Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/u6294730/public_html/wp-includes/functions.php on line 5313

I.Dünya Savaşının Sebepleri(1914-1918)
Savaşın Genel Nedenleri

1- Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan düşüncelerin hızla yayılması

2- Sanayi İnkılabı sonucunda gelişen sanayi, beraberinde hammadde ve Pazar ihtiyacını da ortaya çıkarmıştı. Hammadde ve Pazar ihtiyacı ise sömürgeci devletleri karşı karşıya getirdi.  (savaşın ana sebebi)

3-Almanya ve İtalya’nın siyasi birliklerini kurmaları sonucunda Avrupa’nın siyasi dengesinin bozulması

4-Bloklar arası silahlanma yarışının hızlanması
Savaşın Özel Nedenleri

1- Almanya ile İngiltere arasında ortaya çıkan siyasi ve ekonomik rekabet

2- Fransa’nın Sedan Savaşı sonucunda Almanya’ya kaptırdığı Alses Loren  bölgesini geri almak iste¬mesi

3-Boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmek isteyen Rusya’nın Almanya ve Avusturya–Macaristan’ı etkisiz hale getirme düşüncesi.

4- Rusların Slavları birleştirme (Panslavizm) politikasının Avusturya-Macaristan’ı etkilemesi (Slav-Germen çatışması)

5- Rusya’nın Balkanlara yönelik politikasının Balkanlar üzerinden Orta Doğuya açılmak isteyen Almanya’yı tedirgin etmesi.

6- Siyasi birliğini geç tamamlayan İtalya’nın yeni sömürgeler  ele geçirmek ve Akdeniz’de etkili olmak istemesi.

7- Dini ve kültürel yayılma yarışı

8- Hanedanlar arası mücadeleler

9- Avusturya-Macaristan Veliahtı’nın Bosna-Hersek ziyareti sırasında öldürülmesi savaşın başlaması için bir kıvılcım olmuştur.(savaşın başlamasını sağlayan olay)
İttifak Grubu(Bağlaşma)

1-Avusturya-Macaristan İmparatorluğu

2-Almanya

3-İtalya( İtalya savaş başlamadan önce İttifak grubundaysa da savaş başladıktan sonra; Avusturya ile çıkarları çatıştığı, Almanya’dan beklediği başarıyı bulamadığı, isteklerine İtilaf bloğunda ulaşacağına inandığı ve Gizli Antlaşmalarla kendisine yapılan teklifleri cazip bulduğu için 1915’den itibaren İtilaf bloğuna geçmiştir.)

4-Osmanlı Devleti

5-Bulgaristan (Bulgaristan’ın savaşa girmesi ile Almanya ile Osmanlı arasında kara bağlantısı kurulmuştur.)
NOT: Balkan Savaşları Osmanlı ile Bulgaristan’ın I. Dünya Savaşına girmesinde etkili olan ortak sebeptir.
İtilaf (Anlaşma) Grubu          

1-İngiltere

2-Fransa

3-Rusya

4-İtalya

5-Japonya

6-Sırbistan( Savaştan sonra Yugoslavya’nın çatısı altında siyasi varlığı sona erdi)

7-Romanya( Rusya’nın baskıları ve Avusturya topraklarındaki emellerinin bir sonucu olarak savaşa girdi)

8-Belçika(Almanya’nın Fransa’ya saldırırken Belçika üzerinden geçmesi, Belçika’yı savaşın içine çekti.)

9-Karadağ (Savaştan sonra Yugoslavya çatısı altında siyasi varlığı sona erdi.)

10-Yunanistan (Savaşın başlangıcında, gidişatında ve sonucunda önemli bir etkisi olmayan Yunanistan; savaşa en son katılan devlettir.)

11-Portekiz

12-ABD(ABD Almanya’nın  ticaret ve yolcu gemilerini batırması ve ABD ile arasında gerginlik bulunan Meksika ile işbirliği yapması üzerine 2 Nisan 1917’de savaşa katıldı. ABD’’in savaşa girmesiyle savaşın dengesi itilaf lehine bir şekil aldı. Savaşın başlangıcında etkili olmayan ABD savaşın sonu¬cunda etkili olmuştur. ABD savaşa girerken Wilson Prensiplerini yayınladı. ABD’nin savaşa girmesi savaşın süresinin kısalma¬sında, savaşın İtilaf Devletleri lehine sonuçlanmasında, Rusya’nın savaştan çekilmesinden dolayı oluşan boşluğun doldurulmasında etkili oldu. ABD savaşa girmekle tarafsızlık politikasını da bozmuş oldu.)

13-Brezilya

PARİS BARIŞ KONFERANSI (18 Ocak 1919)

Ateşkeş antlaşmasından hemen sonra barışın sürekliliğini sağlamak amacıyla yapılan Paris Barış Konferansıns 32 devlet katılmış ancak Osmanlı devleti davet edilmemiştir.Konferansta görüşülen konular ve alınan kararlar:

1-Osmanlı Devleti’nin paylaşımı

2-Avrupanın sorunları,sınırların yeniden belirlenmesi

Konferansın kararlarına hakim olan devletler ise; İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya idi. Bu devletlerin başbakan ve dışışişleri bakanlarından oluşan bir “Büyük Dörtlü” kuruldu. Fakat konseye en çok İngiltere ve Fransa hakim oldu. Konseye bizzat katılan Wilson’un temel düşüncesi, uluslararası ilişkilerde barışı ve güvenliği sağlayacak ve onu sürekli kılacak bir Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıydı. Buna karşı İngiltere ve Fransa’nın düşüncesi ise, barıştan çok barış düzeninde kendi milli menfaatlerinin en iyi şekilde gerçekleşmesini sağlayacak durum ve şartların oluşturulmasına yönelikti. Özellikle Fransa’nın amacı; Almanya’nın her yönüyle etkisiz hale getirilmesini sağlamaktır, ingiltere; Alman donanmasını ortadan kaldırmayı ve Almanya’nın Avrupa’nın statükosunu tekrar bozmasını önleyecek tedbirleri almayı istiyordu. İtalya, konferansta fazla dikkate alınmadı ve etkili olamadı.
Konferans sonunda ,itilaf devletleri sömürgecilik anlayışı yerine “Manda ve Himaye”sistemini ortaya atmışlardır.
En fazla tartışılan mesele Osmanlı ile imzalanacak olan antlaşma olmasına rağmen;aralarında çıkar   çatışmasına düşen galipler Osmanlı ile imzalanacak olan antlaşmayı karara bağlayamamışlardır.              Batı Anadolu’nun kendisine bırakılması için çaba harcayan Yunanistan konferansa Batı Anadolu’da Rumların çoğunlukta olduğunu gösteren ve İzmir civarında Rumların Türkler tarafından katledildiğini ileri süren sahte raporlar ile geldi. Güçlü bir İtalya’nın Batı Anadolu’da varlığını istemeyen İngiltere Yunanistan’ın verdiği sahte raporları kullanarak İzmir ve civarının Yunanistan tarafından işgal edilmesini Konferansa kabul ettirdi. İtalya ise bu durumdan dolayı konferansı terk etti. İtilaf devletleri arasında ilk çatlak oluştu.              Uluslararası barışın korunması ve sorunların  ortaklaşa görüşülmesi için Milletler Cemiyeti’nin kurulmasına karar verilmiştir.     I.Dünya Savaşı’nda yenilen devletlerle yapılacak barış antlaşmalarını esasları belirlenmiştir.   Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulması kararlaştırılmıştır.       Arap yarım adasını,Filisti’ni Suriye’yi ve Irak’ımanda sistemi ile yönetecek bir devletin tayin edilmesi kabul edilmiştir.

Barış Antlaşmaları

1-Versailles(Versay) (28 Haziran 1919)              Versay Antlaşması Almanya ile imzalanmıştır.
Bazı Maddeleri:

1-Almanya Alses bölgesi ve Saar bölgesini Fransa’ya; deniz aşırı bölgelerini İngiltere, Fransa, Belçika ve Japonya’ya bıraktı.

2-Danzig serbest bölge olarak kabul edildi.

3-Almanya Avusturya ile birleşmemeyi garanti etti.

4-Almanya Yugoslavya ve Çekoslovakya’yı tanıdı.

5-Askerlik mecburi olmaktan çıkarıldı

6-Kiel Kanalı ve Alman nehirleri uluslararası hale getirildi.

7-Almanya ekonomik yükümlülüklere uyacağını ve savaş tazminatını vereceğini  kabul etti.
Önemi:

1-İngiltere en güçlü rakibinden kurtuldu

2-Almanya uzun süre savaşamayacak hale getirildi

3-Antlaşma hükümlerini uygun bulmayan Almanya II. Dünya Savaşının çıkmasında etkili oldu

4-Alman sömürgeleri İngiltere, Fransa, Belçika ve Japonya arasında paylaşıldı.
2-Saint Germain (10 Eylül 1919)
Bu antlaşma Avusturya ile imzalanmıştır.
Bazı Maddeleri:

1-Avusturya Macaristan, Yugoslavya ve Çekoslovakya’yı tanıdı

2-Almanya ile birleşmemeyi garanti etti

3-Malubiyetin gerektirdiği yükümlülükleri kabul etti.              

NOT: Avusturya’nın denizle bağlantısı kesildi.
3-Neuilly Antlaşması (27 Kasım 1917)              Bu antlaşma Bulgaristan ile imzalanmıştır.
Bazı maddeleri:

1-Bulgaristan Gümülcine ve Dedeağaç’ı Yunanistan’a; Dobruca’yı Romanya’ya bıraktı.

2-Malubiyetin getirdiği yükümlülükleri kabul etti.

3-Ordu 25.000 ile sınırlandırıldı.

NOT: Bulgaristan’ın Ege ile bağlantısı kesildi.
4-Trianon (Triyanon)Antlaşması (6 Haziran 1920)              Macaristan’daki rejim değişikliği nedeniyle bu antlaşmanın imzalanması gecikmiştir. Macaristan bu antlaşma ile bağımsız bir devlet olarak tanınmakla beraber denize çıkışı olmayan küçük bir devlet haline gelmiştir.
NOT: Macaristan’a malüb devlet muamelesi yapılmıştır.
Barış Antlaşmalarının Özellikleri:

1-Yeni devletler kuruldu

2-Askeri ve ekonomik sınırlamalar getirildi

3-Sınırlar değiştirildi.
Brest Litovsk Antlaşması(3 Aralık 1918)   Rusya Kafkas cephesini terk ederek Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı’ya geri verdi. 1c-Önemi:

1-Kafkas, Galiçya, Makedonya ve Romanya cephesi kapandı

2-Berlin Antlaşması ile kaybedilen Elviye-i Selase Rusya’dan geri alındı

3-Osmanlı askerî yönden rahatladı

4-İtilaf bloğu sarsıldı.

Açıklamalar:

1-Brest-Litowsk Antlaşmasını İtilaf Devletleri onaylamadı.

2-Ruslar Kafkaslardan çekilince; Gümrü civarında, İngilizlerin desteğiyle Ermeni Devleti kuruldu.

3-Türkler antlaşmadan sonra geçici olarak Hazar’a kadar ilerlemiştir.

4-Ruslar Elviye-i Selase’de plebisit yapılmasını istemiştir.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1918′de, İttifak Devletleri ile Ukrayna Cumhuriyeti ve Sovyet Rusya arasında Brest-Litovsk’ta imzalanan antlaşma. Barış görüşmeleri, Sovyet hükûmetinin isteği üzerine başladı. Görüşmelerden uzun süre bir sonuç alınmadı. Görüşmeler kesilince Almanlar saldırıya geçtiler. Bunun üzerine Ruslar görüşmelere yeniden başlamak zorunda kaldılar.
Bu antlaşmalara göre Sovyet hükûmeti 3 Mart 1918′de Ukrayna, Polonya ve Baltık topraklarıyla Finlândiya’dan çıkmayı kabul ediyor ve 1878 yılında ele geçirdiği Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı İmparatorluğu’na geri veriyordu. Antlaşma, 15 Mart 1918′de Sovyet Kongresi tarafından onaylandı. Ukrayna ve Rusya ile ilgili antlaşmaların her ikisi de Almanya’nın İtilâf Devletleri ile imzalamak zorunda kaldığı 11 Kasım 1918 tarihli ateşkes antlaşmasıyla yürürlükten kalktı.
ANTLAŞMALARIN KORUNMASI DÖNEMİ

Avrupa’da I,Dünya Savaşı’ndan sonra İttifak Devletleri’ne imzalatılan antlaşmalar kalıcı ve gerçek bir barış sağlamadı.hatta İttifak devletlerine zorla dikte ettirilen bu antlaşmalar Avrupa’da siyasal karmaşanın artmasına yol açtı.              Ağır koşullu antlaşmalara maruz kalan ittifak devletleri bu antlaşmaların koşularının değişmesinin gerekli olduğu inancındaydılar.Örneğin Almanya savaş sonrasında Versay antlaşmasından kurtulmak için büyük çaba sarf etmiştir. Alında Savaş sonrası Avrupa’da İttifak devletleri dışında kalan devletlerin de sorunları arttı. eni Siyasi ,asker, ve ekonomik gelişmeler devletlerin politikalarını yeniden gözden geçirmelerine yol açtı.Savaş sonrasında galip  devletlerden FRANSA:savaşta elde ettiği çıkarları korumak.İNGİLTERE:ekonomik kayıplarını gidermek,İTALYA:amacına ulaşamadığından yeni çıkarlar elde etmek amacındaydı.ABD ve SSCB ise Avrupa siyasetinden büyük ölçüde uzaklaşmışlardı.Böylesi bir atmosferde büyük devletler dünya barışının sürekliliğini sağlamak için çalışmaları hızlandırdılar.Bu çalışmalar sonucunda şu gelişmeler yaşandı:
1-Milletler Cemiyeti(Cemiyet-i Akvam):uluslar arası barışı sağlamak ve güvenliği korumak amacıyla İtilaf Devletleri Milletler Cemiyeti’nin kurulmasını kararlaştırdılar.(28 Nisan 1919)10 Haziran 1919’da Londar’da çalşımalar başlayan Milletler Cemiyeti 10 Ocak 1920 de resmen kuruldu.Bu cemiyetin merkezi Cenevre olarak belirlendi.Asıl amacı ulusalararası barışı korumak olan kuruluş yazık ki büyük devletlerin çıkarlarını korumak pahasına ilkelerinde ödün verdi.Sınır gibi,azınlık gibi konularda ezilen uluslardan yana tavır takınacağına ,büyük devletlerin organı gibi faaliyet gösterdi.Bu durum uluslar arası bir cemiyetin güvenirliğini yitirmesine sebep olmuştur.
2-Locarno Antlaşması:Alsas-Loren bölgesi yüzünden xıx.yy.da savaşan Fransa 1925 yılına gelindiğinde Almanya’ya olan güvensizliğini gerekçe göstererek yeni bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu bildirdi.Milletler cemiyeti daimi üyesi olan Fransa’nın bu çağrısı üzerine Fransa ile çoğu sınır komşusu olan Almanya,Belçika,Yugoslavya,Polonya ve İngiltere arasında bir antlaşma imzalandı.(1 Aralık 1925)Bu antlaşma ile ülkeler arasındaki sorunları barış yoluyla çözümlenmesi ,antlaşmazlıklarda milletler Cemiyeti’nin hakem olması karalaştırıldı.
3-Kellogg Paktı: Kellogg Paktı barışın sürekliliğini sağlamak ,devletlerarası ilişkilerde zor kullanmayı ,askeri mücadeleyi önlemek amacıyla 27 Ağustos 1925’de imzalandı.ABD, İngiltere,Almanya ,Japonya ,çekoslavakya ve Belçika gibi devletler Paris’te bir araya gelerek bu paktın oluşmasını sağlamışlardır.

