar —Allah Teâlâ, doğru yolu bulma azmini ve sonunda hayra ulaşma ümidini ihsan etmedikçe— insanların hiç de hoşlanacakları şeylerden değildi.
🌹Fakat, biz bunları dillerimizle ikrar, kalblerimizle tasdik, ellerimizi uzatmak suretiyle kabul ettik!
🌹Allah'tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bîat ediyoruz!
🌹Biz, Rabbimize ve Rabbine bîat ediyoruz! Allah'ın kudret eli, ellerimizin üzerindedir!
🌹Kanlarımız kanınla, ellerimiz elinledir! Kendimizi, evlâdlarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de esirgeyip koruyacağız!
🌹Eğer bu ahdimizi bozarsak, Allah'ın ahdini bozan bedbaht insanlar olalım!"
🌹Es'ad b. Zürare Hazretleri, konuşmasının sonunu şöyle bağladı:
🌹”Yâ Resûlallah! Kendin için arzu ettiğin ahdini bizden al, Rabbin için de istediğin şartı koş!"
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce onlara Kur'an-ı Kerîm'den bazı âyetler okudu.
🌹Onları Allah'a davet, İslâmiyete teşvik ettikten sonra da kendisi ve Rabbi için arzu ettiği hususları şöyle sıraladı:
🌹”Yüce Allah için size söyleyeceğim şartım şudur:
🌹”O'na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmadan ibâdet etmeniz. Namazı kılmanız, zekâtı vermenizdir.
🥀 Gecenin karanlık ve sükûtunu yırtan bu ses kimindi ve nereden geliyordu? Herkesi bir merak ve telâş sardı.
🌹Bu ses, Münebbih b. Haccac'ın sesine benziyordu. Resûl-i Ekrem, "Derhal konak yerlerinize dönünüz!" emrini verdi.
🌹O sırada Medine'li Abbas b. Ubade, "Yâ Resûlallah İstersen sabah olur olmaz kılıçlarımızı kınından sıyırır ve Mina'da bulunan halkın üzerine yürür, onları kılıçtan geçiririz!" diyerek konuştu.
🌹Ancak, Resûl-i Ekrem, henüz sabır silâhını kullanmakla vazifeliydi. Şöyle buyurdular:
🌹”Hayır, hayır. Bize henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Hepiniz yerlerinize dönünüz."380
🌹Bunun üzerine, Medine'liler konak yerlerine döndüler.
🌹Sabah olunca, durumu sezmiş bulunan Kureyşli müşrikler, kendilerince mahiyeti henüz meçhul bulunan hâdiseyi tam öğrenmek üzere tahkike başladılar.
🌹Kendileri gibi putperest olan Medine'lilerden sordular. Ancak, onların böyle bir meseleden haberleri olmadığından dolayı yemin ederek, "Böyle bir şey olmadı. Biz, böyle bir şey bilmiyoruz." dediler.
🌹Medine'li Müslümanlar ise, doğru yolun sükût olduğunu düşünerek, tek kelime konuşmuyorlardı!
🌹Kureyşli müşrikler, bu sefer Abdullah b. Übeyy b. Selüle gidip sordular. O da aynı şekilde, "Bu, büyük bir iştir! Böyle bir şey olmamıştır!
🌹Söylenenler boş lâf olsa gerek! Kavmim, bana böyle bir şey danışmadı. Onlar, Yesrib'te iken bana danışmadan hiçbir iş yapmazlardı." dedi.
🌹Bunun üzerine Kureyşli müşrikler, Medine'li putperestlerin bu hususta herhangi bir bilgileri olmadığı kanaatine vardılar.
🌹Şayet Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Bu işi sizden başkasına duyurmayın." dememiş olsaydı ve Medine'li Müslümanlar da bu işi müşrik hemşehrilerinden gizlememiş olsalardı, elbette bu olay Mekke'li müşriklere onlar tarafından duyurulacak ve kuvvetli ihtimalle orada Müslümanların başına büyük bir gaile açılacaktı.
🌹Belki de, Medine'ye henüz açılmış bulunan İslâmiyet için büyük bir mâni ortaya çıkacaktı.
🌹Hacc mevsimi sona erince, Medine'li Müslümanlar da yurtlarına geri dönmek üzere yola koyuldular.
🌹Medine'li Müslümanların Mekke'den ayrılışlarından az zaman sonra, müşrikler böyle bir anlaşmanın cereyan etmiş olduğunu öğrendiler.
🌹Derhal Müslümanları takibe koyuldular. Ancak Medine'liler çoktan o civardan uzaklaşmış bulunuyorlardı.
🌹Sadece iki kişiyi yakalayabildiler: Sa'd b. Ubade ve Münzir b. Amr...
🌹Bu iki zât her nasılsa Medine kafilesinden geri kalmışlardı. Daha sonra Münzir Hazretleri bir yolunu bulup ellerinden kurtuldu.
🥀Müşrikler, sadece Sa'd b. Ubade'yi Mekke'ye getirdiler ve âdeta hınçlarını bu sahabîden almak istercesine kendisine eza ve işkencelerde bulundular.
🌹Sonunda, Sa'd b. Ubade Hazretleri, kendisini daha önceden tanıyan ve Medine'den geçerken evinde misafir olan iki müşrik tarafından himayeye alınarak bu eziyet ve işkencelerden kurtuldu.
🌹Yurtlarına dönen Medine'li Müslümanlar, artık dört gözle muhacirleri ve Resûl-i Zîşan Efendimizin yolunu bekliyorlardı!
🌹362 İbn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 70; Ibn-i Sa'd, Tabakat, c. 1, s.
🌹217; Taberî, Tarih c. 2, s. 234.
🌹Çok fazla kaynak olduğu için hepsini almadım.
🥀Kureyşliler, "Olur, gir!" dediler ve onu içeri aldılar. Aslında ihtiyar, insan suretine girmiş şeytandı!
VERİLEN KORKUNÇ KARAR🥀
🥀Toplantıda 100 kadar Kureyşli bulunuyordu.
🥀Alınacak karardan hemen haberleri olmasın diye, Hâşim Oğullarından sadece İslâm düşmanı Ebû Leheb alınmıştı.
🥀”Muhammed için ne gibi bir tedbir almamız lâzımdır?" diyerek meseleyi görüşmeye açtılar.
🥀Bazıları, "Onu zincere vurup hapsettirelim." fikrini ileri sürdüler.
🥀Necid'li bir ihtiyar suretine girmiş olan şeytan, "Hayır!" dedi, "Vallahi bu görüşünüz uygun değildir.
🥀Siz, onu hapsedecek olursanız, bunu duyan arkadaşları üzerinize yürürler.
🥀Onu elinizden çekip alırlar. Onun telkin ve propagandası ile çoğalarak, bu işte size galib gelirler!
Siz başka bir tedbir düşününüz!"
🥀Bunun üzerine bazıları, "Onu aramızdan, memleketimizden sürüp çıkaralım!
🥀Aramızdan ayrıldıktan sonra nereye giderse gitsin!" dediler.
🥀Necid'li ihtiyar tekrar söz aldı ve, "Hayır, vallahi bu düşünceniz de yerinde değildir!
🌹Onun sözünün güzelliğini, tatlılığını, getirdikleri ve tebliğ ettiği şeylerin insanların kalblerine hâkim olup durduğunu görmüyor musunuz?
🥀Onu aranızdan kovacak olursanız, o da Arab kabileleri arasında dolaşır ve onlara hâkim olur.
🥀Sonra da üzerinize yürüyerek, size istediğini yapabilir. Onun için siz başka bir şey düşününüz!" dedi.
🥀Sonunda Ebû Cehil söz aldı ve, "Vallahi ben, onun hakkında hiçbir zaman düşünemeyeceğiniz bir tedbir düşündüm!" dedi.
🥀”Nedir o?" diye sordular.
🥀Ebû Cehil, "Onu öldürmekten başka çâre yoktur! Bunun için de aramızda her kabileden güçlü kuvvetli birer delikanlı seçeriz.
🥀Sonra onların her birine keskin birer kılıç veririz. Hepsi birden onu vurup öldürürler.
🥀Böylece ondan kurtulmuş oluruz. Böylece kimin öldürdüğü de belli olmaz.
🥀O halde, Hâşimîler, bütün kabilelerle çarpışmayı göze alamazlar ve çarnâçar diyete razı olurlar.
🥀Biz de diyetini ödeyip meseleyi hallederiz!" diye konuştu.
🥀Necid'li ihtiyar kılığına girmiş olan şeytan ileri atıldı ve, "En doğru fikir ve uygun çâre budur!" dedi.
🥀Diğerleri de Ebû Cehil'in bu görüşünü kabul ettiler ve dağıldılar.387
🌹381 Ibn-i Hişam, Sîre, c. 2, s.
🌹111; ibn-i Sa'd, Tabakat, c. 1, s.
🌹226; Buharî,Sahih, c. 2, s.
🌹330; Halebî, Insanû'l-Uyun, c. 2, s. 180.
🌹Kaynakça kısmı fazla olduğu için hepsini almadım.
🌹PEYGAMBER EFENDİMİZE, HİCRET İZNİNİN VERİLMESİ🌹
🥀Kureyş müşrikleri, Resûl-i Ekrem Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmak için kat'î karar almışlardı ve bunun için faaliyetlerini sürdürüyorlardı.
🌹Bu sırada Cenâb-ı Hakk, Sevgili Resûlüne hicret emrini verdi.
🌹Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir'in evine her gün sabah veya akşam vakitlerinde uğrardı.
🌹Fakat, hicret emrini aldığı gün, öğle vakti sıcağında, âdeti olmadığı bir saatte başını sararak Hz. Ebû Bekir'in evine vardı.
🌹Efendimizin geldiği haber verilince, Hz. Ebû Bekir şaşırdı ve, "Vallahi, Resûlullah, bu saatte hiç gelmezdi.
Bu gelişinde mutlaka bir iş var!" diye konuştu.
🌹Sonra Efendimizi içeri alıp minderinin üzerine oturttu ve, "Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Ne haber var?" diye sordu.
🌹Peygamber Efendimiz, "Yüce Allah, bana Mekke'den çıkmaya ve Medine'ye hicret etmeye izin verdi." buyurdu.
🌹Hz. Ebû Bekir, merakla, "Senin refakatinle şereflenecek miyim yâ Resûlallah?" diye sordu.
🌹Peygamber Efendimiz "Evet." deyince, gönlüne sürur, gözlerine sevinç gözyaşları doldu.
🌹Hz. Âişe, "O güne kadar, bir insanın sevincinden böylesine ağladığını görmemiştim!"388 diyerek, muhterem babasının o andaki sevincini dile getirmek istemiştir.
🌹Resûl-i Ekrem ve Hz. Ebû Bekir, Medine'ye kadar kendilerine kılavuzluk etmek üzere, henüz müşrik, fakat güvenilir, sözünde durmasıyla tanınmış biri olan Abdullah b. Ureykit'le anlaştılar.
🌹İki binit devesini kendisine teslim ettiler. Üç gece sonra Sevr Dağı eteğinde buluşmak üzere sözleştiler.
🌹Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir'in yanından ayrılarak Hâne-i Sâadetine döndü.389
🌹CEBRAİL ALEYHİSSELAM’IN İHBARI
🌹Bu sırada vahiy meleği Cebrail (a.s.) gelip, Peygamber Efendimize müşriklerin kararını bildirdi ve başvuracağı tedbiri de şöyle açıkladı:
🌹”Şimdiye kadar yattığın yatağında, bu gece yatma!"
🌹Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Ali'yi çağırdı ve, "Yatağımda bu gece yat, uyu! Şu yeşil, geniş aba hırkamı da üzerine ört!
🌹Korkma, sana hiçbir zarar erişmeyecektir!" dedi.
🌹Ayrıca, Hz. Ali'ye, kendisine teslim edilen emanetleri sahiplerine verinceye kadar da Mekke'de kalmasını emretti.
🌹Mekke'liler, "Muhammedû'l-Emin" lâkabını verdikleri Resûl-i Kibriya Efendimize, son derece güvenirler ve en kıymetli eşyalarını, saklayamamaktan korktukları için ona teslim ederlerdi.
🌹Kureyş ileri gelenlerinin, hakkında ölüm kararı aldıkları sırada da kendilerinde emanet olarak birçok kıymetli eşya vardı.
🌹Ama o, bu karara rağmen, emanetlerin sahiplerine verilmesini Hz. Ali'ye emretmekle, bir kere daha büyüklüğünü ve emanete sadâkatini ortaya koyuyordu.
🥀PEYGAMBER EFENDİMİZİN EVİNİN KUŞATILMASI🥀
🥀Plân gereği her kabileden seçilmiş eli kılıçlı 200'e yakın müşrik, gecenin üçte biri geçince, Resûl-i Kibriya Efendimizin evinin önünde toplandılar.
🥀İçlerinde Ebû Cehil, Ebû Leheb ve Ümeyye b. Halef gibi azılıları ve elebaşıları da vardı.
🥀Katiller, gecenin geçmesini, aydınlığın etrafı sarmasını ve Fahr-i Alem'in evinden çıkmasını bekliyorlardı.
🥀Zîra, âdetlerine göre, bir adamı evinin içinde katletmek, korkaklığın en âdisi sayılırdı!
🌹PEYGAMBER EFENDİMİZİN HANE-İ SAADETTEN ÇIKMASI
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, eli kılıçlı katillerin Hâne-i Saadetinin etrafını sardıkları sırada evinden çıktı.
🌹Yerden aldığı bir avuç toprağı başlarına attı ve Yasin Sûresinin ilk sekiz âyetini okudu. Hiçbiri onu görmedi ve içlerinden çıkıp gitti.
🌹Bir müddet sonra yanlarına bir hemşehrileri uğradı; "Burada ne bekleyip duruyorsunuz?" diye sordu.
🌹”Muhammed'i bekliyoruz." dediklerinde, "Muhammed, sizin başınıza toprak saçıp ve içinizden çıkıp gideli hayli vakit olmuş.
🥀Hele bir kere üstünüze başınıza bakınız!" diyerek, gözü dönmüş katillerle âdeta alay etti!
🥀Birbirilerine baktılar. Üzerlerinin toz toprak içinde kalmış olduğunu gördüler.
🥀Şaşırıp kaldılar. Derhal Hâne-i Saadet'in içerisine baktılar.
🥀İçeride birinin abaya sarınıp bürünerek yattığını görünce, "İşte, Muhammed yatıyor!" diyerek beklemeye devam ettiler; tâ ortalık ağarıncaya kadar!..
🌹Sabahleyin Resûl-i Kibriya Efendimiz yerine Hz. Ali'nin yataktan doğrulup kalktığını görünce, bütün bütün şaşırdılar ve, "Vallahi, bize söylenen doğru imiş!" dediler.
🥀Sonra da Hz. Ali'ye, "Muhammed nerede?" diye sordular.
🌹Hz. Ali, "Bilmem!" diye cevap verince, hayrette kalıp ne yapacaklarını şaşırdılar.