Monroe Doktrini

             Monroe doktrini, Amerikan Cumhurbaşkanı Monroe’nin, 2 Aralık 1823’de “Monroe Doktrini” olarak bilinen prensiplerini kongreye sunduğu doktrin. Öngördüğü hususlar şöyle idi:
a. Elde ettikleri ve sürdürdükleri özgür ve bağımsız durumları ile Amerika Kıt’aları bundan böyle Avrupa devletlerinden herhangi birinin kolonileştirme isteklerine konu olamaz.

b. Kutsal İttifak Devletleri’nin siyasal sistemi Amerika’nınkinden tamamen farklıdır. Kendi sistemlerini bu yarım kürenin herhangi bir yerinde yaymak için yapacakları herhangi bir girişimi barış ve güvenliğimiz için tehlikeli görürüz.

c. Avrupa ülkelerinin herhangi birinin mevcut kolonilerine, ya da ona tabi olan bölgelere hiç müdahale etmedik ve etmeyeceğiz.

d. Avrupa devletlerinin kendilerini ilgilendiren sorunlar yüzünden yaptıkları savaşlarda hiçbir zaman taraf tutmadık ve böyle bir davranış siyasetimize de uymaz. ”
Monroe Doktrini Amerikan siyasetinin adeta değişmeyen Anayasası olmuş ve bu nedenledir ki Birinci Dünya Savaşı’na dahi Almanya tarafından güvenliğinin yakın bir şekilde tehlikede olduğunu gördüğü için girmiştir. Ancak, Amerika, bu savaşa bir ortak olarak değil, taraf olarak katılmış ve savaştan çekilme hakkını daima muhafaza etmiştir. Keza, Monroe Doktrini dünya politikasında Birleşik Devletler’in siyasetini açıklığa kavuştururken bu ilkelerden sapma temayülü gösteren liderlerine müsamaha göstermemiştir. Nitekim, Başkan Wilson, Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren antlaşmaları ve özellikle de Versay Antlaşması’nı ve ona bağlı Milletler Cemiyeti Paktı’nı Amerikan halkına kabul ettirebilmek için yoğun bir çaba göstermiştir. Bu amaçla; 22 günde 8. 000 mil yol katederek ve 37 söylev vererek Amerikan kamuoyunu ikna etmek istemiş, ancak buna muvaffak olamamıştır. Hatta bu geziler sırasında felç olmuştur. Tüm bu gayretlere rağmen Amerikan Senatosu, Versay Antlaşmasını ve Milletler Cemiyeti Paktı’nı onaylamamıştır. Bu iki belge için Senato’da Kasım 1919, Ocak 1920 ve Mart 1920’de üç defa oylama yapılmış, lakin hiç birinde tasdik için yeterli oy çoğunluğu sağlanamamıştır. Bu sonuç; hasta durumda olan Wilson’ı çok üzmüş ve “Şimdi onlar ne kaybettiklerini acı bir tecrübe ile öğreneceklerdir. Dünyanın liderliğini kazanmak için elimize bir fırsat geçmişti. Fakat bu fırsatı kaybettik ve yakında bu kaybın nasıl bir trajedi olduğunu göreceğiz. ” diyerek endişelerin ifade etmiştir. Amerikan halkı, 1920 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Birinci Dünya Savaşı’na damgasını vuran ve açıkladığı 14 prensip ile tüm dünyanın dikkatim üzerinde toplayan Wilson’ın yerine Monreo Doktrini’ni savunan Cumhuriyetçilerin adayı Warren G. Harding’i Başkanlığa seçerek Wilson politikası yerine muhafazakar politikayı tercih etmiştir.
Monreo Doktrini’nde olduğu gibi, Versay’dan sonra da Amerika, Milletler Cemiyeti ve Avrupa ile ilgisini tamamen kesmemekle birlikte, Latin Amerika ve Uzak Doğu ile daha fazla ilgilendi. Bu dönemde Avrupa’nın Uzak Doğu ile ilgisi azalırken Japonya yeni bir güç olarak bölgede etkin rol almaya başladı. Dolayısıyla Japonya Amerika için bir rakip ülke ve endişe konusu oldu. 1922 Washington Konferansı ile Japon deniz gücünün sınırlanmasında, bu durum önemli bir faktör oluşturdu. Bununla birlikte, Uzak Doğu’da Japonya ile Birleşik Amerika arasında sürtüşme ve çatışmalar 1931 yılından itibaren yeni bir boyut kazandı.

 

20. YY. BAŞLARINDA DÜNYA

Sovyetler Birliğinin Kuruluşu ve Güçlenmesi Sovyetler Birliği olarak da bilinir, Rus Çarlığı’nın 1917’deki Büyük Ekim Devrimi’yle yıkılmasından sonra aynı topraklar üzerinde kurulan ve 1991’e değin varlığını koruyan devlet.Avrupa’nın doğu kesimiyle, Asya’nın kuzey kesimi boyunca yayılan SSCB, son yıllarında 22.403.000 km²’lik yüzölçümüyle dünyanın en büyük ülkesiydi.Nüfus bakımından da 293.047.571 (Haziran 1991) kişiyle 3. sırada yer alıyordu.Aynı zamanda dünyanın başlıca siyasi ve askeri güçlerinden biri olan Sovyetler Birliği batısında Norveç, Finlandiya, Baltık Denizi, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan ve Romanya, güneyinde Karadeniz, Türkiye, İran, Afganistan, Çin Halk Cumhuriyeti, Moğolistan ve Kuzey Kore yer alıyordu. Kuzey ve doğu sınırlarını ise Kuzey Buz Denizi ve Büyük Okyanus çiziyordu.Birliğin başkenti Moskova, para birimi Sovyet Rublesiydi. 1917 Ekim Devrimi, başka bir deyişle Bolşevik İhtilali ile kurulan SSCB. Soğuk savaş sürecinde Amerika’nın karşısındaki güç konumunda idi. 1985 yılında Gorbaçov iktidarından sonra başlayan Glasnost ve Perestroyka ile başlayıp 6 yıl süren reformların ardından 1991 yılının sonunda Sovyetler Birliği resmen dağıldı ve tüm ülkeler bağımsızlıklarını ilan ettiler. Birliği oluşturan 15 devletten 12’si bir araya gelerek Bağımsız Devletler Topluluğu’nu oluşturdular.
1917’den 1991’e kadar SSCB çeşitli dönemlerden geçmiştir:-Devrimin hemen ardından Savaş Komünizmi olark adlandırılan dönem(1917-1921). Sovyetler’in düşmanı olan devletlerin rejimi yıkmak için kışkırtığı iç güçler ve onun yarattığı cephe gereksinimleri, yalnız büyük sanayinin değil, orta ve küçük sanayide ulusallaştırılır. -Bunu, Yeni İktisat Siyaseti(NEP) dönemi izler(1922-1928). İçte ve dışta ortaya çıkan güçlüklere karşın , sosyalist kesim yararına işleyen bir karama ekonomi dönemidir bu. -Nazi Almanyasının yenilgisiyle sonuçlanan savaşı ise, Sovyetler Birliği ile Batılı bağlaşıkları arasındaki temel antlaşmazlıkların somut sorunlar halinde ortaya çıkması ve bunun sonucu olarak beliren Soğuk Savaş dönemi izler. -Stalin’in 1953’de ölümü, 1956’da toplanan 20. Kongre ile yeni bir dönem başlar. -Kruşçef’in iş başından uzaklaştırıldığı 1964’ten 1983’e kadar uzanan ve Kosigin-Brejnev ortak yönetiminin, onları sonra Andropov ve Çernenko dönemleri izler. -Son dönem, Gorbaçov’un reformlarıyla Sovyetler’in çöküşüne zemin hazırlayan dönem olur. Siyasal Sistem Sovyetler Birliği’ndeki iki temel unsuru vardı -Sovyetler Birliği çok uluslu federal bir devlettir. -Sovyetler Birliği, bir sosyalist demokrasi’dir. Çok Uluslu Devlet Rus Çarlığı, sınırları içerisinde birbirinden ırk, dil, din bakımından farklı toplulukları barındırırdı. Bunların arasında Ruslar diğerlerini yönetir konumdaydı. Bütün bu halkları merkezi otoriteye bağlı kalabilmek için ruslaştırma politikası izlenirdi. Devrimden sonra diğer uluslar Ruslarla eşit konuma geldi. Bağımsızlıkları kabul edilen uluslar federalizm ilkeleri içinde bir araya getirildi. Sovyetler Birliği, 15 birlik cumhuriyetin meydan gelmekteydi. Bu cumhuriyetler:
# Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti # Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Ermeni Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Estonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Letonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Litvanya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Tacik Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Türkmen Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti # Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyet

 

BASMACI HAREKETİ
Rusya’da Türkistan‘ın istiklâli için faaliyet gösterenlerin millî ayaklanmalarına verilen genel ad.
“Baskın yapan, hücum eden” mânası*na gelen bu tabir, Çarlık döneminde Ruslar tarafından Türkmenistan, Başkırdistan ve Kırım’da faaliyet gösteren çeteciler için kullanılmıştır. Basmacılar halka dokunmazlar, sadece Rus memurları soyar, hazine mallarını yağmalar ve aldıkları ganimetleri fakirlere dağıtırlardı.
1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra Türkistan’da faaliyet gösteren silâhlı mukavemet kuvvetlerine Basmacı denilmesinin sebebi, bu kuruluşların başına geçenlerin bir kısmının ihtilâlden önceki yıllarda da Basmacılık yapmış olmalarıdır. 1917 ihtilâlinden önce ve sonra Ruslara karşı silâhlı mücadelede bulunan Türkistanlılar, kendilerini hiçbir zaman Ruslar’ın “haydut, çeteci” anlamında kullandıkları ve dünyaya böyle göstermek istedikleri tarzda Basmacı olarak tanıtmamışlar, İslâm askerleri, vatan müdafaacılan ve Türkistan azatlığının askerleri olarak göstermişlerdir.
Basmacı hareketlerinin tek gayesi, “Türkistan Türkistanlılarındır” sloganında ifadesini bulan, Türkistan’ı Ruslar’dan kurtararak istiklâline kavuşturmaktı.
Basmacı Hareketi 1918 yılında Korbaşı Ergaş’ın liderliğinde Hokand şehrinde başladı ve kısa zamanda diğer bölgelere de yayıldı. Hokand’da üç gün içinde Ruslar tarafından 10.000’den fazla Türkistanlı öldürüldü. 1918’de kırktan fazla korbaşının (Türkistanlı lider) önderliğinde yapılan mücadelelerde ayaklanmalar Fergana vadisine yayıldı. Bu bölgede Ruslar’la birlikte hareket eden Ermeniler 180 köyü ateşe verdiler ve yaklaşık 20.000 kişiyi öldürdüler. 18 Ağustos 1919’da Rus orduları Türkistan cephesi kumandanlığına getirilen Frunze’nin belirttiği gibi Sovyetler’in amacı bütün Türkistan’ı işgal etmekti. Basmacılar ile Kızıl Ordu arasında çok kanlı savaşlar oldu. Fergana vadisinde Mehmed Emin Beg, Şîr Muhammed Beg, Nur Muhammed Beg, Hal Hoca ve Korbaşı Parpi gibi liderlerin emri altındaki mücahidler zaman zaman Sovyet ordusuna kayıplar verdirdiler ve mücadelelerini 1921’e kadar sürdürdüler; hatta bölgenin lideri Mehmed Emin Beg 1919’da geçici bir Fergana hükümeti kurduysa da 7 Mart 1920’de Sovyetler’e teslim olmak zorunda kaldı. Yerine geçen Şîr Muhammed Beg de Sovyetler’e boyun eğmedi, 3 Mayıs 1920’de geçici bir Türkistan hükümeti kurarak komşu devletlerle münasebet kurmaya çalıştı. Bu arada 31 Mayıs’ta kardeşi Nur Muhammed’i Afganistan’a elçi olarak gönderdiyse de Kızıl Ordu Hîve Hanlığı’nı ve Buhara Emirliği’ni işgal etti. Sovyet Rusya’nın buralarda merkeze bağlı halk cumhuriyetleri kurdurmasına rağmen halk millî mücadeleye devam etti.
Basmacı hareketlen Enver Paşa‘nın 8 Kasım 1921’de Türkistan’a gelip başa geçmesiyle daha da şiddetlendi. Onun Türkistan’daki millî mücadelelerin başkumandanı olmasından sonra Ruslar önemli kayıplar verdiler ve 19 Nisan 1922’de barış istemek zorunda kaldılar. Fakat Enver Paşa, “Barış antlaşmasının ancak Türkistan topraklarındaki Sovyet askerlerinin çekilmesinden sonra söz konusu olabileceğini belirterek” bu teklifi reddetti. Bu sıralarda Semerkant şehrinde Türkistan Türk Müstakil İslâm Cumhuriyeti kurulmuştu. Yıllardır bütün Türkistan’ı ele geçirmek için savaşan ve Türkistan’dan çekilmek niyetinde olmayan Sovyetler daha şiddetli saldırılara başladılar. 1922’de Sovyetler’in genel bir saldırıya geçmesi üzerine Basmacı liderleri birbirlerinden ayrılmak zorunda kaldılar ve geçici Türkistan hükümeti dağıldı. Şîr Muhammed Beg Afganistan’a geçti, diğer liderlerden Muhyiddin Beg öldürüldü, Canı Beg de teslim oldu. 4 Ağustos 1922’de Belcuvan’a giren bir Sovyet birliğine karşı bizzat yakın muharebeye katılan Enver Paşa on bir Rus’u öldürdü, fakat karşı tarafın makineli tüfek ateşi altında kendisi de şehid oldu.
Enver Paşa’nın Ölümüyle Basmacı hareketleri sona ermedi, fakat genellikle Ruslar’ın üstünlüğü ile devam etti. Kızıl Ordu Basmacılar’a karşı savaşını her yerde sürdürdü. Mücahidlere yardım eden Türkler hapishanelere atıldı. Böylece Basmacılığın birinci devri sona erdi. 1924’te başlayan Basmacılığın ikinci devresinde mücahidler silâh buldukça mücadeleye devam ettiler. Bu mücadeleler de 1935’e kadar sürdü ve bu tarihte Ruslar Basmacılık harekâtına kesin olarak son verdiler.
Basmacı harekâtının başarıya ulaşamamasının başlıca sebepleri arasında korbaşı denen Türkistanlı liderlerin kendi aralarında düzenli bir birlik ve merkezî bir kumandanlık kuramamaları, savaşlarda tank, uçak, top ve zehirli gaz gibi silâhlar kullanan Ruslar’a karşı mücahidlerin makineli tüfeklerinin bile olmayışı ve nihayet dışarıdan yardım alamamaları zikredilebilir.
Ruslar Basmacılar’a karşı kazandıkları başarıları tarihlerinin kahramanlık sayfaları olarak kabul ederler. Dışarıya karşı haydutluk olarak tanıttıkları bu hareketlerin birçok Sovyet kumandanı ve aydını tarafından bir millî mücadele olduğu itiraf edilmiştir. Nitekim Sovyet ordularının Türkistan cephesi kumandanı olan Frunze Basmacılığın çetecilik olmadığını, eğer böyle olsaydı onların daha önceden ortadan kaldırılabileceğini ifade ederken Sovyet Rusya komiseri olarak savaşlara katılan Skalov, “Basmacı*lık Türkistan halkının yabancı hâkimiyeti aleyhindeki millî isyanıdır” demekte*dir. Türkistan’da Sovyet hâkimiyetini kuran Valeriy Kuybesev ise bu hareketi sadece bir haydutluk kabul etmenin yanlış olacağını, onun siyasî bir inkılâp olduğunu” söyler. Ginzburg ve Vasilewskiy adlı Sovyet komiserleri de, “Basmacılığın gayesi, Türkistan’ı Rusya’dan kur*tarmak ve zulümsüz bir Türkistan kurmaktan ibarettir” derler. Sovyet edibi Boris Pilnyak ise, “Basmacılar isim ve şeref sahibidirler” demiştir.
Bununla birlikte Sovyetler Birliği’nde çıkan eserler bu konuda genellikle sübjektiftir. Nitekim Sovyetler Basmacılık meselesiyle ilgili arşiv belgelerinin yayımlanmasına henüz izin vermemiştir.

l. TÜRKİSTAN’IN PARÇALANMASI

Sovyet politikalarının en belirgin  başarılarından biri, Türkistan’ın sürekli ve kökten  bir şekilde topraklarının ve siyâsî bütünlüğünün parçalanmasıdır. Bu politika 1924 yılında Stalin’in “toprakların sınırlarının çizilmesi” ve “Sovyet Milletler” politikası ile dil ve diyalekt farklılıklarına dayalı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler ve Otonom Cumhuriyetler adı altında bölgenin çok sayıda ve suni şekilde sınırlara ayrılmasıyla başladı. Türklerin anayurdu mânâsına gelen Türkistan gibi siyâsî ve kültürel anlamlı terimler birdenbire resmi yazışmalarından ve beyanlarından kaldırıldı. Yerine sosyal tansiyonu yükselten ve milletler arasında stratejik kaynakların rekabetine yönelen “milliyetçilik” kavramı getirildi. Sovyetlerin uyguladığı politikaların tesiriyle 1991’de Batı Türkistan’dan 5 bağımsız cumhuriyet doğdu. Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan.

2. KÜLTÜREL TECRİD(UZAKLAŞTIRMA)

Eski Sovyetler Birliği, Orta Asya kültürünün temellerini gizli entrikalarla çürüttü. Böylece Türkistanlılar hem Türkiye’den hem de diğer müslüman dünyasının ne kadar tarihi kitaplarında hem de ilmî mirâsından tecrid edildiler. Bunu iki yolla başardılar: Eski Sovyetler’in güney sınırları boyunca bir demir perde çekerek ve dışarıdakileri yalanlayarak ve seri alfabe değişimlerine giderek. Önce Türkçe Çağatay dilinde asırlardır kullanılan standart Arap Fars alfabesi yerine reforme edilmiş bir Arap-Fars alfabesi getirildi.Sonra 1929 da Latin alfabesi,1939-40 yıllarında da Kiril alfabesinin çeşitli formları kabul edildi. Çeşitli konuşma ve tartışmalar ve resmi dillerin her birisinin yazımı için farklı Kiril alfabesi kullanıldı. Türkistanda Kiril alfabesi kabûlü iki önemli sonuç yarattı:  Birincisi, Rusya’dan ödünç alınan kelimelerle sun’î olarak doğan bu yeni diller zenginleşerek, Türkistanlıların birbirlerinin dillerini anlamaz hâle gelmelerine yol açtı. İkinci olarak da, yeni neslin hem Türkçe Çağatay alfabesiyle yazılmış çok sayıdaki edebi mîrastan mahrum olmalarına hem de Sovyetler Birliği dışındaki diğer müslüman ülkelerde yazılan eser ve metinleri anlamamalarına, hattâ inkâr etmelerine ve eski kültürü bilenleri de modası geçmiş fikirlerle dolu kabul etmelerine sebep olmuştur. Bu durum Orta Asyalıların, genel anlamda dünyanın geri kalan kısmından ve özel anlamda da müslüman dünyasından fıkir ve kültür açısından tecrid edilmelerine yol açtı.

3. İSLÂMIYETİN VE KURUMLARIN YIKILMASI

Sovyet’lerin İslâmiyet’e ve onun yeniden canlanmasını ve devamını sağlayacak kurumlara yönelen saldırılarının temellerinde, hem ideolojik hem de fayda sağlamak sebepler vardı.İdeolojik açıdan Islâmiyet’in laik, ferdiyetçi, rasyonel, sanayileşmiş, modern sosyalist hayatın ihtiyaçlarıyla uyuşamıyacağını düşündüler. Bunun için de, İslamiyet’e karşı çıktılar. İslamiyet, Türkistandaki,  halkın fikren ve mânen birleşmesini sağlıyordu. Müslüman liderler, sûfiler ve ulemalar Sovyet hakimiyetine karşı, merkez teşkil edebilecek tek güç kaynağı idiler. Gerçekten Rus zulmüne karşı yapılan bütün direnişler, “Basmacı Harekâtı” da dahil olmak üzere, İslamiyet adına yapılmıştır. Bu sebeple, İslâmiyet, Sovyet devleti tarafından düzenli, sistemli ve yoğun bir şekilde yapılan saldırılara hedef olmuştur. Bunlar arasında sayısız müslüman âlimi ve mahallî liderlerîn öldürülmesi, İslâmî edebiyâtın ve metinlerin yok edilmesi, câmilerin, hanların, medreselerin, vakıfların yıkılması, bütün açık ibâdetlerin yasaklanması, müslümanlara ait olan şahıs isimlerinin değiştirilmesi, şeriya mahkemelerinin ilgâsı bulunmaktadır. Sovyetler, özellikle, geleneksel akraba ilişkilerine, dini liderlere, soy ve âile münasebetlerine, İslâmî kurallarla belirlenen özel mülkiyet ve mîras haklarına hücum ettiler. İlâveten, Orta Asya’lıları, Islâmiyet’i zararlı tesirlerine karşı kışkırtmak ve İslâmiyet’e olan güven sarsmak için, bunların yerine yeni Sovyet kurumları kurdular. Bunlar, başlıca eğitim kurumları olan Sovyet okullarıyla, diğer sosyalleştirme ve toplumsallaştırma hizmeti gören, “köylü birlikleri”, “öncü ve konsomol gençlik teşkilatları”, “kızıl çayhaneler”, basın ve elektronik medya idi. Bu kurumlar, laiklik, ateizm, emek ahlâkı, toplum için fedakârlık, devlet için tam sadakat gibi temel unsurlara sahip Sovyet ahlâkını, modern kültürü Marksist-Lenist ideolojiyi ve materyalizm inancını yayarak, istenilen sosyal değişimi gerçekleştirdiler. Okullar diğer dernekleşmiş teşkilatlarla birlikte, cezalar ve mükâfatlar aracılığı ile, Sovyet norm ve politikalarının, sosyal ve politik uyumu  sağlamayı amaçladılar. Özellikle  şehirlerde çok sayıda, sadık uşaklar ve itaatkârlar yarattı ve rejim yanlısı bu bürokratlar, çeşitli Cumhuriyetlerin merkezîleşmiş bürokrasisini yönettiler. Müslüman aile yapısını, ve fonksiyonlarını, komünist düşünceye  dayalı Sovyet ahlâkıyla değiştirmek için yapılan teşvikler ve gayretler,  kırsal Orta Asya’da daha az etkili oldu . Böylece kırsal kesimlerde, İslâmi değerlerin yerini Sovyet ahlâkının almasına yönelik çalışmalarını, İslâmiyet’i dışlamadan yürütmeye başladılar. Ancak bütün bu yıkma faaliyetlerine rağmen, İslâmiyet tamamen yok edilemedi ve Sovyet politikaları uygulamalarında başarısızlıklar görülmeye başlandı. Sonuç olarak, Sovyet-Rus politikalarının Orta Asya’daki izleri, Orta Doğu’nun ve güneybatı Asya’nın gelecek on yılındaki bölgesel politika dinamikleri üzerinde önemli tesirlerde bulunacaktır. SONUÇ: Ruslar’ın egemenliğindeki Sovyet devletinin anî ve beklenmedik çöküşü, iktisâdî ve teknelojik açılardan bağımlı, siyâsî ve sosyo-kültürel bakımlardan da bölünmüş yeni devletlerin doğmasına sebep oldu. Orta Asyalılar, Asya ve Afrika’da bağımsızlıklarını kazanmak için mücadele veren sömürgelerden farklı olarak, sömürgeciliğe karşı  hürriyet savaşları kazanmadılar. Sovyet’lerin iç çöküşü, anî ve beklenmedik bir şekilde gerçekleşti. Siyâsî bağımsızlıklarını kazanan yeni beş devletin hiç birinde önemli bir muhalefet hareketi görülmedi İç mücâdelenin zayıflaması, devam eden barış, idâreye halkın katılımı ve dayanışma, Türkistan halkına iktisâdî, teknolojik, idârî ve kültürel bağımsızlık için mücâdele zemini sağlayabilir.  Süper ihtisaslaşmış pamuk monokültüründen diğer ürünlere yönelmek, üretimi ve imâlâtı ve dağıtımı dengeli bir şekilde düzenlemek, yer altı ve yer üstü zengiliklerinin bölge dışına çıkarılmasını önlemek, zor olmakla birlikte, başarı için önemli fırsatlar verecektir. 70 yılı aşkın süredir diğer müslüman Türk ve toplumlarından ideolojik, sosyo-kültürel tecrid politikalarının uygulanması toplumda şüphe ve endişelerin artmasına sebep olmuştur. Orta Asya ile komşu müslüman ülkeler arasında, eğitim reformları, ideolojik ve ahlâkî yeniden yapılanma ile diyaloğun oluşmasını temin edecek sağlıklı bir çerçeve içinde karşılıklı gayretleri bütünleştirilmesine ihtiyaç vardır. Sovyet kalkınma politikalarının izlerini silmek, Orta Asyalı müslümanların bölgedeki mücadelelerinin bir kısmını teşkil edecektir. Asıl hamle, uzun süredir baskı altındaki bu bölge halkı için, siyâsî hürriyeti, iktisâdî büyümeyi ve gelecekteki kalkınmasını sağlayacak bir alterneatif modeli kurabilmek ve uygulayabilmektir.  Türkistan’lılar 120 yıldan daha uzun bir süredir, baskıcı, aldatıcı, boğucu ve sömürgeci yönetimin acısını çektiler. 20. asırda bağımsızlıklarına kavuşan en son milletler arasındalar ve homojen bir siyâsî bütünlüğe sâhip değiller. Nüfusları, tabîat ve insan kaynakları ile, potansiyelleri açısından herbiri iktisâdî büyüme ve kendi millî kalkınmaları için farklı stratejik planlar yapmaya muktedirler. Ayrıca denenmiş veya denenmemiş geniş alternatif modeller arasından birini seçme fırsatına da sahiptirler. Bu yeni devletlerin istikbâldeki istikâmetleri, onları analiz edenlerin tercihleriyle değil, kendi politikalarını tesbit edenleri icraatlarıyla belirlenecektir.
SÖMÜRGECİLİK NEDİR?