🌹Büreyde, davete derhal icabet etti ve beraberindekilerle birlikte şehâdet kelimesi getirerek Müslüman oldu.410
🌹Peygamber Efendimiz geceyi burada geçirdi.
🌹Sabah olunca, Büreyde, "Yâ Resûlallah!" dedi, "Yanında bir bayrak olmadan Medine'ye girmen doğru olmaz!"
🌹Sonra da sarığını çıkarıp mızrağının ucuna bağladı. Medine'ye girinceye kadar Peygamber Efendimizin önünde onu taşıyarak yürüdü.
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, Büreyde hakkında, "Ashabımdan bir zât, bir memlekette vefat edecektir.
🌹O,Kıyamet Gününde, o memleketin nuru ve o memleket halkının önderi olacaktır." buyurmuştur.411
🌹Hakikaten, Büreyde Hazretleri, İslâm uğrunda büyük fedakârlıklarda bulundu, İslâm mücâhidleriyle Horasan'a kadar gitti ve Merv'de vefat etti.412
🌹388 ibni Hişam, Sîre, c. 2, s. 128-129.
🌹Kaynakça kısmı fazla olduğu için hepsini almadım.
🌹EFENDİMİZİN MEDİNE’YE GELİŞİ🌹
🌹Medine'li Müslümanlar, Resûl-i Kibriya Efendimizin Mekke'den Medine'ye gelmek üzere yola çıktığını duymuşlardı.
🌹Bunun için her gün sabah namazından sonra Harre mevkiine çıkarak, öğle sıcağı basıncaya kadar yolunu heyecan ve sabırsızlıkla beklerlerdi.
🌹Yine bir gün teşrif-i Nebevîyi uzun uzun beklemişler, gelmediğini ve etrafını da şiddetli sıcaklığın bastığını görünce evlerine geri dönmüşlerdi.
🌹Bu sırada bir işi için evinin damına çıkmış olan bir Yahudi, beyazlara bürünmüş birkaç kişinin çölün sıcaklığını, serap ve sisleri yara yara gelmekte olduğunu gördü.
🌹Müslümanların, Hz. Resûlullah'ı günlerden beri beklemekte olduğunu biliyordu.
🌹Kendisini tutamayarak, "Ey Arab topluluğu! İşte, beklediğiniz devletliniz geliyor!" diye haykırarak Müslümanlara müjde verdi.413
🌹Bu müjde, Medine sokaklarında bir şimşek gibi çaktı. Şehir bir anda bayram havasına büründü.
🌹Çünkü, insanlığa huzur ve saadet sunan zât geliyordu! Müslümanlar derhal silâhlanıp o tarafa doğru koştular.
🌹Karşılayıcılar, Resûl-i Ekrem Efendimizle Hz. Ebû Bekir'e, bir hurma ağacının gölgesinde dinlenirken kavuştular.
🌹Hz. Ebû Bekir, başucunda ayakta duruyordu! Günlerden beri yolunu heyecan, sabırsızlık ve muhabbetle bekledikleri ak maşlaha bürünmüş Kâinatın Efendisini selâmladılar, nur saçan mübarek sîmasını temaşaya başladılar.
🌹Hurma ağacının gölgesinde bir müddet yorgunluğunu gideren Resûl-i Kibriya, daha sonra beraberindekiler ve karşılayıcılar ile birlikte Medine'nin sağ tarafına düşen Kuba köyüne doğru yoluna devam etti.
🌹Rebiülevvel ayının çok sıcak bir Pazartesi günü idi.
🌹Güneş, ateşten oklarını bütün şiddetiyle yeryüzüne gönderiyordu.
🌹Kuşluk vakti Resûl-i Kibriya Efendimiz, etrafındaki mü'minler halkasıyla Medine'ye bir saat kadar mesafesi olan Kuba köyüne vardı.
🌹Orada Amr b. Avf Oğullarının kardeşi Gülsüm b. Hidm'in evine indi. Kızgın kumlar üzerindeki sür'atli yolculuk Efendimizi oldukça yormuştu.
🌹Müslümanlarla görüşmek arzusuna binâen Kuba'da bir müddet ikamet etmeye karar verdi.
🌹Geceleri Medine'li Müslümanların eşrafından oldukça yaşlı bir zât olan Gülsüm b. Hidm'in evinde kalan Efendimiz, gündüzleri ise Müslümanlarla konuşmak, sohbet etmek için ashabtan bekâr bir zât olan Sa'd b. Hayseme'nin evine giderdi.
🌹Zâten, Muhacirlerin bekârları da onun evinde kalırlardı. Bu sebeple evine "Dârû'l-Uzab [Bekârlar Evi]" denirdi.414
🌹HZ. ALİ'NİN GELİP EFENDİMİZE KAVUŞMASI🌹
🌹Hz. Ali, Resûl-i Kibriya Efendimizin emriyle, Kureyş'lilerin kendisine teslim ettikleri kıymetli eşya ve emanetlerini sahiplerine iade etmek maksadıyla Mekke'de kalmıştı.
🌹Hz. Ali, bu vazifeyi yerine getirmiş ve Efendimizin Mekke'den ayrılışından üç gün sonra da hareket etmişti.
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz henüz Kuba'da iken gelip kavuştu. Yürümekten ayakları şişmiş ve kabarmış idi.
🌹Peygamberimiz, onu gözyaşları arasında kucakladı ve ayağının iyileşmesi için dua edip eliyle meshetti.
🌹Cenâb-ı Hakk ânında şifa ihsan etti. Hz. Ali'nin ayaklarında ne kabarmadan, ne de ağrı ve sızıdan eser kalmadı.415
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, Amr b. Avf Oğullarında 10 küsur gece misafir kaldı. Bu müddet zarfında Kuba Mescidini tesis etti ve bu mescid içinde namaz kıldı.
🌹Efendimizin tesis ettikleri mescidden önce, Müslümanlardan bazıları kendileri için mescid inşa etmişlerse de, İslâm cemaati için ilk olarak bina olunan mescid, işte bu Kuba Mescididir.
🌹Gülsüm b. Hidm Hazretlerinin, üzerinde hurma kuruttuğu arsasında bina edilen bu ulvî mâbedin inşasında, Resûl-i Kibriya Efendimiz bizzat çalıştı.
🌹Bir seferinde kucağına güçlükle kaldırılabilecek büyükçe bir taş almışlardı.
🌹Sahabînin biri yanına varıp, "Yâ Resûlallah! Anam babam sana feda olsun!
🌹Elindekini bana ver." deyince, "Hayır vermem! Sen de başkasını al." buyurarak gayret ve faaliyetten büyük zevk aldığını ifade etmişti.
🌹Böylece, ibâdeti, takvası, sadâkati, metaneti, cesareti vesâir bütün güzel vasıflarda olduğu gibi gayret ve çalışkanlığı ile de sahabîlere en güzel örnek oluyordu.
🌹Onun bu gayret ve faaliyetini müşahede eden Müslümanlar da, aşk ve şevk içinde bıkmadan usanmadan ve zerre kadar fütur eseri göstermeden çalışıyorlardı.
🌹Mescid yapılıp bitinceye kadar, Peygamber Efendimiz, çalışmaktan bir an olsun geri durmadı ve kendisini sâir Müslümanlardan farklı bir muameleye tâbi tutmadı.
🌹KUBA MESCİDİ🌹
🌹Kuba Mescidinin Ehemmiyet ve Fazileti🌹
🌹Kuba Mescidi, Resûl-i Kibriya'nın hicreti ve özellikle Kuba köyüne ulaşmasıyla başlayan nurânî ve muazzam bir devrin mübarek bir abidesidir.
🌹Bu sebepledir ki, Kur'an lisanıyla "Takva Mescidi" adı verilerek şerefli kılınmıştır. İlgili âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyurulur:
🌹”Muhakkak bu bir mesciddir ki, onun temeli Medine'ye hicretin ilk gününde takva üzere atılmıştır.
🌹Azîz Peygamberim! Bu mescid, senin, içinde namaz kılmana daha lâyıktır. Bu mescidde son derece temizliği ve nezaheti seven bir cemaat vardır. Allah da, çok temiz ve faziletli olanları sever!"416
🌹Nebîyy-i Muhterem Efendimiz, hayatı müddetince her Cumartesi günü yaya veya binitli olarak bu mübarek mescidi ziyaret eder ve içinde namaz kılardı.
🌹Ayrıca mü'minleri de teşvik ederek, tam bir temizlik ve nezahetle bu mübarek mescidde namaz kılan kimse için bir umre sevabı olduğunu müjdelerdi.
🌹İslâmî gelişmenin önündeki engellerin yavaş yavaş bertaraf olduğu,İslâm'ın inkişaf ve tealiye başladığı bir dönemde inşa edilmiş olması,Kuba Mescidine ayrı bir manâ ve ehemmiyet atfeder.
🌹Suheyb b. Sinan'ın Kuba'ya Gelişi🌹
🥀Suheyb b. Sinan, müşriklerin eziyet ve işkencelerine mâruz kalan kimsesiz Müslümanlardan biri idi. Medine'ye hicrete Efendimiz tarafından izin verildiği sırada bir türlü fırsatını bulup Mekke'den ayrılamamıştı.
🌹Hz. Ali'nin hicret ettiğini görünce, o da, Medine'ye hicret maksadıyla hazırlanıp yola çıkmıştı.
🥀Bunu gören Mekke'lilerden bazıları arkasına düşüp yetiştiler ve, "Sen buraya fakir olarak geldin, yanımızda zengin oldun! Kendinle birlikte bu bol serveti de alıp götürmek istiyorsun. Buna müsaade edemeyiz!" demişlerdi.
🌹İmanından aldığı cesaretle, bu kahraman sahabî, hemen bineğinden inmiş, çantasındaki okları çıkarıp karşısında duran Kureyş topluluğuna, "Benim, içinizde en iyi ok atanlardan biri olduğumu bilirsiniz.
🌹Yanımdaki okların hepsini atar, onlar biterse kılıcımı çalarım! Bunlardan biri elimde bulunduğu müddetçe yanıma sizi yaklaştırmam!" diye hitab etmişti.
🥀Müşrikler, bu kahramanca seslenişe cevap vermemişlerdi. Bu İslâm kahramanının kolay kolay teslim olmayacağını biliyorlardı.
🌹Bir tarafta kalbindeki Allah'a îmanın verdiği hadsiz cesaretle duran Suheyb b. Sinan, diğer tarafta gönüllerine şirk ürkekliği hâkim birçok müşrik vardı.
🌹Sonunda Suheyb, şu teklifte bulunmuştu:
🌹”Size, bütün servetimin yerini gösterir, onu size bırakırsam, gitmeme müsaade eder misiniz?"
🥀Gönülleri dünya malı sevgisiyle dolu müşrikler, "Evet." demişlerdi.
🌹Resûl-i Kibriya, ikinci hutbesinde ise meâlen şöyle buyurdu:
🌹”Allah'a hamdolsun. Allah'a hamdederim ve O'ndan yardım isterim. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerimizden Allah'a sığındık.
🌹Allah'ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah'ın idlâl ettiğine de kimse hidâyet edemez.
🌹”Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. O, birdir, şeriki yoktur.
🌹”Kelâmın en güzeli Kelâmullah'tır. Kimin ki Allah kalbini Kur'an'la süsler ve onu kâfir iken İslâm'a dâhil eder, o da Kur'an'ı sâir sözlere tercih ederse, işte o kimse felah bulur.
🌹Doğrusu, Kitabullah, kelâmların en güzeli ve en beliğidir. Allah'ın sevdiğini seviniz.
🌹Allah'ı can ve gönülden seviniz. Allah'ın kelâmından ve zikrinden usanmayınız. Ve Allah'ın kelâmından kalbinize kasavet gelmesin.
🌹Zîra, Kelâmullah, her şeyin en güzelini, en iyisini ayırıp seçer.
🌹Amellerin hayırlısını ve kulların güzidesi olan peygamberleri ve kıssaların iyisini zikreder.
🌹Ve helâl ve haramı beyan eder. Artık, Allah'a ibâdet ediniz ve O'na hiçbir şeyi şerik etmeyiniz. O'ndan hakkıyla sakınınız.
🌹”Hayırlı işler işleyiniz ve bu iyi işleri diliniz de te'yid etsin.
🌹”Allah'ın kelâmıyla birbirinizi seviniz. Muhakkak bilmelisiniz ki Allahü Teâlâ ahdini bozanlara gazab eder.
🌹Allah'ın selâmı üzerinize olsun!"420
🌹Akabe'deki bey'atta Medine'li Müslümanlar, Resûl-i Ekrem Efendimiz kendi beldelerine geldiği zaman, her cihetle onu koruyacaklarına dair söz vermişlerdi.
🌹Önce, Resûl-i Ekrem onların yurduna gelip bir müddet Kuba'da ikamet buyurduktan sonra, bu sefer bizzat Medine'ye girmek üzere bulunduğundan, artık onların sözlerini yerine getirme vakti gelmiş demekti.
🌹Bu sebeple Resûlullah Efendimiz, ikinci hutbesinin sonunda Cenâb-ı Hakk'ın, ahdini bozanlara gazab edeceğini beyan etmekle sözlerine son veriyordu.
🌹MEDİNE'YE GİRİŞ🌹
🌹Peygamber Efendimiz, Ranuna mevkiinde Cuma namazını kıldıktan sonra tekrar devesine bindi ve yularını boynuna doladı.
🌹Arkasında Hz. Ebû Bekir, etrafında ise Neccar Oğulları yiğitleri ile Medine'li Müslümanlar yer alıyordu.
🌹Kimi yaya, kimi binekli olan Müslümanların sevinç ve tekbir getirişlerinden âdeta yer gök inliyordu.
🌹Fahr-i Âlem, devesinin üzerinde ağır ağır Medine içlerine doğru ilerliyordu.
🌹Sevinç dalgaları şehrin her tarafını sarmıştı. İslâm'a merkez olma şerefine erecek bu kudsî şehir, sürurundan âdeta çalkalanıyordu.
🌹Kâinatın Efendisini sinesine alışın, ona yurt ve hicret yeri olmanın sevincini yaşıyordu.
🌹Kadınlar, çocuklar, söyledikleri şiirlerle manzaraya bir başka tatlılık katıyorlardı. Dillerinden düşmeyen mısralar şunlardı:
🌹Veda yokuşundan doğdu dolunay bize...
🌹Allah'a yalvaran oldukça şükretmek gerekir mes'ud hâlimize…
🌹Ey bize gönderilen Yüce Peygamber, sen, İtaat etmemiz gereken bir emirle geldin bize!421
🌹Medine halkı, etrafa pırıl pırıl nurlar saçan Hz. Resûlullah'ın mübarek yüzünü görmek için sokaklara dökülmüştü.
🌹Çocuklar, bayramlıklarını giymişler, neşe ve sevinç
oynuyorlardı.
🌹Evlerinin damından kadınlar, yollarda erkekler, ona "Hoş geldin!" diyorlardı: "Muhammed geldi!
🌹Yâ Muhammed, Yâ Resûlallah! Yâ Muhammed, Yâ Resûlallah!"422
🌹Bu kalbî ve duygulu tezahürat arasında Peygamber Efendimiz tevazu ve vakarı birleştiren müstesna bir eda içinde Kasva'nın üstünde yoluna devam ediyordu.
🌹PEYGAMBER EFENDİMİZİN HZ.EYYÛB EL ENSÂRÎ’NİN EVİNİ ŞEREFLENDİRMESİ🌹
🌹Hz. Eyyûb el-Ensârî, derhal gidip evini hazırladı ve gelip Efendimize, "Yâ Resûlallah! İkinize de yer hazırladım. Allah'ın bereketiyle ikiniz de yerinize buyurunuz." dedi.425
🌹Sevgi tezahürleri arasında Resûl-ü Ekrem Efendimiz de kalkıp Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretlerinin hanesine gitti. Böylece, Kâinatın Efendisini ağırlama eşsiz şerefi bu aziz sahabîye nasîb oluyordu!
🌹Fahr-i Âlem Efendimizin, Medine'ye teşrifiyle, vatanlarından ayrı düşüp de gönülleri mahzun olan Muhacirlere taze can geldi.
🌹Ensâr'ın yüzü ve gönlü sürura gark oldu. Medine ise sevinçten çalkalandı ve âdeta bir bayram havasına büründü.
🌹Ashab-ı Kiram'dan Bera b. Azib, o müstesna gündeki sevinç ve heyecanı şu cümlelerle anlatmak ister:
🌹”Resûlullah (s.a.v.), Medine'ye gelince, Medine'lilerin, onun gelişine sevindikleri kadar hiçbir şeye öylesine sevindiklerini görmedim!
🌹Kadınların, çocukların, 'İşte, Resûlullah geldi./ İşte, Muhammed (s.a.v.) geldi!' diyerek sevinçten coştuklarını müşahede ettim."426
🌹O zaman henüz bir çocuk olan Ensâr'dan Enes b. Mâlik ise, şu sözlerle o günün azamet ve parlaklığını nazara vermek ister:
🌹”Ben, Resûlullah'ın (s.a.v.), Medine'ye girdiği günden daha güzel, daha parlak ve daha azametli hiçbir gün görmedim!"427
🌹Ebû Eyyûb el-Ensârî der ki...
🌹Mihmandar-ı Fahr-i Âlem Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri der ki:
🌹”Resûlullah, evime şeref verdiği zaman, alt kata inmişti. Ben ve zevcem Ümmü Eyyûb ise, yukarı katta bulunuyorduk.
🥀Anam babam, sana feda olsun Yâ Resûlallah! Ben, benim yukarıda olmamı, senin ise altta bulunmanı hoş görmüyorum.
🥀Bu durum bana çok ağır geliyor. Sen yukarı çık, orada bulun! Biz de aşağı inelim, orada oturalım' dedim.
🌹Resûlullah, 'Yâ Ebâ Eyyûb! Evin alt katında bulunmamız, bize daha uygun ve münasiptir.' dedi ve alt katta oturdu.
🌹Biz de meskende onun üstünde bulunuyorduk. O sırada, içinde su bulunan testimiz kırıldı.
🌹Resûlullah'ın üzerine damlayıp onu rahatsız etmesinden korkarak, zevcemle tek örtüneceğimiz kadife yorganımızı hemen suyun üzerine bastırdık."428
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, fazla ziyaretçi geleceği ve onlarla rahat görüşüp konuşabilme düşüncesiyle alt katta kalmayı münasip görmüştü.
🥀Ancak, büyük îman sahibi Hz. Ebû Eyyûb ve zevcesinin gönlü bir türlü rahat etmiyordu.
🥀”Fahr-i Âlem alt katta, bizler üst katta!... Bu nasıl olur?" diye düşünüyor ve bundan son derece sıkılıyorlardı.
🥀Hz. Ebû Eyyûb, bir gece uyandı ve bu duygunun tesiriyle bir türlü uyuyamadı. Ufak tefek eşyalarını evin başka tarafına taşıdılar ve orada uykusuz sabahladılar.
🌹Sabah olunca, Hz. Ebû Eyyûb, olanları Efendimize anlattı. Peygamber Efendimiz, yine, "Aşağısı bana daha uygundur." dedi.
🥀Fakat, büyük sahabî buna daha fazla tahammül edemedi ve, "Yâ Nebîyyallah! Ben yukarıda, siz aşağıda olmaz!" dedi.
🌹Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz üst kata, Ebû Eyyûb ve zevcesi Ümmü Eyyûb ise alt kata taşındılar.429
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretlerinin mütevazi evinde tam yedi ay ikamet buyurdu.
🌹Bu zaman zarfında Medine'li Müslümanlar (Ensâr), bu eve yemekler taşımada ve Efendimizin ihtiyaçlarını yerine getirmede birbirleriyle âdeta yarışırlardı.
🥀Resûl-i Ekrem'in Soğan ve Sarımsak Kokusundan Hoşlanmaması🥀
🌹Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evine yerleşen Fahr-i Âlem Efendimize, Medine'li Müslümanlar her gün muntazaman yemek getirirlerdi.
🌹MEDİNE DEVRİ🌹
🌹MEDİNE VE AHALİSİ🌹
🌹Resûl-i Ekrem Efendimizin hicretiyle, Medine, "İslâm merkezi" haline gelmiş oluyordu. Bu bakımdan, o zamanki Medine ve ahalisi hakkında kısaca malûmat vermekte fayda vardır.
🌹Şimdiki gibi o zaman da Medine, Arabistan Yarımadasının mühim şehirlerinden biri sayılıyordu.
🌹Vadi olan arazisi oldukça geniştir. Vadi tamamen dağlarla çevrilidir. İklimi tatlı, arazisi münbittir. Havası güzel, suyu serin ve oldukça boldur. Yağışı Mekke'den fazladır.
🌹Hz. Resûlullah'ın hicretine kadar şehir Yesrib ismini taşıyordu. Bu adı, buraya ilk gelip yerleşen "Yesrib" isimli Amalikalıdan aldığı söylenir.445
🌹Ancak, bu kelimede "fesad" mânâsı bulunduğundan, Peygamber Efendimiz, bu ismi beğenmedi ve onu "Medine" diye değiştirdi.
🌹Artık Müslümanlar arasında şehir "Yesrib" diye değil, "Medine" adıyla anılmaya başladı.
🌹Bir ara "Medine'tû'n-Nebî" diye de anıldıysa da, sonraları sadece "Medine" olarak kaldı.
🌹Tarihçiler, Medine'nin 94 kadar ismi bulunduğunu kaydederler ve bunları teker teker zikrederler.446
🌹Medine'de Müslümanlardan başka Yahudîler ve Hıristiyanlar da oturuyordu. Bu bakımdan nüfusu kalabalık bir şehirdi. O zamanki nüfusunun 10 bin civarında olduğu tahmin edilmiştir.
🥀Buradaki Müslümanlar, Evs ve Hazreç Kabilelerine mensup idiler. Evs ve Hazreç adındaki iki kardeşten üreyip çoğalan bu iki kabîle arasında Arabların seciyeleri icabı ihtilâflar, kavgalar ve çarpışmalar birbirini kovalamıştı.
🥀Bu dahilî muharebelerin sonuncusu Buas Harbi idi ki, 120 sene devam etmiş ve Efendimizin Medine'ye hicretlerinden beş sene kadar önce son bulmuştu.
🥀Bu kanlı muharebede her iki tarafın da en namlı bahadırları ya ölmüş veya malûl düşmüşlerdi. İşte, Ensâr böyle perişan bir vaziyette iken Resûl-i Kibriya Efendimizin hicreti vuku bulmuştu.
🌹Hicret-i Nebevî'yle bu iki kardeş kabîle arasındaki düşmanlık, eski uhuvvet ve muhabbete kalboldu.
🌹Dargınlık ve kırgınlıklar tamamen ortadan kalktı. İki taraf şâirlerinin okudukları kahramanlık ve fecaat destanları, Arab edebiyatını dolduran ve senelerce kadınlar, çocuklar tarafından terennüm edilen bu asırlık düşmanlığın yeni bir uhuvvete dönmesi, hiç şüphesiz, Cenâb-ı Hakk'ın, Sevgili Efendimize ihsan ettiği bir armağanıdır.447
🌹Hz. Âişe (r.a.) der ki: "Buas günü, Allah'ın, Kendi Resûlü (s.a.v.) için hazırladığı bir gündür ki, bu muharebenin neticesi üzerine, Resûlullah (s.a.v.), Medine'ye hicret etmiştir.
🥀Öyle ki, hicret sırasında birbirleriyle çarpışmış Evs ve Hazreçlilerin cemiyetleri dağılmış, eşrafı öldürülmüş ve yaralanmıştı.
🥀Bu perişanlık üzerine Allah, birbirleriyle çarpışıp durmuş olan Ensârın İslâm camiasına girmeleri için bu günü Peygamberine (s.a.v.) hazırlamıştır."448
🥀Buradaki Yahudîler ise, üç kabileye mensup idiler: Benî Kaynuka, Benî Kurayza ve Benî Nadir...
🥀Şehirde sayıları en az olan, Hıristiyanlardır. Bunlar, İslâm'ın Medine'de hızla yayılışı karşısında tahammül edemediler ve kısa bir zaman sonra Medine'den ayrıldılar.
🥀Uhud Savaşında müşrikler safında Müslümanlara karşı savaşan bu Hıristiyanlar, sonraları Bizans'a sığınmışlardır!
🥀Siyasî hayat itibarıyla Medine, o sırada ibtidaî denecek bir seviyede idi. Henüz kabîle hayatı yaşanıyordu.
🥀Tıpkı müşrik Arablarda olduğu gibi, Yahudîlerde de her kabîle kendi başına müstakil bir topluluk teşkil ediyordu. Kendi reislerinden başka hiçbir otorite kabul etmiyorlardı.
🥀Burada, eşitlik mefhumundan ve tatbikatından da uzak bir hayat tarzı hâkimdi. Meselâ, güçsüz kabilelere ödenen diyet, güçlü ve nüfuzlu kabilelere ödenen diyetin yarısı idi.
🥀Cemiyet hayatı, kanunlardan mahrum bulunuyordu. Gerektiğinde hakemler seçiliyor ve bu hakemlerin şahsî kanaat ve görüşlerine göre hüküm ve kararlar veriliyordu.
🌹Okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça azdı.
🌹İşte, Peygamber Efendimiz, coğrafî, siyasî, içtimaî yönleriyle ana hatlarını anlattığımız böyle bir şehre hicret edip gelmişti. Önünde mühim vazifeler vardı ve halli gereken birçok ağır mesele kendisini bekliyordu.
🌹ABDULLAH B. SELÂM'IN MÜSLÜMAN OLMASI🌹
🌹Hz. Yusuf un (a.s.) sülâlesinden olan Abdullah b. Selâm, Medine Yahudilerinin ileri gelen âlimlerinden biri idi.
🌹Büyük bir âlim olan babası Selâm'dan birçok şeyle birlikte, Tevrat'ı ve tefsirini de öğrenmişti.
🌹Ayrıca, babası, âhirzamanda gelecek peygamberin sıfat ve alâmetleri ile yapacağı işleri de kendisine anlatmış ve, "Eğer o, Harun neslinden gelirse, ona tâbi olurum, yoksa tâbi olmam." demişti.
🌹Selâm, Efendimiz henüz Medine'ye gelmeden önce de vefat etmişti.
🌹Resûl-i Kibriya Efendimizin Medine'ye gelişini Müslümanlara müjdeleyen Yahudînin sesini Abdullah b. Selâm da işitmiş ve kendisini tutamayarak, "Allahü Ekber!" deyip tekbir getirmişti.
🌹Bunu duyan halası, "Allah, seni umduğuna erdirmesin! Vallahi, Musa Peygamber'in geleceğini duymuş olsaydın bundan fazlasını yapmazdın!" diyerek ona çıkışmıştı.
🌹Abdullah ise, "Ey hala! Vallahi, gelen de onun kardeşidir! O da onun gibi bir peygamberdir!" demişti.
🌹Bunun üzerine halası, "Yoksa, Kıyamet'e yakın gönderileceği bize haber verilen peygamber, bu mudur?" diye sormuştu.
🌹Abdullah, "Evet" cevabını verince de, "Öyle ise, davranışında haklısın!" demişti.449
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, Medine'ye teşrif buyurdukları zaman, Abdullah b. Selâm da onu görmek için gitmiş ve Efendimizin nurlar saçan mübarek sîmasını görünce, "Şu sîmada yalan yok! Şu yüzde hile olamaz!" diye kendi kendine söylenmişti.450
🌹Peygamberimize Soru Sorması ve İslâm'ı Kabulü🌹
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, henüz Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretlerinin evinde misafir kaldığı bir sıradaydı.
🌹Abdullah b. Selâm da, Efendimizi ziyarete geldi ve ona birtakım sualler sordu. Tevrat'tan sorduğu suallerine yine Tevrat'a uygun cevaplar alınca, şehâdet getirerek Müslüman oldu.451
🌹Sonra da, "Yâ Resûlallah! Yahudî milleti, iftiracı, yalancı bir millettir. Yarın benim Müslüman olduğumu duyunca türlü yalanlar uydurup iftirada bulunurlar. Müslümanlığım duyulmazdan önce beni onlardan sorup mevkiimi tasdik ettiriniz!" dedi.
🌹Peygamber Efendimiz, onu bir tarafa gizleyip Yahudî ileri gelenlerinden bazılarını davet etti ve onlara, "Ey Yahudî cemaati!
🌹Siz, benim, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu pek iyi bilirsiniz! Ben hak dinle geldim; Müslüman olunuz!" dedi.
🌹Yahudiler, "Biz, senin peygamber olduğunu bilmiyoruz!" diye karşılık verdiler ve bu sözlerini üç sefer tekrarladılar.
🌹Bundan sonra Resûl-i Ekrem, "Sizin içinizde Abdullah b. Selâm adında birisi var. O nasıl bir kişidir?" diye sordu.
🌹Yahudiler, "O, bizim içimizde hayırlı bir babanın hayırlı bir oğludur. Kendisi de babası da en faziletlimiz, en âlimimizdir." diye şehâdet ettiler.
🌹Resûlullah, "Abdullah b. Selâm, Müslüman olursa, siz ne dersiniz?" diye sordu.
🥀Yahudîler, "Hâşâ! Abdullah İbni Selâm, hiçbir vakit Müslüman olamaz!" dediler.
🌹Efendimiz, sualini üç sefer tekrarladı.
🥀Her seferinde onlar da aynı inkârı cevabı verdiler.
🌹Bunun üzerine Resûl-i Kibriya, Abdullah İbni Selâm'a hitaben, "Yâ İbni Selâm! Gel!" diye çağırdı.
🌹Abdullah, saklı bulunduğu yerden çıktı ve,Müslüman olduğunu ilân etti; Yahudilere de, "Ey Yahudî cemaati! Allah'tan korkunuz!