Bugün “Sömürgecilik” yerine “emperyalizm” deyimi kullanılmaktadır. O halde emperyalizm nedir? Emperyalizm: Bir devletin diğer bir devlet üzerinde, ister maddi, ister manevi bir kontrol, nüfuz kurması veya bir üstünlük sağlaması demektir.

ORTADOĞU NERESİDİR?

Orta Doğu, güneybatı Asya’da, tarihsel ve kültürel yakınlığı olan ülkelerin oluşturduğu coğrafi bölge. Akdeniz’den Pakistan’a kadar uzanır ve Arap Yarımadası’nı kapsar. Orta doğu kavramı Avrupa merkeziyetçi yaklaşıma dayanır ve İngilizlerin 19. yy. da kullanmaya başladıkları bir kavramdır.         Bu tanıma göre Orta Doğu ülkeleri Suriye, Irak, Ürdün, İsrail, Lübnan, İran, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen ve Mısır’dır. Bazı kaynaklarda Kıbrıs da Orta Doğu’ya dahil edilir
Orta Doğu’nun Batılı Devletler İçin Önemi Orta Doğu;  1- Bir çok medeniyetin beşiği durumunda bulunması,  2-Doğu ile Batıyı birbirine bağlayan ticaret yollarının kavşağında yer alması  3-Çeşitli yeraltı ve yerüstü zenginliklere sahip olması sebebiyle,  tarih içinde her zaman büyük devletlerin ilgisini çekmiştir. Bölgenin bu özelliğinden dolayı ortaya çıkan etnik ve siyasî kargaşa, çeşitli zamanlarda burada yaşayan insanların, büyük devletler tarafından bir çok defalar istismar edilmeleri sonucunu doğurmuştur.
Bölge, özellikle Coğrafî Keşifler sonucu gelişen sömürgecilik akımı açısından ele alındığında, Batılı devletler tarafından, çeşitli özellikleri, doğal zenginlikleri ve karışık etnik yapısı itibarıyla hem iyi bir sömürge, hem de Uzak Doğu’ya giden yollar üzerinde bulunması sebebiyle, önemli bir geçit olarak değerlendirilmiştir.
Bu anlamda Orta Doğu, sömürgeci devletler için her ne surette olursa olsun, ilgi duyulması, kontrol altında bulundurulması ve hatta sahip olunması gerekecek kadar önemli bir yerdir.
Ayrıca Orta Doğu’nun, Batının gelişmiş sanayii için zengin hammadde yataklarına  sahip olması ve aynı zamanda işlenmiş mallarını satabileceği iyi bir pazar durumunda bulunması da bu devletler için bölgenin önemini arttıran özelliklerdir. Dolayısıyla Batılı ülkeler, kendileri için bu kadar önemli bir bölgeyi kontrol altında tutmak istemişlerdir.
Özellikle Batıda uzun yıllar gündemde tutulmuş olan, Şark Meselesi* ve Oryantalizm** kavramlarından da olumsuz yönde etkilenen Orta Doğu, genellikle güçlü batı tarafından kontrol altında tutulacak zayıf Doğunun bir parçası olarak görülmüştür.
Petrolün keşfi ve temel enerji kaynağı olarak kullanılması da, zengin petrol yataklarına sahip Orta Doğu’nun önemini bir kat daha arttırmıştır. Özellikle içinde bulunduğumuz yirminci yüzyılda, enerji kaynaklarıyla ilgili hesapların daha çok petrol ağırlıklı yapıldığı düşünülürse, bölgenin başta Batılı devletler olmak üzere, bütün dünya ülkeleri açısından önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
ORTADOĞU VE GELİŞMELER
1. Bölgenin Genel Durumu ve Gelişmeleri: Ortadoğu, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında,coğrafi konumundan doğan stratejik önemi ve sahip olduğu zengin petrol yatakları nedeniyle, dünya politikasında ağırlığı daha çok duyulan bir bölge haline gelmişti. Bu bakımdan Ortadoğu, savaştan sonra ekonomik, politik ve askeri yönlerden olağanüstü duyarlı bir bölge niteliğini almıştı. Bölgede bulunan devletler, Türkiye dışında, tam bağımsızlıklarına İkinci Dünya Savaşı’nın ya hemen öncesinde veya hemen sonrasında kavuşmuşlardı. Ekonomik yönden ise, kalkınmakta olan veya az gelişmiş ülkelerdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Ortadoğu’daki siyasi gelişmeleri etkileyen başlıca faktörlerden biri de İsrail Devleti’nin kurulması olmuştur. 1945’ten itibaren şiddetlenen Arap-İsrail çatışması, gerek Arap devletleri arasında, gerekse bunların diğer devletlerle olan ilişkilerinde esas rolü oynamıştır. 1945’te Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak, Suudi Arabistan ve Yemen, merkezi Kahire’de olmak üzere “Arap Birliği”ni kurdular. 1948’de Birleşmiş Milletler’in kararıyla İsrail Devleti’nin kurulmasıyla da, Arap devletleri bununla mücadeleye başladılar. Bunun sonucu olarak 1948, 1956, 1967, 1973 Arap-İsrail Savaşları oldu. Bu arada Arap devletleri arasında da İsrail’e karşı farklı davranışlardan doğan gruplaşmalar meydana geldi. Bununla beraber İsrail sorununun çözümü, Arap devletlerinin başlıca amacı olmakta devam etti. Ortadoğu’da bulunan Arap ülkeleri, 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın ya doğrudan egemenliği veya mandası altına düşmüşlerdi. Bu bakımdan, bağımsızlıklarını elde ettikten sonra bunu korumak için ulusçuluğu esas alarak, sömürgeci devletlere karşı büyük bir tepki içinde bulunmaktaydılar. Özellikle, Batılı devletler tarafından İsrail Devleti’nin kurulması ve desteklenmesi, Ortadoğu’daki Arap devletlerinde Batı’ya karşı duyulan kızgınlığı daha da çoğaltmıştı. Nitekim, bölgede bulunan ulusların çoğunluğunu meydana getiren Araplar arasında dayanışmayı güçlendirmek için, “Büyük Arap Devleti” düşüncesi, bu koşullar altında yeniden ortaya çıktı. Bu ideolojinin önderliğini de, 23 Temmuz 1952’de Mısır’da krallığı yıkan Cemâl Abdül Nasır yapmaktaydı. Nasır, 1956 yılında Süveyş Kanalı’nı devletleştirerek, Batı devletleriyle, özellikle İngiltere ve Fransa ile aralarındaki köprüleri tamamen yıktı. Bunun üzerine, İngiltere ve Fransa, aynı yılda (1956) İsrail’i Mısır’a saldırttılar ve kendileri de buna katılarak Süveyş Harekâtı’nı başlattılar. Ancak bu saldırıyı, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği karşı çıkarak önlediler. Bu da, bu iki büyük devletin bölgedeki etkilerini çoğalttı ve bundan böyle Ortadoğu yeni gelişmelere sahne olmaya başladı. Ortadoğu’nun bu durumu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük devletlerin bölgede egemenlik kurmak veya etkinliklerini çoğaltmak için değişik, fakat aynı amaçlı politika gütmelerine ve girişimde bulunmalarına neden oldu. Büyük devletleri, bu bölgeye çekecek kendi durumlarına göre siyasi, ekonomik, askeri olmak üzere çok yönlü çıkar ve hedefleri vardı. İsrail Devleti’nin kurulması ise, bölgedeki siyasi gelişmeleri önemli ölçüde etkiledi.
ORTADOĞUNUN ÖNEMİ VE BÜYÜK DEVLETLERİN POLİTİKALARI

Orta Doğu, coğrafî konum olarak, eski dünya kıtalarının merkezi denilebilecek bir bölgedir. Üç kıtanın kesişme noktasında yer alan bu bölge, siyasî, askerî ve ekonomik bakımlardan oldukça önemli bir konumda bulunmaktadır. Bu sebeple, tarihin en eski çağlarından itibaren çeşitli uygarlıklara sahne olmuştur.
Özelikle bölgede çeşitli medeniyetlerin ortaya çıkmış olması, burasını bir çok etnik grubun birbirine karıştığı bir yer durumuna getirmiştir  Bu ise, tarihî süreçte siyasî açıdan bölünmüşlüğe, etnik açıdan da kozmopolit bir yapının meydana gelmesine sebep olmuştur.
Adı geçen bölgede, tarih içerisinde genellikle siyasî ve etnik bakımdan birliğin sağlanamaması, bölgeyi zaman zaman bir kaos ortamında sürüklemiştir. Sözü edilen durum da kurulan devletlerin ömrünün kısa olması sonucunu doğurmuştur.
Ancak, Osmanlı hakimiyetine girdikten sonra huzur ve istikrara kavuşan bölge, bu devletin zayıflamasıyla birlikte, özellikle XIX. yüzyıl sonları ve XX. yüzyıl başlarında tekrar kargaşalı günlerine geri dönmüştür.
Bölgede Osmanlı otoritesinin zayıflamasıyla birlikte, Batılı büyük devletler buraya hakim olabilmek maksadıyla yoğun bir faaliyet başlatmışlardır. Bu çerçevede, özellikle burada yaşayan insanlara karşı, çeşitli oyunlar tertiplenmiş ve bölge halkı mağdur edilmiştir*.
Günümüzde de bölgenin karmaşık yapısı ve büyük devletlerin el çekmemesi yüzünden problemleri devam etmektedir. Bunda, özellikle bu gün mevcut olan Orta Doğu devletleri ve haritasının, İtilaf Devletlerinin Birinci Dünya Savaşı sırasında verdikleri kararlar ışığında ortaya çıkmasının büyük rolü vardır.
SÖMÜRGECİLİK  FAALİYETLERİ ÇERÇEVESİNDE BATILI DEVLETLERİN ORTADOĞU POLİTİKALARI
XVIII. Yüzyılda Batı, özellikle Rönesansın etkisiyle görülmemiş bir hızla ilerlemeye başlamıştı. Bu dönemde Batılı devletler, yeni buluşlar sayesinde askerî ve ekonomik alanlarda artan güçlerini, kendi uygarlıkları dışında kalan ülkeleri sömürgeleştirmek için kullanıyorlardı. Özellikle Sanayi İnkılâbıyla ortaya çıkan hammadde ve pazar arayışı, gözleri Orta Doğu ve bölgenin en geniş ülkesi Osmanlı Devleti üzerine çevirmişti.
XIX. Yüzyıla gelindiğinde dünyada siyasî, ilmî, teknolojik ve ekonomik bakımlardan yaşanan büyük değişiklikler sanayileşmenin hız kazanmasına sebep olmuştu. Bunun sonucu daha da gelişen ve genişleyen sömürgecilik akımı, gözleri Avrupa dışına, özellikle Afrika, Orta ve Uzak Doğu’ya çevirmişti
Bu sırada, hammadde ve pazar arayışı, hem gelişmiş ülkelerle geri kalmış ülkeler arasında, hem de gelişmiş ülkelerin kendi aralarında yeni politik ilişkilerin doğmasına sebep olmuştu. Bu ise, gelişmiş ülkeler arasında daha fazla sömürge elde etme yarışını başlatmıştı. Dolayısıyla sözü edilen dönemde dünyada çeşitli ülkeler, Batılı devletler tarafından birer sömürge durumuna dönüştürülmüşlerdi.
Orta Doğu’da büyük devletler arasındaki sömürge arayışından olumsuz yönde etkilenen devletlerden birisi de şüphesiz Osmanlı Devleti olmuştur. Çünkü Osmanlı Devleti, hem büyük yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahiptir, hem de jeopolitik ve stratejik bakımlardan önemli bir konumda bulunmaktadır. Dolayısıyla, böyle önemli özellikleri olan Osmanlı Devleti’nin, güçsüz bir durumda bulunması ise, Onun Batılı büyük devletlerin ilgi odağı durumuna gelmesine sebep olmuş ve işini oldukça zorlaştırmıştır. Bu durum şüphesiz kendisi açısından pek çok olumsuz sonuçları da beraberinde getirmiştir.
Geçmiş yıllardan itibaren çeşitli ülkelere verilmiş olan kapitülasyonlar da Osmanlı Devleti’ni sömürgeci devletler açısından elverişli bir pazar haline getirmişti. Ayrıca kapitülasyonlar, Osmanlı sanayiinin çökmesine ve devletin geri kalmasına sebep olurken, Osmanlıların sömürgeci devletler tarafından daha fazla istismar edilmesine imkan sağlamıştı.
Bunun yanında, Osmanlı Devleti’nin uzun yıllar Hıristiyanlığa karşı İslamiyetin koruyuculuğunu yapmış olmasını bir türlü hazmedemeyen Batılı devletler, Ona karşı ayrı bir düşmanlık siyaseti güderek , sömürgeleştirmek ve böylelikle intikam almak siyaseti peşinde koşuyorlardı. Bu ise, Osmanlı Devleti’ni bir sömürge haline getirebilmek için, sürekli bu devlet ile ilgili yeni olumsuz politikaların uygulamaya konulmasına sebep oluyordu.
XX. Yüzyıl başlarına gelindiğinde ise, dünyada Hıristiyan olmayan devletlerden Japonya hariç, diğerleri bir şekilde Batılı devletlerin sömürgeleri olmuşlardı. Dünyada sömürenler ve sömürülenler diye iki grubun ortaya çıktığı bu dönemde, Orta Doğu’da bulunan devletler de sömürgecilik faaliyetlerinden olumsuz yönde etkilenmişler ve sömürgeci devletler tarafından çeşitli şekillerde istismar edilmelerini sağlayacak politikalara maruz bırakılmışlardır

ORTADOĞU VE BÜYÜK DEVLETLER:

1. Sovyetler Birliği ve Ortadoğu: Sovyetlerin, bu politikaya öncelik vermesinin nedenleri özetle şöyle belirtilebilir: Birincisi, Sovyetler Birliği, Orta ve Doğu Avrupa’da işgal ettiği ve peyk devletlerlerle meydana getirdiği kuşaklarla, bu bölgelerde güvenliğini sağlamıştı. Ancak “Güneyi” açık kalmıştı. İşte, ülkesinin bu bölgesini de güvenlik içine alabilecek bir kuşağın meydana getirilmesi; ikincisi, sömürgeci büyük devletlerden İngiltere ve Fransa’nTn galip geldikleri halde yıpranmış bulunmaları, İtalya’nın ise yenilmiş olması nedeniyle Ortadoğu’daki etkisini yitirmesi ve bunun sonucunda bölgede meydana gelen boşluğu, fırsattan yararlanarak değerlendirmek istemesi; üçüncüsü, Akdeniz’e inerek bu yolla Avrupa, Afrika ve Amerika arasındaki Atlas Okyanusu’na kadar uzanabilmek; dördüncüsü de, ideolojik ve ekonomik yayılmasını sağlayacak alanlar ele geçirebilmekti.
2. Amerika Birleşik Devletleri ve Ortadoğu: Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’ya verdiği önemin nedenlerini ve bölgenin durumunu Başkan Truman, o günlerde şöyle açıklamaktaydı: “Gözlerimizi Yakın ve Ortadoğu’ya çevirdiğimiz zaman çok tehlikeli sorunlar gösteren bir bölgeyle karşılaşıyoruz. Bu bölgede geniş doğal kaynaklar bulunmaktadır. En işlek kara, hava ve deniz yolları buradan geçmektedir. Bu bakımdan büyük ekonomik stratejik önemi vardır. Fakat bu bölgedeki ulusların hiçbiri ne yalnız, ne de beraberce, kendilerine yöneltilecek bir saldırıya karşı koyabilecek kadar güçlüdür. Böyle olunca da Yakın ve Ortadoğu’nun bu bölgenin dışındaki büyük devletler arasında bir rekabet alanı olacağını ve bu rekabetin birden bire bir çatışmaya yol açabileceğini kestirmek güç değildir” Bu nedenlerden dolayı Amerika, bölgede bir denge kurarak, hem bir çatışmayı önlemek, hem de bir dünya devleti olarak buralardaki çıkarlarını koruyacak bir politika gütmeye başlamıştır.
3-İngiltere’nin Orta Doğu Politikasının Esasları:
İngiltere, XIX. yüzyılın sonlarından itibaren Orta Doğu ve Osmanlı Devleti ile ilgili politikalarında değişiklik yapmıştı. İngiltere’nin Osmanlı toprak bütünlüğünü korumak siyasetinden vazgeçerek, Onu yıkmaya yönelik bir politika uygulamaya başlaması ise, bu bölge ile ilgili planlarında top yekûn değişiklikler yapıldığı anlamına geliyordu.
Özellikle, İngiltere’nin 1908 yılında Reval’de yapılan görüşmelerde Rusya ile Osmanlı Devletini yıkmak ve topraklarını paylaşmak konusunda anlaşması da bunun en güzel ispatı idi.
İngiltere’nin bu bölge ile ilgili dış politika esaslarında gerçekleştirdiği değişikliklerden sonra, XX. yüzyıl başlarında Orta Doğu ve Osmanlı Devleti ile ilgili politikasının esasları şu şekilde belirlenmişti:
1. Osmanlı Devleti’ni parçalamak,
2. Padişah – Halifenin kuvvet ve nüfuzunu ile dînî etkilerini gidermek suretiyle, İslam Birliği düşüncesini değerden düşürmek,
3. Arap memleketlerine hakim olarak, Mısır ve Hindistan’ın güvenliğini sağlamak,
4. Hilafeti, İngiltere’nin himayesinde kurulacak Arap birliğinin eline geçirmek,
5. Doğu Akdeniz’de kuvvet bulundurmak,
6. Irak petrollerine sahip olmak,
7. İstanbul ve Boğazların kontrolünü ele geçirmek
Bu yeni dönemde yukarıda sıralanan esasları gerçekleştirmeye yönelik  bir politika uygulayan İngiltere, amaçlarına ulaşmak için öncelikle Osmanlı Devleti’nin yıkılması gerektiğini düşünerek, Onun aleyhindeki her türlü organizasyonun içinde yer almıştır.
Bu dönemde, özellikle Türkiye’deki Alman nüfuzunun artmasına bağlı olarak*, Osmanlı İngiliz ilişkileri de gün geçtikçe kötüye gitmiştir (Burçak, 1941: 42-44). Ayrıca Osmanlı Devleti’nin, İngiltere’nin Musul ve çevresindeki petrol aramalarına karşı çıkarak, petrol kuyularını kapattırması ise, İngilizlerin Osmanlılara karşı düşmanlığını daha da arttırmıştır  Bunun üzerine İngilizler, nihaî hedef olarak Osmanlı Devleti’ni hemen yıkmak için harekete geçmişlerdir. Bu çerçevede, “Osmanlı Devleti’ni hemen yıktıktan sonra, ya bu devletin yıkıntıları üzerinde kendilerine bağlı veya kendi kontrollerinde bağımsız devletler kurmak, yada bazı stratejik noktalara doğrudan yerleşmek.” şeklinde  belirledikleri öncelikli hedefi gerçekleştirmek için büyük bir mücadele başlatmışlardır.
I. Dünya Savaşı sırasında sıcak çatışma şeklini alan bu mücadele, Mütareke Yılarıyla, Millî Mücadele döneminde de devam etmiştir.
4-Fransa ve Ortadoğu: Fransa, bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük yaralarla ve kayıplarla çıkmıştı. Bu nedenle savaştan sonra, ilk önce bu kayıplarını giderme çabasına girmişti. Diğer yandan da, başka sömürgeci devletler tarafından işgal edilen ve savaştan sonra boşaltılan, ancak kendisiyle bağları kopan sömürgelerine yeniden yerleşmeye çalışmıştı. Ancak, yukarıda belirtildiği gibi, savaştan sonra bütün sömürgelerde olduğu gibi Fransız sömürgelerinde de bağımsızlık hareketleri başlamıştı. Bu nedenle Fransa, sömürgelerinde uzun ve kanlı savaşlar yapmak zorunda kaldı, sonuçta da başarısızlığa uğradı. İşte Fransa, bu iç ve dış sorunları nedeniyle, savaş öncesinde ve savaş sırasında etkisini kaybettiği Ortadoğu’da da, savaştan sonra yeniden aktif bir politika izleyemedi. Ancak, Cezayir bunalımını atlattıktan sonra, dış politikasında yeni girişimlere başladı. Bu arada da, 1967 Arap – İsrail Savaşı’nın bölgede meydana getirdiği denge bozukluğundan yararlanarak, Ortadoğu’da eski etkinliğini kazanma çabalarına girişti. İsrail’i saldırgan olarak tanımladı ve ona silah ambargosu koydu. Diğer yandan, özellikle tarihi ve dini bağlarla bağlı bulunduğunu belirttiği Lübnan başta olmak üzere, Irak ve Libya’ya, askeri ve ekonomik yardımlar yapmak isteğiyle, diğer Batılı devletlerden boşalan bu alanları doldurma girişimlerinde bulundu. Bunlarla birlikte, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’da eski etkinliğini sağlayamadı.
Sunî Sınırların Getirdiği Karmaşa i Osmanlı, Ortadoğu’yu I. Dünya Savaşı ile birlikte yitirdi. Savaşın ardından da Ortadoğu’da, bölgenin yeni hakimlerinin siyasi ve ekonomik çıkarlarına uygun bir düzenleme yapıldı. İngiltere ve Fransa, eski Osmanlı vilayetlerinden, yapay devletler oluşturdu. Bağdat vilayeti, “Irak” adlı bir devlete dönüştürüldü ve İngiliz egemenliğine bırakıldı. Halep ve Şam vilayetlerinden de “Suriye” isimli bir devlet çıkarıldı. Öte yandan, tarihsel olarak Suriye’nin bir parçası olan Beyrut ve çevresi ise “Lübnan” adıyla ayrı bir devlete dönüştürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin batı yakasında ise o zamana kadar sadece coğrafi bir bölge olan “Filistin” bir devlet haline getirildi. Nehrin doğu yakasında ise “Transjordan” (Ürdünötesi) adlı bir devlet kuruldu. Bu devlet bir süre sonra sadece “Ürdün” ismiyle anılmaya başlandı. Bu devletlerin hiçbiri etnik ya da dini bir birliğe dayanmıyordu. Irak denen ülkede, birbirlerinden çok uzak üç ayrı grup vardı; Kürtler, Sünni Araplar ve Şii Araplar. Suriye, daha da karışıktı. Sünni Araplar, Alevi Araplar, Dürziler, Kürtler… Hepsi bu yeni devletin çatısı altında yaşıyorlardı. Filistin’de ise Arapların yanında giderek artan ve kendi devletlerini kurmayı hedefleyen bir Yahudi nüfusu vardı. Lübnan ise Hıristiyan Araplar ile Müslüman Arapları barındırıyordu. Ancak bu iki temel ayrım da, kendi içlerinde mezhep farklılıklarıyla bölünmüşlerdi. Osmanlı sonrasında oluşan bu karmaşık Ortadoğu’nun bir başka özelliği ise, sınırların tamamen masa başında ve cetvelle çizilmiş olmasıydı. Sınırlar herhangi bir etnik temel gözetilerek değil, sadece Fransa ve İngiltere’nin çıkarlarının öngördüğü şekilde belirlendiler. Bu yapay sınırlarla hedeflenen ikinci önemli husus ise, yeni kurulan devletlerin siyasi istikrarı sağlayamayacak bir düzene göre şekillendirilmeleriydi. Çünkü birliğini kurmuş, siyasi istikrarını sağlamış ve ekonomik refaha ulaşmış bir devletin İngiliz veya Fransız çıkarlarına uymayacağı açıktı. Asıl amaç bu ülkelerde sürekli iç çatışmaların, savaşların, istikrarsızlığın süregelmesi, Ortadoğu’nun kolay yönlendirilebilecek bir bölge halini almasıydı. Kısacası oluşturulan mozaik, barışa ve bir arada yaşamaya değil, çatışmaya ve savaşa uygun olarak hazırlandı. Nitekim Siyonizm,( Filistin’de milli unsurlardan oluşan bir Yahudi devleti kurmak ve bu devleti desteklemek olan milliyetçi Yahudi hareketi.yahudilerin hepsini bir çatı altında toplamak)bir devlet haline gelip İsrail’e dönüştükten sonra, bu mozaiği kullanarak, Arap devletleri arasındaki çatışmaları ya da devletler içindeki iç savaşları körükleme imkânı elde edecekti. Fransa ve İngiltere’nin yeni kurdukları devletlerde yaptıkları düzenlemeler de istikrar bozucu nitelikteydi. Örneğin Suriye’deki Fransız yönetimi, ülkede azınlık durumunda olan Alevileri, Sünnilere karşı kayırdı ve bugün hâlâ sürmekte olan azınlık iktidarına zemin hazırladı. Bu politika, Suriye’de kalıcı bir Alevi-Sünni çatışmasının tohumlarını da attı. Ortadoğu’da bir yüzyıldır devam eden, özellikle de İsrail’in kurulmasından bu yana şiddetlenen karmaşanın nedeni, işte bu Osmanlı-sonrası düzenlemeydi. Osmanlı sonrasında oluşan “otorite boşluğu” Batılı güçler tarafından hiçbir zaman doldurulamadı. Fransa ve İngiltere, Ortadoğu’ya istikrar değil, bitmeyen çatışmalar ve savaşlar, dinmeyen gözyaşı ve kan getirdiler. İngiltere’nin koruyucu kanatları altında gelişen Siyonizm ise, kısa sürede bölgenin geneline yönelik bir tehdit haline geldi. Osmanlı sonrasında Ortadoğu’da kalıcı bir düzen ve istikrar oluşturulamamasının nedeni, sömürgecilerin bunu yapabilecek bir güce sahip olmamaları değil, bunu yapmak için gerekli olan stratejik anlayışa sahip olmamalarıydı. Osmanlı, ele geçirdiği bölgelere “nizam” götürmeyi İlahi görev sayan bir anlayışla yönetiliyordu. Sömürgeciler ise sadece kendi menfaatlerini gözettiler ve bu menfaatleri düzensizlik gerektirdiğinde, düzensizlik meydana getirdiler.
JAPONYA VE GELİŞMESİ
Japon Tarihine bakıldığında , M.S. 7. yüzyılda Çinlilerle kısa süren çatışmaları görülür. Ancak, Japonlara yapılan en ciddi tehdit, Kubilay Handan geldi. Çin’i egemenliği altına alan Moğol hanı Kubilay Han 1274-1281 yılları arasında, Japonya’yı ele geçirebilmek için donanma oluşturdu. 1274’deki 30.000 kişilik kuvvetle yapılan ve anlaşılmaz bir şekilde ertesi gün geri çekilen ordu, ilerisi için Japonların tedbir almalarını sağlamıştı. Buna rağmen, 1281’de Kubilay’ın ordusu Korelilerle birlikte, 140.000 kişilik güçle Kyuşu’nun kuzeyine iki noktadan çıktılar. Fakat, tam Japonları yenmek üzereyken çıkan beklenmedik bir tayfunda gemilerinin çoğu battı. Geri döndüler. Kore’nin o dönemde Kubilay Hanın egemenlik alanında olduğunu yazar. Ama bu durum varit olsa bile, olayın şeklini değiştiren bir açıklama değildir.)
Japonya, çok sayıda adadan oluşan dağlık, verimsiz yerlerden meydana gelmekteydi. Stratejik bir özelliği de yoktu. Bu nedenle Kubilay Han, Japonya’yı almaktan vazgeçti. Daha sonraki yıllarda, geniş Çin ve Orta Asya bozkırları, verimli topraklar dururken, başka hiç kimse adalar topluluğu dağlık Japonya ile ilgilenmedi.
Dolayısıyla Japonya, yüzyıllar boyu hiçbir dış temas olmadan içe kapalı yaşadı. Toprak beylerinin (daimyo) ve aristokrat bir savaşçı kastın (samurai) oluşturduğu dağınık düzenleri vardı. Merkezileşemeyen bir feodal oligarşi tarafından yönetildi. Toprak bütünlüklerinin olmayışı, çok sayıda adadan oluşmaları da merkezileşmemede etkili oldu. Karel Van Wolferen’e göre Japonlar, devlet anlayışına ihtiyaç duymadılar. Böylece başkalarına benzemeyen karmaşık bir dilleri ve kendilerince benzersiz addettikleri kültürleri oluştu.
1853’teki yabancılarla ilk temas şokunu çabuk atlattıktan sonra, bir dış politikalarının olması gerektiğini gördüler. K.V. Wolferen’e göre yabancıların desteğiyle oligarşik bir yönetim oluştu.  Japonyayı Batıya açan 1854 de Birleşik Amerika olmuştur. Japonya Çin gibi açılmaya karşı koymamıştır. Amerikanın baskısı karşısında Japonya, bu devletle başedemiyeceğini görmüş ve kapılarını Amerikaya açmayı kabul etmiştir. Tabii Amerikanın arkasından diğer devletler gelmiştir. Bununla beraber, Çin ve Japonya Batıya açıldıktan sonra çok farklı gelişmeler göstermiştir. Bu gelişmeler birbirine ters istikamette olmuştur.