🌹Size geleni kabul ediniz. Vallahi, siz de bilirsiniz; o, yanınızdaki Tevrat'ta ismini ve sıfatını yazılı bulduğunuz Resûlullah'tır." diyerek onları İslâm'a davet etti.452
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, Ashab-ı Suffa'nın hem tâlim ve terbiyesi, hem de maişetiyle çok yakından ilgilenirdi. Onlarla dâima oturur, sohbet eder, alâkadar olurdu.
🌹Zaman zaman da onlara, "Eğer sizin için Allah katında neyin hazırlandığını bilseydiniz, yoksulluğunuzun ve ihtiyacınızın daha da ziyadeleşmesini isterdiniz!"486 diyerek, bu meşguliyetlerinin son derece mühim ve mübarek olduğunu ifade buyururlardı.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, birinci derecede bu mübarek cemaatin ihtiyacını gidermeye çalışırdı. İcabında, Hâne-i Saadetlerinin ihtiyaçlarıyla ikinci derecede meşgul olurdu!
🌹Bir kere Hz. Fâtıma (r.a.), el değirmeniyle un öğütmekten usandığından şikâyet ederek bir hizmetçi istediğinde, Efendimiz, bu ciğerparesine, "Kızım, sen ne söylüyorsun?
🌹Henüz, Ehl-i Suffa'nın maişetini yoluna koyamadım!" cevabını vermişti.487
🌹Bir gün, Ashab-ı Suffa'nın başlarında durmuş, hâllerini tedkikten geçirmişti.
🥀Fukaralıklarını, çekmekte bulundukları zahmetleri görmüş ve, "Ey Ashab-ı Suffa!
🌹Size müjdeler olsun ki, her kim şu sizin bulunduğunuz hâl ve sıfatta ve bulunduğu durumdan razı olarak bana mülâkî olursa, o, benim refiklerimdendir!"488 buyurarak kalblerini hoş etmişti.
🌹Resûl-i Kibriya Efendimize herhangi bir şey getirilince, "Sadaka mı, yoksa hediye mi?" diye sorardı.
🌹Getirenler "Sadakadır." cevabını verirlerse, onu el sürmeden Ashab-ı Suffa'ya ulaştırırdı. "Hediyedir." cevabını verirlerse, onu kabul eder ve Ashab-ı Suffa'ya da ondan hisse çıkarırdı.
🌹Çünkü, Peygamber Efendimiz, sadaka kabul etmez, sadece hediye kabul ederdi.
🌹Bir gün, adamın biri, tabakla hurma getirmişti. Adama, "Sadaka mıdır,hediye midir? diye sordu.
🌹Adam, "Sadakadır." diye cevap verince, Efendimiz onu doğruca Suffa Ehline gönderdi.
🥀O sırada torunu Hz. Hasan, Peygamber Efendimizin önünde bulunuyordu. Tabaktan bir hurma alıp ağzına götürünce, Resûl-i Kibriya Efendimiz derhal müdâhale etti ve onu ağzından çıkarttırdı.
🥀Sonra da, "Biz Muhammed ve Ev Halkı [Ehl-i Beyt'i] sadaka yemeyiz; bize sadaka helâl değildir!" buyurdu.489
🌹Ayrıca, "Verin o fakirlere; ki, Allah yolunda kapanmışlardır (ilme, cihada vakf-ı nefs etmişlerdir), şurada burada dolaşmazlar.
🌹İstemekten çekindikleri için, bilmeyen onları zengin zanneder! Onları sîmalarından tanırsın; halkı bîzar etmezler.
🌹Hem, işe yarar her ne verirseniz; hiç şüphesiz, Allah onu bilir."490 mealindeki âyet-i kerîmenin, Ashab-ı Suffa hakkında nazil olduğu da rivayet edilmiştir.491
🌹PEYGAMBER EFENDİMİZİN SOHBETLERİNİ KAÇIRMAMALARI🌷
🌹Tam manâsıyla Allah yoluna kendilerini vakfetmiş bulunan bu güzide sahabîler, Resûl-i Kibriya Efendimizin hiçbir nasihatini hiçbir hitabesini kaçırmazlardı.
🌹Dâima orada hazır bulunur, îrad edilen hitabeleri ve mev'ızaları hıfzedip diğer sahabîlere de naklederlerdi.
🌹Bu bakımdan, İslâmî hükümlerin muhafaza ve naklinde Ehl-i Suffa'nın pek müstesna hizmet ve gayretleri vardır!
🌹Kur'an nurunun kısa zamanda alemin her tarafına sür'atle yayılmasında bu ilim heyetinin büyük payı vardır. Bu bakımdan, İslâm Tarihinde, Ehl-i Suffa müstesna bir yer işgal eder.
🌹Ebû Hüreyre Anlatıyor
🌹Bir ilim müessesesi olan suffanın, has bir talebesi Ebû Hüreyre, kendileriyle ilgili bir hâdiseyi şöyle anlatır:
🥀”Açlıktan yüzükoyun yatıyordum. Bâzan da karnıma taş bağlıyordum.
🌹Bir gün, halkın gelip geçtiği bir yol üzerinde oturdum. O sırada oradan Resûlullah geçiyordu. Vaziyetimi anladı ve, 'Yâ Ebâ Hüreyre!' diye seslendi.
🌹”Buyur, yâ Resûlallah!' dedim. "Haydi, gel!”buyurdu.
🌹”Beraber gittik. Eve girdi. Ben de girmek için izin istedim. Müsaade ettiler. Ben de girdim. Bir kabta süt buldu.
🌹”Bu süt nereden geldi?”diye sordu.
🌹”Falancalar hediye olarak getirdiler.' diye cevap verdiler.
🌹Sonra da, 'Yâ Ebâ Hüreyre! Ehl-i Suffa'ya git, onları bana çağır.' diye emretti.
🌹Ehl-i Suffa, İslâm'ın misafirleriydi. Ne aileleri, ne de mal mülkleri vardı. Resûlullah'a bir hediye geldiği zamanı hem kendisine ayırır, hem de onlara gönderir idi.
🌹Kendisine, ehline verilmesi için gönderilen sadakaların tamamını onlara gönderir, kat'iyyen kendisine bir pay ayırmazdı!
🌹”Resûlullah'ın Ehl-i Suffa'yı daveti beni üzdü! Ben, 'Bu kabtaki sütü tek başıma içer de bununla epeyce bir müddet idare ederim.' diye umuyordum!
🌹Kendi kendime, 'Ben elçiyim. Suffa ehli gelince onlara sütü ben taksim ederim.' dedim. Bu durumda sütten bana hiçbir şey kalmayacağını biliyordum.
🌹Fakat, Allah Resûlünün emrini yerine getirmekten başka çâre de yoktu.
🌹Gidip, onları çağırdım. Geldiler, müsaade isteyip oturdular.
🌹Peygamber (s.a.v.), 'Ebû Hüreyre, kabı al ve onlara süt ikram et.' buyurdu.
🌹Süt kabını alıp dağıtmaya başladım. Her biri kabı alıyor, doyuncaya kadar içiyor, sonra arkadaşına veriyordu.
🌹Suffa Ehlinin sonuncusu da içtikten sonra, kabı Resûlullah'a verdim. Aldı. İçinde sadece azıcık süt kalmıştı. Başını kaldırarak bana bakıp gülümsedi ve, 'Ebû Hüreyre!' dedi.
🌹”Buyur yâ Resûlallah!”dedim.
🌹”Süt içmeyen ikimiz kaldık!”buyurdu.
🌹”Evet, yâ Resûlallah!”dedim.
🌹”Otur, sen de iç.”buyurdular. Oturup içtim.
🌹”Biraz daha iç.”dedi. İçtim. Yine içmem için ısrar etti.'Daha, daha!' diyordu. Nihayet, 'Seni hak dinle gönderen Allah'a yemin olsun ki, içecek yerim kalmadı!' dedim.
🌹”O halde bardağı bana ver.' buyurdu. Verdim. Allah'a hamd ve sena etti. Sonra 'besmele' çekerek geri kalanını da kendisi içti."492
🌹485 Tecrid Tercemesi, c. 7, s. 47.
🌹486 M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 941.
🌹Kaynakça kısmı fazla olduğu için hepsini almadım.
🌹İLK İSLAM DEVLETİ🌹
🌹Peygamber Efendimiz, 13 senelik Mekke devrinde mesaisini tamamıyla îman esaslarını anlatmaya hasretmişti.
🌹Bu îmanî hizmet sayesinde birçok kimse İslâm'ın saadetli sinesine koşmuştu, imanlı insanların sayısı çoğalmıştı ve Müslümanlar gözle görülür bir kuvvet haline gelmişlerdi.
🌹Ancak, buna rağmen bu devrede İslâm düşmanlarına karşı her türlü maddî mukabele yasaktı. Müslümanların tek silâhı vardı, o da "sabır"dı.
🌹Fakat, hicretle yeni bir muhite gelinmişti. Şartlar tamamıyla değişmişti. Müslümanlar, îmanlarının gereği olan her şeyi serbestçe yapabiliyorlardı.
🌹Hz. Resûlullah'ın Medine'ye gelir gelmez gerçekleştirdiği en mühim iş daha önce bahsedildiği gibi,Muhacirlerle Ensâr'ı kardeş yapmış olmasıydı.
🌹Efendimiz, bununla, Müslümanlar arasında kuvvetli bir ittifak kurmuş oluyordu. İslâm'ın, ırk, dil, sınıf ve coğrafî ayrılıkları tanımayan kardeşlik müessesesi, böylece tarihte ilk defa gerçekleşiyordu.
🌹Ancak, bununla her şeyin bitmediği muhakkaktı. Medine'de yalnız Müslümanlar yaşamıyorlardı.
🌹Bu yeni muhitte Museviler, müşrik Arablar ve bazı Hıristiyanlar da vardı ve haliyle mütecanis olmayan bir manzara arzediyorlardı.
🌹Buna, bir de, Arab kabîleleri arası tükenmek bilmeyen rekabet ve çatışmaları, Yahudilerle Arablar arasındaki anlaşmazlıkları katarsak, bu yeni muhitin ne büyük bir karışıklık içinde olduğunu kolayca anlayabiliriz!
🌹Meselenin asla küçümsenmeyecek bir başka tarafı daha vardı. O da, Mekke'li müşriklerin her an Medine üzerine yürüyebilecekleri hususu idi.
🌹Aralarında devam eden soğuk harb, her an sıcak harbe dönüşebilirdi.
🌹İşte, Peygamber Efendimizin önünde böylesine mühim meseleler duruyor ve bunlar hâl çâresi bekliyordu.
🌹Bu yeni muhitte, Müslüman olmayan unsurlarla anlaşmak, cemiyete bir teşkilâtlanma ruhu ve havası getirmek icab ediyordu. Adlî, askerî, siyasî birtakım esesların tesbitine lüzum vardı.
🌹Henüz Hicret'in 1. yılı bitmiş değildi.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün Medine ahalisinin temsilcilerini Enes b. Mâlik Hazretlerinin evinde bir araya topladı.
Maksat, bazı içtimaî prensiplerin tedvin edilmesiydi. Yapılan konuşmalar neticesinde bu prensipler tedvin edildi ve derhal yürürlüğe kondu. Mühim maddeler yazıldı ve taraflarca imzalandı. Bu maddeler, Hz. Resûlullah'ın başkanlığında teşekkül eden ilk İslâm Devletinin anayasasıydı. Hattâ, "bu vesika, sadece ilk İslâm devletinin anayasası olmakla da kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada yazılı ilk anayasayı teşkil etmekteydi." Tedvin edilen bu anayasayla, Medine halkı, artık diğer insanlardan ayrı bir millet teşkil etmiş oluyorlardı.
🌹İLK ANAYASANIN MADDELERİ🌹
52 maddeden ibaret olan İslâm Şehir Devletinin ilk yazılı anayasasının birinci ve ikinci maddelerinde şöyle deniliyordu:
1. ”Bu kitap (yazı), Resûlullah Muhammed (s.a.v.) tarafından Kureyşli ve Yesribli mü'minler ve Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla yine onlara sonradan katılmış olanlar ve onlarla birlikte cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).
2. İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir topluluk teşkil ederler."493
🌹Bu anayasaya göre, Medine halkı, inanç farkı gözetmeksizin diğer milletlerden ayrı bir "millet" teşkil etmekte ve ayrı bir topluluk hüviyetini taşımaktaydı. Hz. Resûlullah, ayrıca, Medine etrafında bulunan kabilelerle, özellikle Mekke'lilerin Şam ticaret yolu üzerinde ikamet etmekte olan kabilelerle derhal dostluk tesis etmek yoluna gitti ve onlarla anlaşmalar imzaladı.
🌹Yine Müslümanlar, şehrin yerli halkı Yahudiler ve diğerleri ile münâsebet halinde bulunmak mecburiyetinde idiler. Bu sebeple, kurulan devletin anayasasında onlara da haklar tanındı. Buna göre, onlar da Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları sayılıyorlardı: "Muhammed'in (s.a.v.) büyük basîret ve siyasî inceliği, Yahudilere bahşettiği fermanda görülür.
🌹Bu fermanda diğer hususlar arasında onların da bizzat Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları olduğu, Yesrib'teki iki kabilenin bir tek millet teşkil ettiği, suçların dinlerin ahkâmına göre cezalandırılacağı, ihtiyaç hasıl olduğu zaman her iki tarafın (Müslüman ve Yahudilerin) yeni devleti müdafaaya çağrılacağı, gelecekte zuhur edecek anlaşmazlıklar hakkında Resûlullah tarafından karar verileceği yazılıydı."494
🌹Ayrıca, bu anayasa metninde harble ilgili madde de ilgili çekicidir. Vuku bulacak herhangi bir harbte, harb masraflarını kendileri karşılamak şartıyla Yahudiler, Medine Şehir Devletinin müdafaasına katılacaklardı.
🌹Anayasanın 16. maddesine göre, "tâbi olmaları" şartıyla Müslümanların yardım ve müzaheretlerine hak kazanacakları tesbit ediliyordu. Aynı zamanda, dışarıdan gelecek herhangi bir hücum karşısında da beraberce (Müslüman ve Yahudiler) şehri müdafaa edecekler, bu hususta birbirilerinin yardımına koşacaklardır. Bu hücum ister Müslümanlara ister Yahudilere olmuş olsun.
🌹Bu maddeler ışığında, Müslümanların Ehl-i Kitap'tan olan Yahudilerle ittifakını görmekteyiz. Burada, Ehl-i Kitap olan Yahudî ve Hıristiyanlara tamamen bir din ve inanç hürriyeti tanınmıştır. Böylelikle, Ehl-i Kitap arasında kitapsız olan müşriklere karşı hiç olmazsa asgarî müşterekte birleşme esası getirilmiştir ve bunun için de Müslümanlarla birlikte Yahudiler ilk anayasada zikredilerek bunların birlikte "tek câmiâ" teşkil ettiklerinden söz edilmiştir.