Çin: Batıya açıldıktan sonra her gün biraz daha sömürü bataklığının içine gömülmüştür. Bunun da sebebi, Çin, Batı ile temasa gelmesine rağmen, Batı medeniyet ve tekniğine tepki göstermiş ve Çin halkı Avrupalı ile temas etmekten daima kaçınmıştır. Körükörüne bir Avrupa düşmanlığı politikası takip etmiştir.          Japonya ise: Çinin tamamen aksi bir politika takip etmiştir. Japonlar Batıya açıldıktan sonra şu noktayı gayet iyi görmüşlerdir.Eğer kendilerini kısa sürede toparlamaz ve Batı tekniği seviyesine ulaşamayacak olurlarsa, Avrupa tarafından sömürülüp ezileceklerdir. Bundan dolayı, Japonya bir an önce Batı tekniğini almak zorundadır.        Böyle bir yol takip eden Japonya, 40 yıl sonra, 1894-95 de Avrupa devletlerinin karşısına, sömürgeleşmiş bir ülke olarak değil, sömürgeci bir devlet olarak çıkacaktır. Japonya 1854’den sonra Batının seviyesine çıkabilmek için, Amerika ve Avrupaya yüzlerce ve yüzlerce öğrenci göndermiştir. Batı teknik ve teknolojisine ulaşabilmek için bununla da yetinmemiş, tamamen feodaliteye dayanan iç idari ve sosyal yapısını da değiştirmeye başlamıştır. İmparator Mutsihito’nun 1868 de kabul ettiği Meiji Restorasyonu (yani Aydın Hükümet) ile Japonya bir dizi hızlı ve köklü değişiklikler geçirmeye başlamıştır.Hızlı gelişmenin olduğu Meiji (Aydın Hükümet Çağı) döneminin yaşanmasında önemli pay imparatorun idi. Bu sebeple öldükten sonra meicitenno (aydın imparator/göğün oğlu) adıyla anılmıştır. Bu dönemde aydınlar, Japonya’nın lehine karaları cesaretle uyguladılar. Zaman zaman yenilikleri kabul etmeyen halk ve samuraylar direndi. Bazı Japon seçkinleri de muhalefet ettiler. Aydınlar, bütün bu direnişleri kırmak için, mücadelelerinde inançlı davrandılar. Halkın direnmesini normal karşılamak gerekir. Çünkü Japonya’da çağdaşlaşma, insanlar ve halk istediği için yapılmadı. “Devlet” buna gerek duyduğu için çağdaşlaşmaya çalışıldı. (Aynı Osmanlı’nın son dönemleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıcında olduğu gibi)
Aydınların bu mücadelesi ve imparatorun da desteği işe yaradı. Japonya’nın maddi gelişmesi Avrupalı devletlerinkinden daha hızlı ve kararlı oldu. Paul Kennedy’ye göre eğitime çok büyük önem verildi. .  İmparator Mutsihito’nun 1868 de kabul ettiği Meiji Restorasyonu (yani Aydın Hükümet) ile Japonya bir dizi hızlı ve köklü değişiklikler geçirmeye başlamıştır. Bir dizi reformlarla ülkenin ve toplumun çehresi değişmiştir. 

YAPILAN REFORMLAR

1-1872 de çıkarılan bir kanunla kadın ve erkek her japon için ilk öğretim zorunlu oldu. 1871 de ilk gazete yayınlandı.

2-1873 de mecburi askerlik sistemi kabul edildi.

3-Yine 1871 de “Daymiyo” denen derebeylik sistemine son verilerek ülke çağdaş bir şekilde idari bakımdan organize edildi.

4-Ekonomik alandaki gelişmeler de aynı hızlı tempo ile gerçekleştirildi.

5-Okur yazar sayısı hızla arttı.

6-Takvim değiştirildi.

7-Giyim kuşam değiştirildi.

8-Avrupa’nınkine benzer bir bankacılık sistemi getirildi.

9- Bilhassa İngiltere ile yaptıkları mal ithalatı antlaşmalarına, alışılmadık maddeler koydurdular. Belli bir miktar dış alım için, belli sayıda insanına İngiltere’nin ihtisas düzeyinde eğitim vermesini istediler. 10- Subaylarını eğitim için Batılı ordu ve donanma akademilerine gönderdiler.  (Japonların bu uygulamaları ile Türkiye Cumhuriyeti’ninkiler benzer. Tek farkları, Japonların yaptıkları ithalat antlaşmalarına koydurdukları şartlar. Eğer Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarında devletin ciddi ithalat yapabilecek kapasitesi olsaydı, belki böyle bir şart düşünülebilirdi.)
Devlet, ekonomi alanında yaptığı yatırımlarda, Japon müteşebbisleriyle ortak çalıştı. Halk da iyi çalıştı. Ne var ki, Japonyanın bu hızlı gelişmesi, bu ülkeyi de bir sömürgeci devlet haline getirdi.  Japonya ilk işi olarak gözlerini dışarıya çevirdi ve hemen yakınındaki Kore’ye göz dikmişti. Önce 1894 yılında, Kore için Çin ile savaştılar. Daha sonra, Ruslara karşı, İngilizlerle müttefik oldular. 1904-1905 yıllarında İngilizlerden destek alarak Mançurya’da Ruslara saldırdılar. Rusları yendiler. Japonlar, bu savaşta süngüyle öne atıldılar. Ruslar barutla ve hatta makineli tüfekle cevap verdiler. Ama sonuçta, onbinlerce Japon askeri ölmesine karşın samurai ruhu savaşı Japonlara kazandırdı. Bu olay Japon milliyetçiliğinin önemli bir zaferi oldu. Japonlar “Güçlü ordu, zengin ülke” sloganını geliştirdiler. Sadece yatırımlar için değil, artık ordu için de dış borç almaya başladılar.
 Japonya’daki Meiji dönemindeki gelişme hakkında bilgi sahibi olmak için Paul Kennedy’nin verdiği bazı ekonomik verilere bakmak yerinde olacaktır.        Demir-çelik üretimleri: 1890’da 0.02 milyon ton iken, 1913’te 0.25 milyon tona ulaştı. Aynı dönemde İngiltere 8 milyon tondan 7.7 milyon tona düştü. Rakamlar arasındaki fark Japonya’nın başladığı yeri göstermesi bakımından önemlidir.
Enerji tüketimleri: 1890’da 4.6 milyon metrikton iken, 1913’te 23 milyon metriktona çıktı.
Kişi başına sanayileşme düzeyleri (1900 yılında İngiltere 100 kabul edilerek) : 1880’de 9 iken 1913’te 20 oldu.
1870 de ilk demiryolu yapımına başlanmış iken, yirmi yıl sonra, 1890 da demiryollarının uzunluğu 7200 kilometreye ulaştı                 1868-1898 arasındaki otuz yıllık devrede 2190 fabrika yapıldı
Bu gelişmeler olurken güçlü ordu kurma arzusuna kapıldılar. 1890’da 84.000 kişi olan toplam personel sayısı 1900’de 234.000, 1910’da 271.000 kişiye yükseldi. Savaş gemilerinin toplam tonajları da hızla arttı. 1880’de 15.000 ton iken, 1910’da 496.000, 1914’te 700.000 tona çıktı. Bu artış aslında gelişmelerini yavaşlattı. Ancak I. Dünya Savaşı sırasındaki şansları gelişmelerini sürdürmelerini sağladı.
ETKİNLİKLER:

1-Japonya’da Meiji Dönemi ve Dış Politika Üzerine: Meiji döneminde Japonya, önemli bir değişim  geçirerek modernleşme sürecine girmiş ve belli bir başarıya ulaşmıştır. Batı ile karşılaşmaya ve bunun yarattığı büyük şoka Japonya, diğer komşu ülkelerden farklı bir tepki vermiştir. Japonya ulusal gelişmesi için Batı’yı bir model olarak kullanarak toplumsal, ekonomik ve siyasal sistemini yeniden örgütlemiş ve Batı örneğine göre köklü bir modernleşme sürecine girmiştir.  Başlatılan modernleşme sürecinde ülkenin dış politika amaçları da yeniden tanımlanmıştır. Modernleşme süreci ile birlikte Japonya saldırgan bir dış politika stratejisi takip etmiştir. Meiji dönemi Japon dış politikası, başlatılan modernleşme sürecinin bir ürünü olduğu kadar söz konusu sürecin başarıya ulaşmasına da önemli bir katkı sağlamıştır.  Meiji modernleşme sürecinde Japonya 1894/5’te Çin’e, 1904/5’te Rusya’ya karşı başarılı birer savaş vererek bölgesel bir güç olmuştur. Böylece Japonya Batı merkezli dünya devletler sistemine eşit üye statüsü ile eklemlenebilmiştir.  Japonya, Meiji dönemi öncesi imzaladığı kapitülasyon antlaşmaları nedeniyle, dış ilişkilerinde belli bir açmaza düşmüştür. Japon siyasi seçkinleri, bu açmazın ülkenin modernleşmesi/batıcılaşması ile aşılabileceğini düşünmüşlerdir. Sonuçta modernite devlet kimliği olarak benimsenip büyük bir toplumsal, ekonomik, siyasal değişim gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede, Japon dış politikası yeniden biçimlendirilmiştir. Japonya böylece Batı devletleri gibi örgütlenip güçlenerek ulusal egemenliğini yeniden kazanabileceğini düşünmüştür. Ancak Japonya, başlatılan modernleşme programının ve ulusal egemenlik üzerine kurulan kısıtlamaların Batı’ya rağmen gerçekleştirilemeyeceğinin bilincindedir. Bu nedenle İngiltere’ye yakın bir politikanın sürdürülmesi bir zorunluluk olarak görülmüştür.  Dünya yüzeyinde aşırı yayılması sonucu İngiltere, Uzakdoğu’da  umduğu sonucu kendi gücü ile alamaması nedeniyle, Japonya’nın katkısına ihtiyaç duymuştur. Japonya İngiltere’nin beklentilerine olumlu cevap vermiştir. Böylece Japonya İngiltere’nin katkıları ile Batı dünya egemenlik ilişkilerine başarılı şekilde eklemlenmiştir. Bölgede egemenlik ilişkileri Japon ulusal gücüne dayanılarak kurulmamıştır. Söz konusu ilişkiler Japon denetimi dışında kurulmuştur. Japonya kendisini başarıya götürecek egemenlik ilişkilerini kendi gücü ile güvence altına alamamıştır. Bu güvence, ancak söz konusu bölgesel egemenlik ilişkilerinin öznesi olan Batı devletleri tarafından sağlanmış ve Japonya da buna uyum sağlamıştır. Sonuçta bölgesel ilişkilerin seyri Japon başarısının da akışını belirlemiştir.  Meiji dönemi önemli dış politika olayları Çin ve Rusya’ya karşı verilen iki büyük savaş olmuştur. Japonya, ilk modern savaşını 1894-95’te Çin’e karşı başarılı bir şekilde vermiştir. Japonya, Batı ile girilen ilişkiler sonucu modernliği bir devlet kimliği olarak benimseyip Uzakdoğu Çin merkezli devletler sisteminden ilk önce kendisi çıkmıştır. Daha sonra da, 1894-5’te, Çin’e karşı verilen savaşla, Çin merkezli bölgesel devletler sistemini yıkmış ve Kore ve Mançurya’nın söz konusu sistemden kopartılmasını sağlamıştır. Bu süreç, Çin merkezli devletler sistemi yıkılması ve Çin’in kesin biçimde Batı devletleri tarafından nüfüz bölgelerine ayrılması ile sonuçlanmıştır. Japonya Çin’e kaşı verdiği savaş sonunda ekonomik modernleşmesini besleyecek önemli kazanımlar elde etmiştir.  Meiji döneminde Japonya ikinci büyük savaşını 1904/5’te Rusya’ya karşı vermiştir. Japonya bu savaşla İngiltere’nin bölgede başlıca rakibi olan Rus ilerleyişini durdurmuştur. Rusya’nın işgal ettiği Mançurya ve Kore Japonya’ya kalmıştır. Savaş Japonya’ya ağır ekonomik yük getirmesine rağmen, Rusya, büyük savaş tazminatı gibi, ağır yük altına sokulmamıştır. Rusya Çin aleyhine elde ettiği toprakları Japonya’ya terk etmek zorunda kalmıştır. Belirtilen iki büyük savaş sonunda Japonya ulusal egemenliğini tam olarak yeniden kazandığı gibi Batı devletler sistemine eşit ülke statüsü ile eklemlenmiştir. Japonya iki savaşta da İngiltere’nin yoğun desteğini görmüştür. Sonuçta Japonya, giderek bölgesel bir güç haline gelmiştir. Bu statü, Batı’ya rağmen değil, belli Batı devletleri ile kurulan ilişkilerin başarılı bir seyir izlemesi ile mümkün olmuştur.  İngiltere, zorladığı kapitülasyon antlaşmalarını, yapılan toplumsal reformların aldığı mesafeyi ve ülkenin uluslararası ilişkilerde takındığı tutumları izleyerek, Japonya lehine yavaş yavaş revize etmiş ve nihayet 1911’de tamamen kaldırmıştır. Bu durum, Japonya’nın İngiltere’yi zorlamasıyla ortaya çıkmış değildir. Tamamen siyasi bir uzlaşmanın ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuçta Japonya ulusal egemenliğini tam olarak elde etttiği gibi Batı devletler sistemine de eklemlenmiş ve başlatılan modernleşme çabası da önemli bir başarıya ulaşmıştır. Modernleşmesini tamamlamış bir Japonya’nın bölgede Batı için bir tehdit olacağı varsayılmamış, tam tersine Batı egemenlik ilişkilerinin bölgesel düzeyde tamamlayıcı bir unsuru olacağı doğru olarak gözlemlenmiştir. Bu nedenle, söz konusu dönemde, Japonya’ya karşı, Osmanlı Devleti ve Çin örneklerinde görülebilen, ortak bir Batı cephesi hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Japon modernleşmesi Batı baskısına muhatap olmadığı gibi teşvik de edilmiştir. Oysa ki, söz konusu dönem ve müteakip yıllarda, Türkiye hep Batı tehdidi ve sınırlaması ile yüzyüze kalmıştır Bu nedenle iki ülkede girişilen modernleşme çabası da farklı sonuçlar vermiştir. Sonuçta Japonya, belli çabaları sonucu modernleşerek Batı’ya yaklaşmış ve bölgesel bir güç olarak temayüz etmiştir. Ancak bulunduğu bölgeye de aynı ölçüde yabancılaşmıştır. Japonya başarısını ancak Batı ile kurduğu belli ilişkiler sonucu sağladığı için, başarısının sürmesi de söz konusu ilişkilerin başarılı biçimde devam etmesine bağlı olmuştur. Aksi takdirde Japonya, bölgesel egemenlik ilişkilerinin dışına düşerek başarısı da sona erecektir. Bunu, Meiji dönemi sonrasından II.Dünya Savaşı sonrasına kadar, Japonya etrafında meydana gelen gelişmelerde gözlemlemek mümkündür.
1929 Dünya Ekonomik Bunalımı
Büyük Bunalım Öncesi Yeryüzündeki Genel Durum  
1929 Bunalımı temelde Amerika’da borsanın çöküşüne ithaf edilse de; o yıllarda yeryüzündeki ekonomik koşullara, krizin büyüklüğü ve etkisine bakıldığında Büyük Dünya Bunalımı adını almayı hakettiği açıkça görülmektedir. Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına neden olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla %7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu tahmin edilebilir.
Dünyayı bu denli etkileyen büyük bunalımı sebep ve sonuçları ile anlayabilmek için öncelikle I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan ekonomik ve sosyal koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.