🌹Peygamber Efendimiz, Medine'de tesis ettiği devleti düşmanlardan korumak için, buranın yerlileri olan gayr-i müslim Ehl-i Kitap'la siyasî ittifak ve andlaşmalar yaptığı gibi, inanç yönünden de bir ittifakın sağlanmasını temine çalışmıştır. Onları aralarında ortak bir kelime olan "tevhid" inancı üzere birleştirmek ve şirk ehline karşı "inananlar paktı"nı kurmak istemiştir. Nitekim, bu gayeyi Medine içindeki Ehl-i Kitap için güttüğü gibi, Ehl-i Kitap olan dış devletler için de takib etmeye çalışmıştır. Bizans İmparatoru Heraklius ve diğer Hıristiyan prenslerine gönderdikleri davet mektubunda şu âyet-i kerîmeyle onlara hitab etmiştir:
🌹De ki: 'Ey Ehl-i Kitap (Hıristiyan ve Yahudiler)! Bizimle sizin arasında müsavi bir kelimeye gelin: Allah'tan başkasına ibâdet etmeyelim. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.
🌹Allah'ı bırakıp da birbirimizi Rabler edinmeyelim.' Eğer yüz çevirirlerse, o halde deyin ki: 'Şâhid olun; biz, gerçek Müslümanlarız.!'"495
🌹Bizzat Resûl-i Ekrem tarafından yazılı anayasayla himaye ve yardıma mazhar olan Kitap Ehli, ne yazık ki, andlaşmanın şartlarını bizzat kendileri bozmuş ve lehlerindeki şartların ortadan kalkmasına böylece yol açmışlardır.
🌹Andlaşmada "site devleti içinde bulunanların birbirilerinin aleyhinde bulunmayacakları" şartı, "birbirilerinin düşmanlarıyla anlaşmaya varmayacakları" maddesi yazılı iken, onlar (Yahudiler) Medine'nin müşriklerin taarruzlarına hedef olduğu çok nâzik bir sırada, baş kaldırdılar.
🌹Daha yeni yeni teşekkül eden ve yeni yeni yerine oturan bir devletin aleyhinde tertipler düzenlemeye başladılar.
🌹Tabiî ki, bu, doğrudan doğruya onları Müslümanların himayesinden mahrum bırakıyordu.
🌹Görüldüğü gibi, bu anayasa, kurulan yeni bir devletin birçok müessesesi hususunda hükümler taşımakta, her meselede istikametli çizgiler çizmekteydi.
🌹Bu anayasayla İslâm, hayatının yeni bir safhasına başladı. Maddî ve cismanî ile maneviyatın karışması, ona kendine has bir çizgi getirdi.
🌹Mânevîyatı, hattâ ahlâkı tanımayan bir siyaset, bizi maddeciliğe ve vahşî hayvanların hayatlarından daha aşağı bir hayata götürür.
🌹Yaşadığımız dünyanın hâdiselerinden ayrı bir mânevîyat ise bizi melek mertebesinin üzerine çıkarabilir.
🌹Fakat, bu, ancak son derece mahdut bir zümre için mümkündür. İnsanların büyük ekseriyeti, böyle bir ideolojiyi tatbik edenlerin çemberinin dışında kalır.
🌹Hz. Muhammed (s.a.v.), bilhassa vasat adamı düşündü ve ona insan hayatının iki tarafını nasıl dengeye getireceğini, madde ve mânâyı aynı zamanda içine alan bir terkip yapmayı öğretti.
🌹Bu dinî doktrin, herkese en az derecede lâzım olan bazı esas noktaları seçer, fakat kendilerini manevî hayata daha fazla verebilme tercihini ferdlere bırakır.
🌹Bu durumda Hz. Peygamber'in sahabeleri müstakil bir devletin idare edici cemaati, Hz. Peygamber ise her sahada onun reisi oldu."496
🌹493 Ibni Hişam, Sîre, c. 2, s.
🌹147. Diğer maddeler için bkz.: ibni Hişam, A.g.e.,c. 2, s.147-150
🥀Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke'de harb ve cihada izinli değildi. Allah'tan aldığı emirler gereği bütün mesaisini îman esaslarını kalb, ruh ve akıllarda tesbite hasretmişti.
🌹Va'z ve nasihatle, îkaz ve irşadla burada hizmetine devam ediyordu. Her türlü mezâlime karşı bu devrede sabır ve sükûnetle harekete memur bulunuyorlardı.
🌹Mekke'de ilk zamanlarda nazil olan âyetlerde bu husus açıkça görülür.
🌹Zâten, İslâm hukukuna göre, insanlar arasında asıl olan, sulh ve barış dairesinde münâsebettir.
🌹Harb ve cihada ancak zaruret hasıl olduğu zamanlarda müracaat olunur.497
🌹Cenâb-ı Hakk'ın, bir ana ve babadan yarattığı insanlar arasında bundan başka da bir hak olamazdı.
🌹İnsanların şubelere, kabilelere ayrılması ise, neslin tanınması ve temiz kalması gibi kendilerine mahsus ortak menfaatlere binâendi.498
🥀Peygamber Efendimize ve Müslümanlara onca mezâlim ve işkencelere rağmen Mekke'de harb ve cihada izin verilmediği, sabır ve teenni tavsiye edildiği gibi, Medine'ye hicret vuku bulduktan sonra da hemen müsaade olunmadı.
🌹Gerçi, İslâm, Medine'de günden güne kuvvet kazanıyor ve sür'atle inkişaf kaydediyor, Kur'an güneşi bütün haşmetiyle ruhları sarmaya başlıyordu; ama yine de Resûl-i Ekrem Efendimizin ve Müslümanların vaziyeti tam bir emniyet içinde değildi.
🥀Medine'li Müslümanlar, Efendimizi coşkun bir bayram havası içinde karşılamışlardı, amma münafıklarla Yahudiler,gönüllerinde müthiş bir kin ve düşmanlık besliyorlardı.
🥀Her ne kadar Yahudiler, Peygamber Efendimizle bir anlaşma imzalamışlarsa da, bütün hâl ve hareketleri bu anlaşmayı tekzib ediyordu.
🥀Münafıklar, daha da tehlikeli bir durum arzediyorlardı.
🥀Peygamber Efendimizin hicretinden önceye rastlayan günlerde, Hazreç Kabilesinin reisi bulunan Abdullah b. Übeyy b. Selül için süslü bir taç hazırlanmıştı.
🌹Bir devlet reisi ihtişamıyla onu giymek üzere iken, hicret vuku bulmuştu. Bunun neticesinde kavmi olan Hazreçliler tamamen Müslüman olmuşlardı. Haliyle taç ve hil'at gibi şeyler unutulmuştu.
🌹Abdullah b. Übeyy, kavmine uyarak zahiren Müslüman olmuştu. Ama reislikten mahrum olmak acısıyla yan çizmiş ve bir münafıklar hizbi kurmuştu.
🥀Gizli gizli nifak ve fesada başlamıştı. Hattâ, Resûl-i Ekrem Efendimizin tebligatına, va'z ve nasihatlerine müdahale etme cür'etini gösterecek kadar zaman zaman ileri gidiyordu.
🥀Bu münafıklar zümresinin Müslümanlar arasına fitne ve fesad sokmak için meydana getirdikleri hâdiselerden yeri geldikçe bahsedilecektir.
🥀Ayrıca, Mekke müşrikleri, Medine münafıklarını ve Yahudîlerini, hattâ Medine etrafındaki kabileleri devamlı surette tahrike çalışıyorlardı ve Mekke'de söndüremedikleri nuru akıllarınca Medine'de söndürmek için harekete hazırlanıyorlardı.
🥀Haricî ve dahilî bu kadar düşmana karşı sabır ve tahammül ile sulh dairesinde davranmanın imkânı kalmamıştı.
🥀Müslümanlardan çoğu Kureyşlilere karşı çıkmak, onlarla hesaplaşmak istiyorlardı. Ensâr'ın ileri gelenlerinden biri olan Sa'd b. Muaz Hazretleri, bu arzusunu şöyle izhar ediyordu:
🥀”Allah'ım! Bilirsin ki, Senin uğrunda şu Kureyş kavmiyle mücâhede etmekten daha sevimli bir şey yoktur!
🥀O Kureyş ki, Resûlünün peygamberliğini yalanladılar. Sonunda da memleketinden çıkmaya mecbur bıraktılar.
🥀Allah'ım! Öyle tahmin ediyorum ki, bizimle onlar arasındaki harbe müsaade edeceksin!"499
🌹(Hicret'in 2. senesi Cemaziyelâhir ayı)
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safevan Gazâsından üç ay sonra, Muhacir Müslümanlardan, 150-200 kişiden müteşekkil bir askerî birlikle Medine'den yola çıktı.
🌹Beraberlerinde 30 deve bulunuyordu ve mücâhidler bu develere nöbetleşe biniyorlardı.
🌹Maksat, yine Kureyş'in Şam'a göndermiş olduğu ticaret kervanını takib etmekti.
🌹Ancak, Medine'den dokuz konak mesafede bulunan Müdlic Oğullarına âit Uşeyre Ovasına gelindiğinde, Kureyş kervanının buradan iki üç gün önce geçtiği öğrenildi.
🌹Medine etrafını her bakımdan emniyet altına almak hususu üzerinde dikkatle duran Peygamberimiz, burada daha önce anlaşma yaptığı Damre Oğullarının müttefiki olan Benî Müdlic'le aynı mahiyette bir dostluk ve ittifak anlaşması imzaladı. Sonra da Medine'ye geri döndü.517
🌹515 İbn-i Sa'd, Tabakat, c. 2, s. 8-9.
🌹516 ibn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 251; ibn-i Sa'd, A.g.e., c. 2, s. 9.
🌹517 Ibni Hişam, Sîre, c. 2, s. 248-249; ibni Sa'd, A.g.e., c. 2, s. 910.
🌹Abdullah B.Cahş Seriyyesi
🌹(Hicret'in 2. senesi Receb ayı)
🌹Peygamber Efendimiz, bu tarihte Abdullah b. Cahş'ı huzuruna çağırdı ve Muhacir Müslümanlardan sekiz kişilik bir birlik kumandasında Nahle Vadisine gideceğini emir buyurdu.
🌹Birliğe katılanlara hitaben de, "Sizin üzerinize birini tâyin edeceğim ki, o, en hayırlınız değildir; fakat, açlığa, susuzluğa en çok dayanan, katlananınızdır."518 dedi.
🌹Resûl-i Ekrem, kumandan tâyin ettiği Abdullah b. Cahş'a bir de mektup verdi. Bu mektubu iki gün yol aldıktan sonra açıp okumasını ve ona göre hareket etmesini emir buyurdu.
🌹İki günlük yolculuktan sonra Abdullah b. Cahş, emir gereğince mektubu açıp okudu. Mektupta şunların yazılı olduğunu gördü:
🌹”Bu mektubumu gözden geçirdiğin zaman Mekke ile Taif arasındaki Nahle Vadisine kadar yürüyüp, oraya inersin. Oradaki Kureyş'i gözetler, alabildiğin haberleri, gelip, bize bildirirsin."519
🌹Şu halde, bu seriyyeden maksat, Kureyş'in hareketini gözetlemek, ne gibi hazırlıklar içinde bulunduklarını tesbit etmekti.
🌹Kahraman sahabî Abdullah b. Cahş, Hz. Resûlullah'ın mektubuna, "Semi'nâ ve ata'nâ [Dinledik ve itaat ettik]." dedikten sonra, mücâhidlere de, "Hanginiz şehid olmayı ister ve o makamı özlerse benimle gelsin; kim de ondan hoşlanmazsa geri dönsün!
🌹Ben ise, Resûlullah'ın emrini yerine getireceğim."520 diye hitab etti.
🌹Fedakâr mücâhidler, tereddütsüz, kumandanlarının emrine amade olduklarını bildirdiler.
🌹Mücâhidler, nöbetleşe bindikleri develerle Nahle Vadisine vardılar. Orada konakladılar.
🌹Bu arada, yükleri kuru üzüm ve bazı yiyecek maddeleri olan Kureyş'in bir kervanı göründü. Gelip, onlara yakın bir yerde konakladı.
🌹Mücâhidler, bunlara karşı nasıl davranmaları gerektiği hususunda konuştular. Hücum etmeyeceklerine dair önce bir karara varamadılar.
🌹Çünkü, içinde kan dökmek haram olan Receb ayının girip girmediğinde tereddüt ediyorlardı.
🌹Sonunda, henüz Receb ayının girmesine bir gün var olduğu kanaatine varınca, ittifakla kervanı ele geçireceklerine dair karar aldılar.
🌹Tam o esnada Vâkıd b. Abdullah'ın attığı bir okla, kervanın reisi Amr b. Hadremî öldü. Mücâhidler, diğerlerinin üzerine yürüdüler. İki kişiyi esir alıp kervanı da ele geçirdiler.
🌹Kurtulanlar, Kureyşlileri hâdiseden haberdar etmek için Mekke'ye doğru kaçmaya başladılar. Mücâhidler ise, iki esir ve kervanla birlikte Medine'ye döndüler.
🌹Seriyyenin başkanı Abdullah b. Cahş Hazretleri durumu anlatınca, Fahr-i Kâinat Efendimiz hiddetle, "Ben, size haram olan ayda çarpışmayı emretmemiştim!" dedi ve ganimetten herhangi bir şey almaktan kaçındı.
🌹Seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücâhidler, Resûl-i Ekrem'in bu hareketi karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar.
🌹Diğer sahabîler de onların bu hareketlerini tasvip etmeyince, bütün bütün ruhlarını büyük bir sıkıntı sardı.
🌹Peygamber Efendimize durumu izah ettiler;
🌹”Yâ Resûlallah!" dediler, "Biz, onu Receb'in ilk gecesinde ve Cemaziyelâhir ayının son gecesinde öldürdük! Receb ayı girince kılıçlarımızı kınına soktuk!"
🌹Buna rağmen Resûlullah, kendisi için ayrılan ganimeti almadı. Çünkü, ortada bir şüphe söz konusuydu.
🥀Nitekim, Mekke'li müşrikler de bu hareketi dillerine doladılar ve dedikodu yapmaya başladılar: "Muhammed ve ashabı, haram ayı helâl saydı; onda kan döktüler, mal aldılar, adam esir ettiler."
🥀Bu dedikodular Medine'den de duyuldu.
🥀Diğer taraftan, Medine'de bulunan Yahudiler de ileri geri konuştular.
🥀Bir taraftan, seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücâhidler, bu hareketlerinden dolayı üzüntü duyuyorlardı; diğer taraftan, Mekke'li müşrikler ve Medine'li Yahudiler, ileri geri konuşuyorlardı.
🥀Peygamber Efendimiz ise, kendisine ayrılan ganimeti kabul etmiyordu.
🌹Bir müddet sonra Efendimize vahiy geldi ve meseleyi halletti. İlgili âyette şöyle buyuruldu:
🥀”Sana haram olan çarpışmanın hükmünden soruyorlar.
🥀De ki: 'O ayda savaş yapmak büyük günahtır. Fakat, küfür ve inkârla insanları Allah yolundan çevirmek, Mescid-i Haram'da tavaf ve namazdan alıkoymak, Peygamber ve ashabını Mekke'den çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. '
🥀’Allah'a ortak koşmak'fitnesi, Müslümanların haram ayda yaptıkları savaştan da beterdir.
🥀Ey mü'minler! Kâfirlerin gücü yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan bir an bile geri durmazlar.521
🌹Seriyyeye iştirak etmiş olan mücâhidler, bu âyet üzerine sıkıntı ve manevî ızdıraptan kurtuldular.
🌹Peygamber Efendimiz de, kendisi için ayrılmış bulunan ganîmet hissesini kabul etti.
🥀Müşrikler ise, esirleri için kurtuluş bedeli gönderdiler. Esirlerden sadece Osman b. Abdullah, Mekke'ye gitti; diğer esir Hakem b. Keysan ise, Müslüman olup Medine'de kaldı.522
🌹Hakem b. Keysan Nasıl Müslüman Oldu?🌹
🌹Burada, esirlerden Hakem b. Keysan'ın nasıl Müslüman olduğunu ibret nazarlarına sunmakta fayda görüyoruz.
🌹Mücâhidler tarafından esir alınınca, Kumandan Abdullah b. Cahş, onun boynuna vurmak istemişti; fakat, diğer sahabîler, "Hayır, Resûlullah'a götürelim." diyerek, buna mâni olmuşlardı. Böylece, Hakem, boynunun vurulmasından kurtulmuştu.
🌹Medine'ye döndüklerinde onu Peygamber Efendimize götürdüler.
🥀Resûl-i Ekrem, Hakem'i Müslüman olmaya davet etti. Ancak o, menfî tavır takındı; hattâ, ileri geri konuşmaya başladı.
🥀Bu konuşmalarından hiddete gelen Hz. Ömer, "Bunun Müslüman olacağı yok Yâ Resûlallah! Müsaade et, boynunu vuralım!" diye konuştu.
🌹Resûl-i Ekrem, bu teklifi kabul etmedi ve Hakem'i tekrar tekrar İslâm'a davet etti. Sonunda Hakem, "İslâm nedir?" diye sordu.
🌹Resûl-i Ekrem, "İslâm, şeriki olmayan bir Allah'a îman ve ibâdet, Muhammed'in de O'nun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet etmendir." buyurunca, Hakem, "Müslüman oldum!" diyerek kelime-i şehâdet getirdi.
🌹Resûl-i Ekrem de, sahabîlere dönerek, "Eğer sizin, onun hakkındaki görüşünüze uyup onu öldürseydim, Cehennem'e girmiş, gitmişti!"523 diyerek hepimize ölçü olacak dersini verdi.
🌹Hz. Resûlullah'ın İslâm'a davetteki temennisi, sabrı ve sebatı, işte bir insanı böylesine Cehennem'den kurtarıp, sahabî gibi şerefli bir makama yükseltiyordu.
🌹518 ibn-i Abdi'l-Berr, el-istiab, c. 3, s. 878.
🌹Kaynakça kısmı fazla olduğu için hepsini almadım.
🌹Kıblenin Mescid-i Haram'a Çevrilmesi
🌹(Hicret'in 2. senesi / Milâdî 623)
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz ile Müslümanlar, Medine'de namazlarını, Allah'ın emriyle, "peygamberler makamı" olan Kudüs'e, yâni Beytû'l-Makdis'e doğru kılarlardı.
🌹Fakat, Peygamber Efendimiz, öteden beri tevhid akidesinin müstesna bir âbidesi olan yeryüzünün ilk mâbedi ve ceddi Hz. İbrahim'in kıblesi olan Kâbe'ye doğru yönelerek namaz kılmayı kalben arzu ve temenni ediyordu.
🌹Müslümanlar da, hassaten Muhacirler, kalblerinde aynı arzuyu taşıyorlardı. Çünkü, beş vakit namazlarında Kâbe'ye yönelmek, vatanları Mekke'yi de yâdetmeye bir vesile olacaktı.
🌹Yahudîlerin de, "Muhammed ve ashabı, biz gösterinceye kadar kıblelerinin neresi olduğunu bile bilmiyorlardı!" diyerek sinsice dedikoduda bulunmaları onları rahatsız ettiğinden bu arzuları daha da kuvvetleniyordu.
🌹Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimiz, tahvil-i kıble için vahyin gelmesini bekliyor, Cebrail'i (a.s.) gözetliyor ve Kâbe'yi temenni ederek dua ediyordu.
🌹Nitekim, bir gün, gelen Cebrail'e (a.s.) bu arzusunu izhar etti: "Rabbimin, yüzümü Yahudîlerin kıblesinden Kâbe'ye çevirmesini arzu ediyorum!"
🌹Cebrail (a.s.), "Ben bir kulum! Sen, Rabbine niyazda bulun. Bunu O'ndan iste!"524 dedi.
🌹Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Beytû'l-Makdis'e müteveccihen namaza duracakları zaman başını semâya doğru kaldırmaya başladı.
🌹Nihayet, Medine'ye hicretin 17. ayında, kıblenin Mescid-i Haram'a doğru çevrildiğini bildiren şu âyet-i kerîme nazil oldu:
🌹(Ey Resûlüm! Vahyin gelmesi için) yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz.
🌹Bunun için, seni, razı olacağın bir kıbleye çevireceğiz, Şimdi, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.
🌹Ey mü'minler! Siz de her nerede olursanız, yüzünüzü namazlarda o mescid tarafına çevirin!"525
🌹Bu vahiy geldiği sırada Resûlullah Efendimiz, Müslümanlara mescidinde öğle namazını kıldırıyordu.
🌹Namazın ilk iki rekâtı kılınmış, sıra son iki rekâta gelmişti. Peygamber Efendimiz, ağır ağır yönünü değiştirdi ve mübarek yüzünü Kâbe'ye doğru çevirdi. Müslümanlar da Efendimizle birlikte o tarafa döndüler.526
🌹İki Kıbleli Mescid🌹
🌹Diğer bir rivayete göre, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Receb ayının bir Pazartesi günü Benî Seleme semtinde oturan Bişr b. Bera'nın annesi Ümmü Bişr'i ziyarete gitmişlerdi.
🌹Kendisine yemek yapıldı. Yediler. Bu sırada öğle namazı vakti girdi.
🌹Peygamberimiz, oradaki mescidde Müslümanlarla birlikte iki rekât kıldıktan sonra namaz içinde Kâbe tarafına dönmesi emrolundu. Derhal cemaatle birlikte yüzlerini Mescid-i Haram tarafına çevirdiler.
🌹Bu sebeple, Benî Seleme Mescidine "Mescid-i Kıbleteyn [İki Kıbleli Mescid]" adı verildi.527
🌹Peygamberimizin emri üzerine, bütün Müslümanlara, kıblenin Mescid-i Aksa'dan Mescid-i Haram tarafına çevrildiği duyuruldu.
🌹Mescid-i Kıbleteyn🌹
🌹Kıblenin Kâbe olarak tesbit edilmesi, bir kısım Müslümanların telâşına sebep oldu; çünkü, kıble değiştirilmeden önce Beytû'l-Makdis'e doğru namaz kılarak vefat etmiş veya şehid edilmiş Müslümanlar vardı.
🥀”Bunun için Huzur-u Risâlet'e gelerek, "Yâ Resûlallah! Daha önce ölen Müslüman kardeşlerimizin durumu ne olacak?
🥀Onlar Beytû'l-Makdis'e doğru namazlarını eda etmişlerdi." diyerek endişelerini izhar ettiler.
🌹Cenâb- Hakk, Müslümanların bu endişelerini de, inzal buyurduğu âyet-i kerîmeyle giderdi:
🌹”Ey Resûlüm! Hâlen yönelmekte olduğun Kâbe'yi, ancak Resûle uyanlarla geri dönenler arasını ayırdetmek için kıble kıldık.
🌹Gerçi, bu kıbleyi çeviriş büyük ve ağır ise de, yalnız o, Allah'ın hidâyet ettiği kimselere ağır gelmez ve Allah îmanınızı zâyî etmez.
🌹Muhakkak, Allah Teâlâ, insanlara çok merhametlidir, günahlarını bağışlayıcıdır."528
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine'ye teşrif edip Beytû'l-Makdis'e doğru namaz kılmaya başlayınca, Arab müşriklerinin gücüne gitmişti.
🌹Bilâhare kıble Kâbe'ye tahvil buyurulunca, bu sefer Yahudilerin gücüne gitti ve tekrar dedikodu yapmaya, fitne fesad çıkarmaya koyuldular!
🥀Hattâ, âlimlerinden birkaçı Resûlullah'a gelerek, "Yâ Muhammed! Üzerinde bulunduğun kıblenden seni döndüren nedir?
🥀İbrahim'in milleti ve dininde bulunduğunu söyleyen, sen değil misin?" dediler. Sonra da şu sinsî teklifte bulundular:
🥀”Eğer şimdiye kadar üzerinde bulunduğun kıblene tekrar dönersen sana tâbi olur, seni tasdik ederiz!"
🌹Şu âyetler (meâlen), bu hâdiseyi anlatmaktadır:
🥀”Medîne'deki Yahudî ve münafık) insanlardan birtakım beyinsizler, akılsızlar da, 'Müslümanları bulundukları kıbleden çeviren ne?' diyecekler.
🌹Onlara de ki: "Doğu da, batı da Allah'ındır. O, kimi dilerse doğru yola çıkarır.
🌹”Ey Müslümanlar! Böylece sizi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adalet numunesi, hak şâhidleri olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şâhid olsun.
🌹…”Andolsun ki, sen, o kitap verilmiş olanlara her âyeti, her bürhanı da getirmiş olsan, onlar yine senin kıblene tâbi olmazlar.
🥀Sen de onların kıblesine tâbi olmazsın. Hattâ, onların bir kısmı, bir kısmının kıblesine uyacak da değildir.
🥀”Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilim arkasından bi'lfarz onların arzularına uyarsan, bu takdirde sen de kendine yazık etmişlerden sayılırsın."529
🌹Kıble Mescid-i Haram tarafına çevrildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kuba'ya gitti ve İslâm tarihinde inşa edilen ilk mescid olan Kuba Mescidinin Beytû'l-Makdis tarafına olan kıblesini de Kâbe'ye doğru çevirtti.
🌹524 Ibn-i Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 241; Taberî, Tarih, c. 2, s. 265.
🌹525 Bakara, 144.
🌹526 Ibn-i Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 241-242.
🌹527 ibn-i Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 241-242; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 246.
🌹528 Bakara, 143.
🌹529 A.g.sûre, 142-143, 145.
🌹BEDİR MUHAREBESİ🌹
🌹(Hicret'in 2. senesi 17 Ramazan / Milâdî 13 Mart 624 Cuma)🌹
🌹KUREYŞ'İN TİCARET KERVANI🌹
🌹Hicret'in 2. senesinde Kureyş müşrikleri, bir ticaret kervanı hazırlamışlardı. Şam pazarına gönderilen kervana, Mekke'den kadın erkek hemen hemen herkes hisselerine göre ortak idiler.
🌹Bin deveden meydana gelen ve sermayesi 50 bin dinar olan bu büyük ticaret kervanının satılan malları karşılığında harbe hazırlık için silâh alınacaktı.
🌹Kervanın yola çıkarılmasındaki asıl maksat buydu. Kureyşliler ayrıca kervanla birlikte Ebû Süfyan başkanlığında 30-40 kişi kadar muhafız da göndermişlerdi.1
🌹Peygamberimizin Durumu Haber Alması🌹
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan başkanlığındaki bu büyük ticaret kervanının Mekke'ye dönmesine mâni olmaya karar verdi.
🌹Teşkil ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) sahabîyle yola çıkmaya hazırlandı.
🌹Sa'd ve Babası🌹
🌹Sahabîler, Bedir Seferine katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hattâ, bu hususta kur'a çekenler bile vardı.
🌹Ensâr'dan Sa'd, babası Hayseme'ye, "Eğer bu seferin mükâfatı Cennet'ten başka bir şey olsaydı, senden geri kalırdım!
🌹Ben, bu seferde bana şehidlik nasîb olmasını umuyorum." diyerek sefere katılma arzusunu izhar etmişti.
🌹Babası ise ona, "Sen, rahatsız olan hanımının yanında kal da ben gideyim." diye cevap vermişti.
🌹Ama Sa'd bunu kabul etmemiş ve aralarında kur'a çekilmesine karar vermişlerdi. Çekilen kur'a Sa'd'a çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedir'de şehid düşerek bu yüksek arzusuna da nail oldu.2
🌹ÜMMÜ VARAKA🌹
🌹Sefere çıkmak için yalnız erkeklerde değil, kadınlarda da büyük bir istek ve arzu vardı.
🌹Sefer hazırlıkları yapılırken Ümmü Varaka bint-i Abdullah, Resûlullah'ın huzuruna vararak, "Yâ Resûlallah! Bana müsaade et de sizinle birlikte ben de çıkayım.
🌹Yaralarınızı tedavi eder, hastalananlarınıza bakarım. Olur ki Allah, bana şehidlik nasîb eder." dedi.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu fedakâr kadına, "Sen evinde otur, Kur'an oku! Muhakkak ki Allah, sana şehidlik nasîb eder." diye cevap verdi.
🌹Bu hâdiseden sonra Resûl-i Kibriya Efendimiz, onu hep "şehide" diye anardı.
🥀Nitekim, hafız olan Ümmü Varaka, Hz. Ömer devrinde biri erkek diğeri kadın iki uşağı tarafından geceleyin üzerine kadife örtü basılarak şehid edildi.
🥀Katiller, yakalanarak, asılmak suretiyle cezalandırıldılar. Medine'de, asılmak suretiyle cezalandırmanın ilkini bu hâdise teşkil eder.3
🌹MEDİNEDEN HAREKET🌹
🌹Peygamber Efendimiz, yerine mescidde namaz kıldırmakla Abdullah İbni Ümmî Mektum'u vazifelendirdi.
🌹Ensâr'dan Ebû Lübabe Hazretlerini ise, şehre nâib [vekil] tâyin etti. Ramazan ayından 12 geceyi geride bıraktıkları, oldukça sıcak bir Cumartesi gününde mücâhidlerle Medine'den hareket etti.4
🌹Resûl-i Ekrem Efendimizin beyaz sancağını Mus'ab b. Umeyr (r.a.) taşıyordu.
🌹İki siyah bayraktan Ukab adındaki Hz. Ali'nin, diğeri ise Ensâr'dan Sa'd b. Muaz Hazretlerinin elindeydi.5
🌹Kervan, Bedir* mevkiinde karşılanacaktı. Çünkü, burası, Mekke, Medine ve Suriye'ye giden yolların birleştiği stratejik önemi olan bir noktaydı.
🌹Bedir, Medine'den 120 fersah (takriben 145 km) uzaklıkta, Medine'nin güneybatı yönüne düşen bir ovanın adıdır.
🌹Etrafı yüksek dağlarla çevrilir. Câhiliyye devrinde burası bir panayır yeri olarak kullanılıyordu. Akar suyu ve muz, üzüm gibi meyveleri bol olan bir yerdi.