Büyük Bunalım Öncesi Amerikan Ekonomisi  
Amerika ise 1924-29 yılları arasında bir stabilizasyon (bir olaydaki dalgalanmaları en düşük seviyeye indirme)devresi geçirdi. Edindiği ihracat fazlası ile dünyanın net kreditörü (işletmeciye borç veren kişiye verilen ad)konumuna geldi. Bu esnada ülkede otomobil, yapı, elektrik gibi yeni endüstriler gelişmeye başladı. Yeni gelişen endüstrilere talebin fazla olması borsanın spekülatif (ilerde doğabilecek fiyat dalgalanmalarından yararlanarak gelir sağlama.) olmasına sebep oluyordu. Öyle ki 1928 yılında, Amerika verdiği kredileri New York Borsası için geri çekmek durumunda kaldı.
1920’lerde borsa dışındaki ekonomik göstergeler oldukça iyi durumdaydı. Üretim ve işlilik oranı yüksekti. Ücretler çok fazla yükselmiyordu ve fiyatlar istikrarlıydı. Bir çok insan hala aşırı derecede fakirdi ancak halkın büyük çoğunluğu hiç olmadığı kadar rahat ve varlıklıydı. Ancak o yıllarda Amerikalılarda minimum fiziksel eforu sarfederek zengin olma isteği hakimdi. İnsanların bu ruh hallerinin ve spekülasyonun ne derece hakim olduğunun kanıtı, 1926 yılında Florida’da meydana gelen gayri menkul patlamasıydı. Bu olay klasik bir spekülatif balonun tüm özelliklerini kendi içinde barındırıyordu.
Florida Gayrimenkul Spekülasyonu  
Olay şöyle gelişmişti: Floridalılar bölgede kış şartlarının kuzeydeki eyaletlere göre daha iyi olmasına, taşımacılık problemlerinin çözülmüş olmasına dayanarak Florida’daki gayrimenkullerin değer kazanacağını düşündüler. Eyalette Florida’nın bir tatil cennetine dönüşeceği inancı hakimdi. Bu durumda o gün aldıkları toprakların gelecekte birkaç kat değerleneceğini düşünenler hiç de az değildi. Halkın büyük çoğunluğu bu inançla gayrimenkule yatırım yaptı. Ancak 1928 yılının 18 Eylül’ünde hiç hesapta olmayan bir tropik kasırga 400 insanın ölümüne. binlerce evin hasar görmesine ve tonlarca deniz suyunun yatları parçalayıp sokaklara taşmasına neden oldu. Satın alınmış olan gayrimenkuller satılmaya çalışıldı ancak değerinin çok altına bile satılamadı. Bu durum bir spekülatif balonun patlayışıydı.
Krizin Sebepleri  
Büyük kriz öncesindeki atmosfere bir göz attıktan sonra krizin sebepleri ve gelişimi üzerinde durmak gerekir. Dünyayı etkileyen pek çok olay üzerinde olduğu gibi bu olayın da sebepleri üzerinde çok sayıda araştırmalar ve değişik yorumlar yapıldı ancak bunların genelinde yer alan ortak birkaç sebebi şöyle sıralayabiliriz:
Birincisi; Amerika’daki şirketlerin mali güçleriydi. 1870li yıllarda Amerika’da irili ufaklı pek çok şirket varken I. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardır. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50’si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu.
  İkinci bir sebep de bankaların kötü yapılanmış olmasıydı. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. Örneğin şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan yasalar yoktu. Bu yüzden yatırımcı senedini aldığı firma hakkında yeterince bilgiye sahip olamıyordu. Yine ticari bankaları yatırım bankalarından ayıran yasalar da mevcut değildi.
Üçüncü bir sebebin de, başkan Hoover yönetiminin ekonomi alanındaki tecrübesizliği olduğu söylenebilir. Bu düşüncenin savunucularına göre başkan Hoover yönetimi 20lerde hüküm süren liberal ekonomi anlayışına göre ekonomiye devlet müdahalesi yapmamayı uygun görmüştü. Ancak 29 krizine müdahale etmemenin toplumsal maliyeti çok büyük olmuştu. Daha sonraları başkan müdahaleye karar verdiğinde ise hem çok geç olmuştu hem de müdahale başarılı değildi. Örneğin devlet bütçesini dengelemek için devlet harcamalarını kısması ve vergileri arttırmasının işsizliğe sebep olduğunu ve bunun da insanların satın alma gücünün azalmasına ve fiyatların düşmesine neden olduğu savunuldu. Hükümetin tecrübesizliğinin bir diğer göstergesi de altın standardına bağlı kalmakta ısrar edişiydi. Hükümet altına bağlı olmayan para basmayı reddederek sıkı bir para politikası izledi ve piyasada para bulunmayınca ekonomik faaliyetler durdu, reel sektör küçüldü. Bu da daha fazla işsizlik, daha az gelir demekti.
Vurgulanması gereken son sebep ise; başta da belirtildiği gibi Amerika’nın dünya üzerindeki net kreditör olmasıydı. Bunun yanında I. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve İngiltere’den istediği tazminatların altın olarak ödenmesini talep ediyordu. Ancak yeryüzündeki altın stoğu yetersizdi ve varolan stoğu da zaten Amerika kontrol ediyordu. Bu sebeple de bahsedilen tazminatların ve kredilerin mal ve hizmet olarak ödenmesi denendi ancak bu da Amerika’nın kendi mal ve hizmet sektörünü vurdu. Son çare olarak gümrük duvarları koyma yoluna gidildi ancak bu da yalnızca dış ticareti küçülttü. Sonuçta Amerika hesapsızca vermiş olduğu kredileri geri alamadı.
Krizin Patlak Verişi: Kara Perşembe 
New York Borsası 1928 yılının başından 29 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve yüksek fiyat/kazanç oranı getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde, yukarıda sayılan sebepler doğrultusunda borsanın ilerlemesi durmuş hatta birkaç büyük holdingin hisse senetleri düşmüştü. Bu düşüş 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların kağıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve“Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsa dibe vurdu. 1929 yılının fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok oldu. 29 Ekim 1929 gününün fiyatlarına bakıldığında bir yıl öncesinin karının bile sıfırlandığı görülür. 21-29 Ekim 1929 tarihleri arasındaki fark Dow Jones sanayi ortalamasının 328’den 230’a düştüğünü gösterir. Bu süreçte 4.000 kadar banka batmış, binlerce insanın mal varlığı yok olmuştur. Bu insanlar açlığa sürüklendi ve sebze ve meyve yetiştirip satarak yaşamaya çalıştılar. Piyasadaki para bir anda yok olduğu için insanlar ihtiyaçlarını karşılamada takas yoluna giderek bir nevi değiş-tokuş ekonomisine geri döndüler. İnsanlar maddi varlıklarıyla beraber sosyal konumlarını ve ruh sağlıklarını da kaybettiler. Bunalımın etkileri II. Dünya Savaşı’na kadar yaklaşık 10 yıllık bir periyodda devam etti.
Roosevelt ve “New Deal”
Amerikan halkı bu büyük çöküşün faturasını Hoover yönetimine çıkardı. Bir sonraki seçimde Hoover’ın başkan seçilmeyeceği aşikardı. Onun yerine adını verdiği programla ekonomik sistemde köklü değişiklikler vaadeden Roosevelt seçildi. Roosevelt “ New Deal” ı 1930-37 yılları arasında uygulama fırsatı buldu.  New Deal: 1929’da bir persembe gunu new york stock exchange ‘de yasanan cöküse takiben  roosevelt tarafindan baslatilan kalkinma plani…  5 senelik evreler halinde uygulanmaya konulmus, ülkenin dört bir tarafinda baslatilan karayollari, havaalanlari insaatlari…vb. projelerle binlerce kisi istihdam edilmis, tennessee vadisi barajlarla donatilmistir. batik vaziyetteki ekonomiye bir nevi “taze kan” verilmistir. Başa geldiği 1933 yılı bunalımın etkilerinin en fazla hissedildiği yıllardan biriydi. Ekonomide karlılık çökmüştü. Büyük bir talep eksikliği yaşanıyordu çünkü insanların satın alma gücü çok düşmüştü. Roosevelt böyle bir dönemde hem sosyal hem ekonomik anlamda bir reform niteliği taşıyan programıyla ve büyük yetkilerle başa geçiyordu. Amerikan ekonomisi tarihinde ilk kez devlet müdahalesine maruz kalıyordu.
Roosevelt işe bankacılık sektörüyle başladı. O sıralarda sektörde likidite(Döviz, menkul kıymet, gayrimenkul gibi herhangi bir aktifin kısa sürede ve sorunsuz bir şekilde (değer kaybına uğramadan) nakde çevrilebilmesini ifade eder. )düşük olduğundan altın ve döviz kuru bizzat başkanlık tarafından kontrol ediliyordu. İlk kez Merkez Bankası kuruldu. Mevduatlar devlet güvencesine alındı. Bankacılık sisteminin düzeltilebilmesi için 500 kadar yeni düzenleme yapıldı. Reel sektörde de (ekonomide, paradan faiz geliri ile para kazanmayıp, üretim yaparak para kazanan sektörü tanımlar.)karlılığın arttırılmasına karar verildi. Devlet kendi kontrolü altında olmak kaydıyla sanayicilerin yüksek fiyat uygulamalarına izin verdi ve yine bu amaca uygun olarak üretim sınırlandı. Talep sorunun çözmek için de, devlet yüksek sayılabilecek bir düzeyde minimum reel ücretleri belirledi. Çalışma saatleri azaltılarak işsizlik sorunu çözülmeye çalışıldı. Tarımda da bir takım yeni programlamalar yapıldı. Ancak bu programlar bazı yönlerden birbirleriyle çelişir durumdaydı. Devlet bir taraftan fiyatları yüksek tutmak için üretim kotası koyarken diğer taraftan da ne üretirlerse üretsinler belli yükseklikte bir fiyata bunları almayı vaad ediyordu. Bu da çiftçilerin daha fazla üretim yapmak istemelerine neden oluyordu. Roosevelt’in devlet harcamaları politikası ise bir denge politikasıydı. Devlet müdahalesine karşı olan sanayicileri küstürmemek için özel sektörün ilgilenmediği büyük yatırımlar gerektiren alanlarda harcama yapılıyordu. Bu sektörlerde açılan iş alanlarıyla da işsizliğin azaltılmasına ve talebin arttırılarak düşük talep sorununun çözülmesine çalışılıyordu.
Genel anlamda “New Deal” programına bakıldığında çok da başarılı bir program olmadığı görüşü hakimdir.Devlet harcamalarının ekonomiyi canlandırmaya yetmediği, devletin ekonomideki payının da artmadığı ve yeni yatırımların yetersiz kaldığı bilinir.
Bunalım Sonrasında Almanya
Depresyonu yenerek tam istihdama ulaşan ilk sanayi ülkesi, Almanya’dır. Almanya, enflasyonsuz orijinal finansman yöntemleriyle iç piyasayı canlandırmayı başarmıştır. Ancak dünya pazarları Almanya’ nın ihracatına açık değildi. Alman fabrikalarına sürüm alanları temin etmek ve hammadde bulmak gerekiyordu. Güney Amerika, Orta Avrupa, Balkanlar ve Türkiye serbest dövizle mal almakta ve satmakta güçlük çekiyorlardı. Almanya,direkt serbest döviz transferi olmaksızın malın malla mübadelesini gerçekleştirmek imkanını sağlayan bir counter-trading modelini benimsedi serbest döviz piyasalarında ihracat mallarına uygun fiyatla alıcı bulamayan memleketlerin müşterisi durumuna geçti. Tarım ekonomilerinin ihracat mallarını yüksek bedelle satın aldı ve onlara kendi sanayi ürünlerini sattı. Planlama ve benzeri yöntemlere başvuran ABD ile Fransa gibi demokrasiler ılımlı çözümlere yönelirken, Almanya’da işsizler nazi totalitarizminin çılgınlıklarına kapıldılar. Böylece bunalım, İkinci Dünya Savaşı’nın başlıca nedeni olacaktı.
Türkiye’ye Etkileri
Türkiye 1929 bunalımı karşısında,kalkınmasını sağlayabilmek için ihracat ve ithalatını artırmak zorundaydı,Türkiye Cumhuriyeti bunu sağlayabilmek için çeşitli politikalar izledi.
Türkiye 1933′ de dış ödemelerde uygulamasına başlanan kliring ve takas sistemini uyguladı. Bilindiği gibi, kliring sistemi malını alanın,malını alma ilkesine dayanır. Bu sistemde ithalat ihracata bağlandığından, ihracat teşvik edilmiş olur. Nitekim,Türk Hükümeti mümkün olduğu kadar bütün ülkelerle kliring ve takas anlaşması yapmaya çaba harcadı ve Türkiye ile ticaret ve ödeme anlaşması yapan ülkelerden,ithalata öncelik tanıdı. Ayrıca ihraç mallarının standardizasyonuna önem verilerek ,ihracat bu yönden de teşvik edildi 10 /06/1930 tarih ve 1705 sayılı Kanun ile Hükümete tedbir alma yetkisi verilerek,ihraç edilen fındık ve yumurtadan başlayarak ,ihraç mallarında kalite konturulüne gidildi. Önceleri çeşitli merciler tarafından yürütülen bu iş 1934′ te kurulan Türkofis’ e devredildi. Ofise,kontrol ve teftiş görevi yanında piyasa araştırmaları yapma uluslar arası ticaret ve ödeme anlaşmalarını hazırlama görevi de verildi.
Halen dünyada yaşanmış olan en büyük kriz 1929 Krizi’dir. Bu krizin dünyayı en az I. Ve II. Dünya Savaşları kadar etkilediği de açıktır. Büyük bunalımın yol açtığı 1930’lar dünya tablosuna bakıldığında ekonomik krizlerin bazen insanlık tarihini etkileyecek boyutlara varabileceği rahatlıkla görülebilir. Bu yüzden ekonomik krizlere yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyal hatta politik bir olgu olarak da bakılmalıdır.
MİLLETLER CEMİYETİ
Birleşmiş Milletler’in temeli sayılabilecek bu organizasyon, I. Dünya Savaşı’nın ardından İsviçre’de 1919’da “Cemiyet-i Akvam” (Milletler Cemiyeti) adıyla kuruldu.  Amacı, ülkeler arasında yaşanabilecek sorunları barışçı yollarla çözmek idi. Bir süre çalıştı fakat fazla bir varlık gösteremedi. II. Dünya Savaşı’nın ardından dağıldı. 6 Temmuz 1932’de Cemiyet-i Akvam, Türkiye’yi üyeliğe davet etmiş, 9 Temmuz’da TBMM Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne giriş davetini onaylamış ve 18 Temmuz 1932’de Türkiye, Cemiyet-i Akvam’a resmen üye olmuştur.
Paris Barış Konferansının 25 Ocak 1919’da yapılan toplantısında; uluslararası barışı ve güveni sağlayacak ve devam ettirecek bir Milletler Cemiyeti kurulmasına karar verildi. Bu kararı yerine getirmek için bir komisyon kuruldu.
Komisyonun hazırladığı sözleşme 28 Nisan 1919 tarihinde Konferans Genel Kurulu’nda kabul edildi ve böylece Milletler Cemiyeti kurulmuş oldu.
20 yıl süreyle dünya milletlerine hizmet veren bu cemiyet tüm çabalara rağmen İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını engelleyemedi. Savaş sonrası 18 Nisan 1946’da Cenevre’de toplanan konferans, XXI. Genel Kurul Toplantısıyla cemiyetin dağılmasına karar verdi.
Her savaş sonrası antlaşmalarına önsöz olarak konması şartını getiren Milletler Cemiyeti Yasası; Bir Başlangıç Bölümü ve 26 maddeden oluşmaktaydı.
Milletler Cemiyeti’nin Mahiyeti ve Organları
Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’nin başlangıç bölümünde, cemiyetin genel amaçları ile üyelerinin yüklendikleri sorumluluklar şöyle belirlenmiştir:
1-Uluslar arasında işbirliği geliştirmek ve uluslararası barışı ve güvenliği sağlamak için, savaşa başvurmamak konusunda birtakım yükümlülükler kabul etmek,  2-Gizlilikten uzak, adaletli ve onurlu uluslararası ilişkiler sürdürmek; Hükümetlerce, bundan böyle eylemsel davranış kuralı kabul edilen uluslararası hukuk kurallarına kesinlikle uymak; 3-Örgütlenmiş halkların karşılıklı ilişkilerinde adaleti korumak ve antlaşmalardan doğan bütün yükümlülüklere titizlikle saygı göstermek… ”
Sözleşmenin 26 maddeden oluşan, üyelik ve örgütün yapısı, barışın sürekliliğini sağlamak, antlaşmalar, uluslararası işbirliği ve uluslararası yönetim, sözleşme hükümlerinin değiştirilmesi gibi hususları belirleyen metnine göre ise:
1. Cemiyete üye kabulü Genel Kurulun üçte iki çoğunluğunun kararıyla olacaktı (Madde 1). 2. Cemiyet, bir Genel Kurul, bir Konsey ve bunlara yardım eden bir Sürekli Sekreterlikten oluşacaktı (Madde 2). 3. Cemiyet üyeleri, barışın sürekliliğini sağlamak için, ulusal silahların en düşük bir düzeye indirilmesi zorunluluğunu kabul ediyorlardı (Madde Karizmatik. 4. Cemiyet, üyeleri arasındaki çıkacak anlaşmazlıklarda hakemlik yapabilecek ya da bunları Konsey’de inceleyecekti (Madde 12).
5. Barışın sürekliliğini sağlayan hakemlik antlaşmaları gibi uluslararası yükümlülükler ve Monroe Doktrini gibi bölgesel anlaşmalar, bu sözleşme’nin hiçbir hükmüyle bağdaşmaz sayılmayacaktı (Madde 21). 6. Savaştan sonra bağımsızlığına kavuşan ve kendi kendilerini yönetme yeteneğinden henüz yoksun halkların oturduğu ülkelere, kendi kendilerini yönetmeye yetenekli olacakları zamana kadar, cemiyet adına yönetimlerine bir mandatör seçilebilecekti (Madde 22).
Milletler Cemiyeti’nin Başarısızlık Sebepleri 
1. Cemiyetin bünyesinde savaşı önleyici tedbirlerde boşluklar mevcuttu ve yaptırımlar yetersizdi. 2. Sözleşmenin 10. maddesi mütecavizi tayin etmediğinden, bu madde barışı korumada yetersiz kalıyordu. 3. Önemli konularda oy birliği prensibinin uygulanması, politik ve hukuki sorunların çözümünü engelliyordu. 4. Barışı koruyacak ve devamlı kılacak uluslararası zihniyet yetersiz ve noksandı. Habeşistan olayı, 1937 Japon taarruzu ve 1 Eylül 1939 tarihinde Alman ordularının Polonya’ya taarruzu ile başlayan II. Dünya Savaşı, Milletler Cemiyeti’ni etkisiz duruma getiren gelişmeler arasında sayılabilir. 5. Paris Barış Konferansı’nda hazırlanan antlaşmaların bir parçası olması 6.Amerika Birleşik Devletleri’nin Milletler Cemiyetinden ayrılması, önemli bir uluslarası gücün yitirilmesine ve cemiyetin etkinliğini kaybetmesine neden oldu. 7-Bir yandan insan haklarını korumaya çalışıp diğer yandan kolonileşme ve manda sisteminin garantisi durumunda olması çelişki yaratıyordu.