🌹Mücâhidler, yazın en sıcak günlerinin birinde Medine'den yola çıkmışlardı; üstelik, Ramazan ayı olduğu için oruçlu bulunuyorlardı.
🌹Kavurucu sıcaklar altında, alev saçan çöl üstünde, oruçlu halde yol almak oldukça güçtü.
🌹Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimiz, orucunu açtı, mücâhidlere de açmalarını emir buyurdu.6
🌹Yaşları Küçük Olanların Geri Çevrilmesi🌹
🌹Henüz Medine'den fazla uzaklaşılmamıştı. Resûl-i Ekrem, küçük yaşta olanları ordudan ayırarak geri çevirdi.
🥀Sayıları sekiz olan bu küçük mücâhidler, ordudan geri kalmaktan fazlasıyla üzüldüler.
🌹Bunun üzerine Peygamberimiz, bir ikisine tekrar orduya katılma izni verdi. Hz. Sa'd b. Ebî Vakkas der ki:
🌹”Resûlullah'ın küçüklerimizi çevirmesinden biraz önce, kardeşim Umeyr'in göze görünmemeye çalıştığını gördüm.
🌹’Kardeşim, sana ne oldu?' diye sordum.
🌹’Resûlullah'ın, beni küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum!
🌹Halbuki, ben sefere çıkmak istiyor, Allah'ın bana şehidlik nasîb etmesini umuyorum.' diye cevap verdi.
🌹”Kendisi Resûlullah'a arzedilince küçük görüp, ona, 'Sen geri dön.' dedi.
🌹Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah da müsaade etti.
🌹Umeyr'in boyu kısa olduğu için kılıcını bağlayamamış, ben yardım ederek bağlamıştım."7
🌹Allah yolunda savaşıp şehidlik mertebesine ulaşmak isteyen Umeyr, harb esnasında müşriklerin oklarına hedef olup bu yüksek gayesine ulaştı.
🌹Develere Nöbetleşe Binilmesi🌹
🌹Müslümanlarla beraber iki at, 70 deve vardı. Develere nöbetleşe biniliyordu.
🌹Peygamber Efendimiz de bu hususta, diğer Müslümanlardan kendisini farklı görmek istemiyordu.
🌹Hz. Ali ve Mersed b. Ebî Mersed ile bir deveye nöbetleşe biniyorlardı.
🌹Yürüme sırası Efendimize geldiğinde, diğer iki sahabî, "Yâ Resûlallah! Sen bin; biz, senin yerine yürürüz." diyorlardı.
🌹Ancak, Peygamber Efendimiz bunu kabul etmiyor, "Siz yürümekte benden daha kuvvetli olmadığınız gibi, ecir ve mükâfat hususunda da ben sizden daha müstağnî ve ihtiyaçsız değilim."8 diye cevap veriyordu.
🌹Bu hareketiyle Resûl-i Kibriya, İslâm'ın getirdiği adalet ve müsavat düsturunu, her şeyden önce bizzat şahsında tatbik etmiş oluyordu.
🥀İslâm Ordusu, kavurucu sıcaklar altında yoluna devam ediyordu.
🥀Henüz Bedir mevkiine varmadan, Ebû Süfyan, başından beri endişe duyduğu hususu haber aldı: "Müslümanlar, kervanı ele geçirmek için yola çıkmışlar!"
🥀Mekke'ye derhal bir haberci gönderirken, kendisi de hiç konaklamadan kervanın istikametini değiştirerek Kızıl Deniz sahilinden Bedir'e uğramadan Mekke'ye doğru yol aldı.
🥀KUREYŞ’İN HARBE HAZIRLANMASI
🥀Ebû Süfyan'dan önce Mekke'ye varan haberci Zamzam, acayip bir kılıkla, devesinin üzerinde bağıra bağıra haberi duyurdu:
🥀”Ey Kureyş topluluğu! Ticaret kervanınıza, Ebû Süfyan'ın yanındaki mallarımıza Muhammed ve ashabı saldırdılar!
🥀Ona ulaşabileceğinizi sanmıyorum. İmdat! İmdat!"
🥀Haliyle, bu haber Kureyş'in infialine sebep oldu. Zîra, kervanda hemen hemen her ailenin malı vardı.
🥀Kureyşliler derhal toplandılar. Sür'atle hazırlığa başladılar. Alelacele hazırlanan müşrik ordusunun mevcudu 950'yi buldu.
🥀Bunların 100'ü atlı, 700'ü develi idi. Bu rakam, sayıca, kervanı takibe çıkan Müslümanların üç katı demekti.
🥀Aynı zamanda, Kureyş Ordusu, silâh bakımından da Müslümanlardan çok daha üstündü.
🥀Bu arada, müşrik ordusuna katılmak istemeyenler de çıktı. Fakat, Ebû Cehil ve diğer ileri gelenlerin baskısı karşısında onlar da iştirak etmek zorunda kaldılar.
🥀Buna rağmen Ebû Leheb, hasta olduğunu bahane etti ve yerine bedelle birini göndererek Mekke'de kaldı.
🥀Hazırlanan müşrik ordusu, muganniyelerin söylediği şarkılar, kadınların çaldığı deflerin coşkun havası içinde Mekke'den Bedir'e doğru hareket etti.
🥀Yolda, kervanını Bedir'den arızasız geçiren Ebû Süfyan'dan kendilerine şu haber geldi:
🥀”Siz kervanınızı, kervan üzerindeki adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek için yola çıkmıştınız. Allah onları kurtarıp selâmete erdirdi. Artık dönünüz!"
🥀Ancak, Ebû Cehil dönmek niyetinde değildi. Başkalarının da geri dönmesine rıza göstermeyerek şöyle konuştu:
🥀”Vallahi, Bedir'e varmadıkça dönmeyiz. Orada üç gün kalırız. Develer boğazlayıp yemekler yeriz. Şarablar içeriz. Cariyelere şarkılar söyleterek eğleniriz!
🥀Başımıza toplanacak Arablar bizi dinler ve seyrederler. Bundan sonra hep bizden korkar dururlar. Haydi, ilerleyiniz!"9
🥀Müşrik ordusu Bedir'e doğru ilerlemeye başlarken, haberci de Ebû Süfyan'ın yanına dönüp durumu kendisine anlattı.
🥀Ebû Süfyan bu haberden memnun olmadı: "Yazık oldu kavmime! Bu, Amr b. Hişam'ın, Ebû Cehil'in işidir!
🥀Dönmek istemedi. O, bunu halka baş olmak sevdasıyla yaptı. Azgınlık, eksiklik ve uğursuzluk getirir." dedi.
🥀Endişesini ise son cümlesiyle şöyle dile getirdi:
🥀”Eğer Muhammed'in ashabı onlara rastlarsa, işleri tamamdır!"10
🥀Ebû Cehil'in bütün şirretliğine ve kışkırtıcılığına rağmen, ordudan ayrılanlar da oldu:
🥀Ahnes b. Şerik, müttefiki bulunan Zühre Oğullarını ikna ederek beraberce Mekke'ye döndüler.
🥀Daha sonra bunları, Hz. Ömer'in kabilesi Adiyy b. Ka'b Oğulları takib etti.
🥀Müşrik ordusuna Hâşim Oğulları da katılmıştı. Kureyş'ten bazıları, kendilerine, "Vallahi, ey Hâşim Oğulları!
🥀İyi biliyoruz ki sizler, her ne kadar bizimle sefere çıkmışsanız da, kalbiniz Muhammed'ledir." deyince, Ebû Tâlib'in oğlu Tâlib de bir grupla birlikte geri döndü.
🌹İSLAM ORDUSU ZEFİRAN MEVKİİNDE🌹
🌹Peygamber Efendimiz, mücâhidlerle Safra yakınındaki Zefiran mevkiine vardığında, Kureyş'in büyük bir orduyla gelmekte olduğunu haber aldı.
🌹Böyle bir hareketle karışılacaklarını tahmin etmediklerinden bir anda ne yapmaları gerektiği hususunda karar veremediler.
🌹Zîra, niyetleri harb etmek değildi. Bunun için bir hazırlıkları da yoktu. Üstelik, alınan istihbarata göre, müşrik ordusu hem sayıca çok, hem silâhça onlardan üstün idi.
🌹Resûl-i Ekrem, ashabını topladı. Kervanın takib edilmesinin mi, yoksa müşrik ordusuna karşı çıkmanın mı daha uygun olacağı hususunda onlarla istişarede bulundu.
🌹Bir kısım mücâhid, kervanın takib edilmesinin uygun olacağını ifade etti. Resûl-i Ekrem, bundan hoşlanmadı.
🌹O sırada Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer söz alıp, müşriklerin üzerine yürümenin, onlarla harbe girmenin daha muvafık olacağı hususunda konuşunca, Peygamberimiz bundan memnun oldu.
🌹Daha sonra, Ensâr'dan Mikdat b. Esved Hazretleri, "Yâ Resûlallah! Rabbin sana neyi emrettiyse onu yap!
🌹Vallahi, biz, İsrail Oğullarının Hz. Musa'ya dediği gibi 'Git, Rabbinle beraber düşmanlara karşı çık! Biz buradan kımıldamayız,tarzında bir söz söyleyecek değiliz. Biz sana tâbiyiz."11 diye konuştu.
🌹Feragat ve cesaret timsâli bu sahabînin sözlerinden memnun olan Resûl-i Ekrem, kendisine hayır duada bulundu.
🌹Bu konuşmalardan sonra, kararın ne mahiyette verileceği artık anlaşılmıştı. Fakat Ensâr'ın da bu hususta görüşünü almak gerekiyordu.
🌹Çünkü,onlar Medine dâhilinde Peygamberimizi ve Müslümanları koruyacaklarına dair söz vermişlerdi.
🌹Şimdi ise şehrin dışında bulunuyorlardı. Resûl-i Ekrem, onların bu konudaki görüşlerini sordu.
🌹Ensâr nâmına Sa'd b. Muaz Hazretleri söz aldı ve şöyle konuştu:
🌹”Yâ Resûlallah! Biz sana îman ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin de hak olduğuna şehâdet ettik.
🌹Bu hususta dinlemek ve itaat etmek üzere sana kesin sözler de verdik.
🌹”Yâ Resûlallah! Nasıl bilirsen öyle yap; biz, seninle beraberiz. Seni hak dinle gönderen Allah'a yemin olsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalarsan biz de seninle birlikte dalarız!
🌹Bizden bir kişi dahi geri kalmaz. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz. Muharebe ânında geri dönmeyiz. Allah'ın bereketiyle yürüt bizi!."12
🌹Karar artık kesinlik kazanmıştı: Bir avuç mücâhid, her şeye rağmen, kendilerinden gerek sayıca ve gerekse silâhça kat kat fazla olan müşrik ordusuna karşı koyacaklardı.
🌹Onların sayıca çokluğu, silâhça üstünlüğü kahraman sahabîlerin gözünü korkutmadı.
🌹Kur'an'ın ifadesiyle, "ölümün ağzına girmeyi"13 seve seve göze alıyorlardı. Onlar, Allah'ın yardımına güveniyorlardı.
🌹Allah için mücadele vereceklerinin idrakinde olarak, Din Sahibinin, yardımını esirgemeyeceğine gönülden inanıyorlardı.
🌹Mücâhidlerin sayısı az, ama îmanları ve cesaretleri sıradağlar gibiydi. İstinad noktaları Kâinatın Sahibi idi, reisleri Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.) idi.
🌹Böyle bir ordu, elbette her şeyi göze alarak, müşrik ordusuna karşı koymaktan çekinmeyecek ve korkmayacaktı!
🌹Sa'd b. Muaz'ın (r.a.) konuşmasından fevkalâde memnun olan Resûl-i Ekrem Efendimiz, sevinç içinde, ümit dolu bir sada ile, mücâhidlere;
🌹”Yürüyün ve Allah'ın lûtfuyla şâd olun! İşte, Kureyş'in tek tek düşüp uzanacağı yerleri şimdiden görür gibiyim!"14 diye hitab etti.
🌹Bu konuşma mücâhidler üzerinde derin bir tesir icra etti ve heyecanlarını kat kat artırdı. Bedir'e doğru şevkle yol almaya başladılar.
🌹Düşman Ordusu Sayısının Tahmin Edilmesi🌹
🌹İslâm Ordusu, Cuma gecesi yatsı vakti Bedir yakınına geldi.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Şu küçük tepe yanındaki kuyu başında birtakım bilgiler elde edeceğimizi umarım." buyurduktan sonra, Hz. Ali, Zübeyr b. Avvam ve Sa'd b. Ebî Vakkas gibi bazı sahabîleri o tarafa gönderdi.
🌹O sırada müşriklerin sucuları, su taşıyan develeriyle birlikte kuyunun başında bulunuyorlardı. Mücâhidler onlardan bazılarını ele geçirdiler.
🌹Huzura getirildiklerinde, Efendimiz, kendilerine, "Bana, Kureyş hakkında malûmat veriniz!" dedi.
🌹Onlar, "Vallahi, şu gördüğün kum tepesinin en yüksek, en uzak tarafındadırlar." dediler.
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, "O topluluk ne kadar vardır?" diye sordu.
🌹”Pek çok." diye cevap verdiler. Efendimiz tekrar, "Onların sayıları ne olabilir?" dedi. "Bilmiyoruz." cevabını verdiler.
🌹Bu sefer Peygamber Efendimiz, "Onlar, her gün kaç deve kesiyorlar?" diye sordu.
🌹”İşte, Mekke, ciğerparelerini size feda etti!"
🌹Sonra, yine adamlara, "Gelirken, Kureyş'ten geri dönenler oldu mu?" diye sordu.
🌹”Evet." dediler, "Benî Zühre'ler, Ahnes b. Serik'le geri döndüler."
🌹O zaman Peygamber Efendimiz, "O, doğru yolda değilken, Âhiret, Allah ve Kitab'ı bilmezken, Zühre Oğullarına doğru yolu göstermiştir." buyurdu.15
🥀Müşrik İleri Gelenlerin Vurulacakları Yerler🥀
🌹Bedir'e vardığı gece Peygamber Efendimiz, "İnşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır!
🌹İnşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İşte şurasıdır, şurasıdır!" buyurdu ve elini o yerlere koyarak müşrik Kureyş reislerinden her birinin nerede katledileceğini birer birer gösterdi.
🌹Hz. Ömer der ki:
🌹”Onlardan hiçbirisi de, Nebîyy-i Ekrem'in elini koyduğu yerlerin ne ilerisinde, ne de gerisinde vurulup düşmediler!"16
🌹İslâm Ordusunun Bedir'e Önce Gelişi🌹
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücâhidlerle, müşriklerden önce Bedir'e vardı ve Bedir kuyusuna en yakın bir yere indi. Karargâhın nerede kurulmasının daha uygun olacağını ashabıyla görüştü.
🌹O zaman, 33 yaşlarında bulunan Hubab b. Münzir ayağa kalktı ve, "Yâ Resûlallah! Biz harbci kimseleriz
🌹. Ben, bütün suları kapatıp, bir tek su menbaı üzerine karargâh kurmayı uygun görürüm." diye konuştu.
🌹Sonra da, "Yâ Resûlallah! Burası, sana Allah'ın inmesini emrettiği, bizim için ileri gidilmesi veya geri çekilmesi caiz olmayan bir yer midir? Yoksa,şahsî bir görüş neticesi, bir harb tedbiri olarak mı seçildi?" diye sordu.
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, "Hayır! Şahsî bir görüş neticesi, bir harb tedbiri icabı olarak seçildi." buyurdu.
🌹Bunun üzerine Hubab, "Yâ Resûlallah! Burada karargâh kurmak pek muvafık değildir. Siz, halkı hemen buradan kaldırınız!
🌹Kureyş kavminin konacağı yerin yakınındaki su başına gidip konalım. Ben orayı bilirim. Orada suyu bol ve tatlı bir kuyu vardır.
🌹Onun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. Sonra bir havuz yapıp onu suyla dolduralım. Sonra da müşriklerle çarpışalım.
🌹Biz, susadıkça havuzumuzdan içeriz. Onlar su bulup içemezler, zor duruma düşerler." diye konuştu.
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Ey Hubab! Doğru olan görüş, senin işaret ettiğindir." buyurarak hemen ayağa kalktı.
🌹Mücâhidler de derhal ayağa kalktılar. Kureyş müşriklerinin konacakları yerin yakınındaki suyun yanına kadar gittiler.
🌹Sonra, Peygamber Efendimizin emriyle kuyular kapatıldı. Bir havuz yapılıp içerisi kuyu suyuyla dolduruldu ve içine de bir kab konuldu.17
🌹Peygamberimiz İçin Gölgelik Yapılması🌹
🌹Bu arada, Sa'd b. Muaz Hazretlerinin teklifiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz için, hurma dallarından bir gölgelik, yâni çadır yapıldı. Peygamber Efendimiz, gölgeliğin altına Hz. Ebû Bekir'le birlikte girdi.
🌹Sa'd b. Muaz Hazretleri de, kılıcını takınıp, Ashab-ı Kiram'dan birkaç zâtla birlikte, gölgeliğin kapısı önünde nöbet beklemeye başladı.18
🌹ORDUNUN HARB NİZAMINA SOKULMASI🌹
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir'e gelir gelmez ordusunu harb nizamına soktu. Ordu saf ve hatlarını dikkatle kontrol etti.
🌹Müslüman kuvvetler; Muhacirler, Evsliler ve Hazreçliler olmak üzere üç kısma ayrılmışlardı.
🌹Her biri açtıkları kendi sancakları altında toplanmışlardı. Muhacirlerin sancağını Mus'ab b. Umeyr, Evslilerinkini Sa'd b. Muaz, Hazreçlilerinkini ise Hubab b. Münzir Hazretleri tutuyordu."
🌹Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün bunlardan sonra ordusuna şu talimatı verdi:
🌹”Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız! Bir yere kımıldamadan yerlerinizde sebat ediniz.
🌹Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Oklarınızı, düşman size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz.
🌹Düşman kalkanını açtığı zaman okunuzu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız.
🌹Kılıç en sonunda düşmanla göğüs göğüse gelindiği vakit ."20
🌹 Mücâhidlerin her biri, bulunduğu yere taş yığınakları yapmıştı. Müdafaa harbinde bulunacakları için, bu, çok işe yarayacaktı.
🌹Düşman bundan mahrumdu; çünkü, taarruz taktiğini uyguluyordu. Dolayısıyla, hücum esnasında çok çok birkaç taş taşıyıp atabilirlerdi.
🌹Dua ve İbâdet İle Geçirilen Gece🌹
🌹Harbten bir önceki gece idi.
🌹Peygamber Efendimiz, kendisi için yapılan gölgelikteydi. Bütün gecesini Kadîr-i Zülcelâl'e ibâdetle geçirmişti.
🥀Arkasından, Rabb-i Rahîmine ellerini açarak, kâinatı ağlattıracak kadar hazin, arz ve semâya gözyaşı döktürecek kadar tesirli şu duasını yaptı:
🥀”Allah'ım! Bana yaptığın va'dini yerine getir!
🥀”Allah'ım! Bu bir avuç Müslüman mücâhid helak olursa, artık sana yeryüzünde ibâdet edecek kimse kalmaz."21
🥀Resûl-i Kibriya Efendimiz, vakit namazlarında da aynı duayı tekrarlıyordu. Bu duayı duyan mücâhidler ise, heyecanlarından yerlerinde duramaz hâle gelmişlerdi.
🥀İKİ ORDU KARŞI KARŞIYA🥀
🥀Resûl-i Ekrem, ordusuna âit hazırlıkları tamamlamıştı. O sırada, müşrik ordusu da Bedir mevkiine çıkıp geldi.
🥀Manzara oldukça düşündürücü ve ibretli idi. Zîra, birbirileriyle amansızca çarpışacak olanların çoğu akraba idi. Kardeş kardeşle, baba oğulla, dayı yeğenle kıyasıya vuruşacaktı.
🥀Düşman ordusu artık saf bağlamıştı.
🥀Peygamber Efendimiz de, gölgeliğinden çıkarak, ordusunu son bir defa dikkatle teftişten geçirdi.
🥀Her şey istediği gibi düzgün ve intizamlı idi. Ne var ki, düşman sayıca ve silâhça üstündü.
🥀Zahire bakılırsa, müsâvî bir mücadele verilemeyeceği kanaatini uyandırıyordu. Ama mücâhidler, asla ümitlerini yitirmiyor, harbin her şeye rağmen lehlerinde neticeleneceğine gönülden inanıyorlardı.
🥀Harb âdeti üzere, önce her iki taraftan teke tek çarpışacaklar ortaya çıkacaktı.
🥀Fakat, müşrikleri heyecana getirmek için ortaya atılan Amir b. Hadremî, harb usûlüne muhalefet ederek, mücâhidlere doğru bir ok attı.
🥀Ok, Muhacir Müslümanlardan Mihca Hazretlerine isabet etti ve orada İslâm Ordusu ilk şehidini verdi. Resûl-i Ekrem, "Mihca, şehidlerin efendisidir." buyurarak İslâm'ın bu ilk şehidini tebcil etti.
🥀Mihca Hazretlerinin şehâdeti havayı birdenbire elektriklendirdi. Bu sırada müşrik ordusundan, Rabia Oğulları Utbe ve Şeybe ile Utbe'nin oğlu Velid ortaya atılarak er dilediler.
🥀Benî Neccar'dan Afra isminde bahtiyar İslâm kadınının yedi oğlu vardı ve yedisi de Bedir'de hazır bulunuyordu. Onlardan ikisi, Muaz ve Avf ile Resûlullah'ın şâiri Abdullah b. Ravaha Hazretleri onlara karşı çıktılar.
🥀Resûl-i Kibriya Efendimiz, Müslümanlarla müşrikler arasındaki bu ilk çarpışmada, Ensâr'ın müşriklerle karşılaşmasını arzu etmiyordu.
🥀Müşrikler, "Siz kimlersiniz?" diye sordular.
🥀Onlar, "Ensâr'dan filân ve filânız." diye cevap verdiler.
🥀Müşrikler, "Bizim sizinle işimiz yok. Biz, Abdûlmuttâlib Oğullarından, amcalarımızın oğullarıyla çarpışacağız." dediler.
🥀Sonra da Peygamber Efendimize hitaben, "Yâ Muhammed! Sen, bizim karşımıza, kavmimizden dengimiz olanı çıkar!" diye konuştular.
🥀Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ensâr gençlerine saflarına dönmelerini emir buyurdu ve kendilerine dua etti. Sonra da, "Kalk yâ Ubeyde! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali!" diye emretti.22
🥀MÜŞRİKLERİN YERE SERİLMESİ
🌹Resûl-i Kibriya Efendimizden emir alan adı geçen üç kahraman sahabî, derhal kalkıp meydana çıktılar. Miğferli oldukları için, Utbe onları tanıyamadı.
🥀”Kendinizi tanıtınız da, dengimiz olup olmadığınızı bilelim! Dengimiz iseniz sizinle çarpışalım." diye seslendi.
🥀Üç kahraman sahabî de isim ve şöhretlerini söyleyince, müşrikler, "Evet, sizler bizim şerefli denklerimizsiniz. Buyurun!" deyip kılıçlarını sıyırdılar.
🥀Ubeyde b. Haris, Utbe b. Rabia'yla; Hz. Hamza, dengi Şeybe b. Rabia'yla ve Hz. Ali ise, Velid b. Utbe'yle çarpışacaktı.
🥀Böyle Kureyş ileri gelenlerinden bahadırlıklarıyla meşhur olan altı büyüğün mübârezeleri, o vaktin hükmüne göre seyre değer hâdiselerden sayılırdı.
🥀Buna binâen, iki taraf, cenge hazır, kiminin ok yayı elinde ve kiminin eli kılıcının kabzasında olduğu halde, bu bahadırların vuruşmasına göz dikip temaşaya durdular.
🥀Teke tek vuruşma şimşek sür'atiyle başladı. Hz. Hamza ile Hz. Ali, birer hamlede hasımlarını yere serip öldürdüler.
🥀Hasımlarını bir hamlede öldüren Hz. Hamza ile Hz. Ali, bu sefer dönüp Hz. Ubeyde'nin yardımına koştular.
🥀Utbe'nin de işini bitirerek, Ubeyde Hazretlerini alıp Resûl-i Kibriya Efendimizin huzuruna getirdiler.
🥀Manzara oldukça ibretli idi.
🥀Mus'ab b. Umeyr Müslümanlar safında Muhacirlerin sancaktarı iken, kardeşi Ebû Azîz İbni Umeyr ise müşrik ordusunun birinci bayraktarıydı.
🥀Daha garibi de vardı:
🥀Hz. Ebû Bekir, oğlu Abdullah'la Müslümanlar safında bulunurken; diğer oğlu Abdurrahmân ise, Kureyş müşrikleri arasındaydı.
🥀Cesareti ve keskin ok atıcılığı ile meşhur olan Abdurrahmân, bir ara ortaya atılıp er dileyince, Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı; Hz. Resûlullah'tan, oğluyla çarpışmak üzere müsaade istedi.
🥀Fakat, Resûl-i Kibriya Efendimiz, "Yâ Ebâ Bekir! Bilmez misin ki sen, benim görür gözüm ve işitir kulağım yerindesin!" buyurarak izin vermedi ve yanından ayırmadı.
🥀Hz. Resûlullah'tan, oğluyla kılıç kılıca dövüşmek için izin alamayan Ebû Bekir-i Sıddık (r.a.), hiddetli hiddetli oğluna, "Ey Abdurrahmân! Bana olan münâsebetin nerede kaldı?" diye seslendi.
🥀Abdurrahmân ise, "Aramızda silâhtan, uzun, yüğrük attan ve kılıçtan başka bir şey kalmadı."26 diye cevap verdi.
🥀HARB BAŞLADI🥀
🌹Tarih, 17 Ramazan, Cuma günü sabah saatleri...
🥀Artık iki ordu, olanca güç ve kuvvetleriyle birbirine saldırmaya geçmişti.
🌹Resûl-i Kibriya Efendimiz, mücâhidleri Allah yolunda cihada teşvik eden konuşmalar yapıyor, şehid düşenlerin makamlarının Cennet olacağını müjdeliyordu.
🌹”Zafer bizimdir!" diyerek de, her zaman mücâhidlerin gayret ve ümitlerini hep aynı canlılıkta tutmaya ihtimam gösteriyordu.
🌹Zaman zaman da ordunun önüne geçip bilfiil cesaretini göstererek, mücâhidlerin de cesaretini artırıyordu.
🌹Hz. Ali der ki:
🌹Bedir günü harb şiddetlendiği zaman, Resûlullah'a sığınmıştık!
🌹O gün, halkın en cesaretlisi, en kahramanı o idi! Müşriklerin saflarına ondan daha yakın kimse yoktu!"27
🥀Haris b. Süraka'nın Şehid Düşmesi🥀
🥀Hazreç Kabilesinden Haris b. Süraka adındaki genç, ordunun gerisinde su havuzunun başında bulunuyor ve vuruşmayı temâşâ ediyordu.
🥀Düşman tarafından atılan bir ok, ön saftaki mücâhidlerin üzerinden geçerek ona isabet etti ve orada şehid oldu. İşte, Ensâr'dan ilk şehid düşen, bu zâttır.
🥀Harb safında bulunan mücâhidleri aşıp giden bir okun, gerideki Haris'e isabet edip onu şehid etmesi, hepsi için bir ibret dersi oldu.
🥀Peygamberimizin Mücâhidleri Harbe Teşviki🥀
🥀Harb bütün şiddetiyle devam ediyordu. Resûl-i Ekrem ise, durmadan mücâhidleri harbte sebat etmeye çağırıyordu:
🥀"Muhammed'in varlığı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bugün Allah'ın rızasını umarak sabır ve sebat göstererek çarpışanları ve arkasına dönmeden ilerlerken öldürülenleri, Allah muhakkak cennetine koyacaktır!"
🥀Umeyr'in Şehid Düşmesi🥀
🌹Ensâr'dan Umeyr b. Humam Hazretleri, elinde hurmasını yerken Resûlullah'ın bu müjdesini işitti ve;
🌹Ne iyi, ne iyi! Cennet'e girmek için, şu heriflerin elinde ölmekten başka bir şey lâzım değilmiş." diye konuşarak elindeki hurmaları yere attı ve hemen kılıcını sıyırarak, şehâdetin faziletine ve âhiret hayatının ehemmiyetine dair müessir beyitler söyleyip düşmanın üzerine hücum etti.
🥀Gidiş, o gidiş oldu. Bir daha geri dönmeyen Umeyr, birçok müşriki öldürdükten sonra, kendisi de arzuladığı şehâdet mertebesine ulaştı.
🌹BİR MUCİZE🌹
🥀Çarpışma bütün şiddetiyle devam ederken, Resûl-i Kibriya Efendimiz, yerden bir avuç ince kum alıp küffar ordusunun üzerine attı ve, "Yüzleri kara olsun! Allah'ım, kalblerine korku sal, ayaklarına titreme ver!" diye dua etti.28
🥀”Yüzleri kara olsun!" sözü bir kelâm iken, onlardan her birinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç kum dahi her bir müşrikin gözüne gitti. Hücumu terk edip gözleriyle meşgul olmaya başladılar.
🌹Kur'an-ı Azîmüşşan, bu mucizeyi şu âyetiyle ilân eder:
🌹”Onları siz değil, Allah öldürdü! Onları (kumları) attığın zaman da, sen atmadın, Allah attı!"29
🌹Evet, Resûl-i Kibriya'nın avucunda küçücük taşlar zikir ve tesbih ettiği gibi, aynı avucuna alıp attığı kum ve küçücük taşlar da düşmana el bombası hükmüne geçiyor ve onları dehşete düşürüyordu!