LOCARNO ANTLAŞMASI:1925

Alsas-Loren bölgesi yüzünden xıx.yy.da savaşan Fransa 1925 yılına gelindiğinde Almanya’ya olan güvensizliğini gerekçe göstererek yeni bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu bildirdi.Milletler cemiyeti daimi üyesi olan Fransa’nın bu çağrısı üzerine Fransa ile çoğu sınır komşusu olan Almanya,Belçika,Yugoslavya,Polonya ve İngiltere arasında bir antlaşma imzalandı.(1 Aralık 1925)Locarno Andlaşması’na göre: 1)Almanya, batı sınırlarının, yani Fransa ve Belçika sınırlarının kesin Bu devletlerin adlan ve Cemiyete giriş tarihleri için ve sürekli olduğunu kabul ediyordu. Bu konuda bir anlaşmazlık çıkarsa kuvvete başvurulmayacak, sorun Milletler Cemiyeti’ne götürülecekti. İngiltere ve İtalya da bu statünün kefili olacaklardı. 2) Bütün anlaşmazlıklar barış yoluyla çözümlenecekti. 3) Bu andlaşma; Almanya, Milletler Cemiyeti’ne üye olur olmaz  yürürlüğe girecekti. Almanya, Locarno Andlaşması ile yeniden uluslararası işbirliğine girmiş oldu. Alsace-Lorraine’den kesin olarak vazgeçtiğini dolaylı olarak kabul etti. Andlaşmalardan hemen sonra da, 1926’da, Milletler Cemiyeti’ne üye oldu ve böylece yeniden Avrupa büyük devletleri arasına eşit koşullarla girmiş bulundu. Bu suretle, Avrupa’da yeni bir dönem başlamış oldu. Bu andlaşmayla kıtada siyasi gerginlik azaldı. Fakat bu da uzun sürmedi. İngiltere, Fransa’nın Almanya’ya yaklaşmasından memnun kalmadı. Çünkü bu devlet, Fransız-Alman ittifakıyla Avrupa güçler dengesinin bozulmasını istemiyordu. Diğer taraftan da Fransa, Versailles Andlaşması ile Avrupa’da yeniden güç olarak belirmişti. Bu nedenlerden İngiltere, Almanya’nın doğu sınırları için garanti vermemesini kabul etmiş ve bundan sonra Almanya’ya yardım etmeye başlamıştır. Ayrıca, Fransız-Alman yakınlaşmasına karşılık, İtalya ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır.

KELLOGG PAKTI:1927

Fransa, Avrupa’daki durumunu güçlendirmek için, Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini sıklaştırmaya yöneldi. 1927’de de, bu devlete, aralarında hiçbir zaman savaş etmeyeceklerine dair bir ebedi barış paktı yapılmasını önerdi. Amerika Birleşik Devletleri, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden Monroe politikasına dönmüştü. Fransa’nın önerisi ise, onu yeniden Avrupa sorunlarına çekecek nitelikteydi. Bu bakımdan öneriye yanaşmadı. Buna karşılık Amerika Dışişleri Bakanı Kellogg, Fransa’ya verdiği cevapta, Amerika’nın sadece Fransa ile değil, bütün dünya devletleriyle böyle bir paktın yapılmasından ve savaşın kanun dışı ilan edilmesinden yana olduğunu bildirdi. Bu öneri ise, Fransa’nın Avrupa’daki müttefiklerine karşı yüklendiği yükümlülüklerle çelişiyordu. Çünkü Fransa, gerektiğinde müttefiklerine yardım yapmayı anlaşmalarla kabul etmişti. Hiç savaş etmeyeceğini kabul ederse, bunları yerine getiremeyecekti. Bu nedenle Fransa, Amerika’nın bu önerisi karşısında durakladı. Bundan sonra Fransa Dışişleri Bakanı Briand ile Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Kellogg arasında diplomatik yazışmalar başladı. 27 Ağustos 1928’de Paris’te; Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya, İtalya, Japonya, Polonya, Çekoslovakya ve Belçika arasında Kellogg Paktı imzalandı. Bundan sonra bütün devletler pakta katılmaya davet edildi. Nitekim aynı yıl içerisinde Pakta, Sovyetler Birliği ve Türkiye (resmi olarak 8 Temmuz 1929’da) de dahil, belli başlı bütün devletler katıldılar.  Bu andlaşmaya göre: 1) Taraflar, uluslararası anlaşmazlıkların çözümlenmesi için savaşa başvurmayı kınadıklarını ve savaşı birbirleri ile ilişkilerinde ulusal siyasetin bir aracı olarak kabul etmediklerini ve savaştan vazgeçtiklerini, ulusları adına resmen açıkladılar. 2) İmzası olan devletler, niteliği ve kökeni ne olursa olsun, aralarındaki anlaşmazlıkların çözümlenmesi için, yalnız barış yollarına başvurmayı kabul ettiler. Böylece Kellogg Paktı ile, savunmaya dayanmayan savaş kanun dışı sayılmış ve devletlerarası ilişkilerde barışçı yollara başvurulması esas alınmıştır. Bu suretle de dünyada bir barış havası sağlanmak istenmiştir. Ancak, barışın sürekliliğini sağlamak amacıyla yapılan Kellogg Paktı ve daha önce kurulmuş olan Milletler Cemiyeti, bundan sonra başgösteren uluslararası anlaşmazlıklara pratik bir çözüm getirememiş, biraz sonra da, yeni bir dünya savaşının çıkmasını önleyememiştir. Bunda, büyük devletlerin iç ve dış politikalarında meydana gelen değişme ile gelişmeler de, önemli rol oynamıştır.

İTALYA’DA FAŞİZM

Birinci Dünya Savaşı’na büyük ümitlerle giren İtalya, 1-Savaşta kazanan devlet olmasına rağmen istediklerini elde edememesi 2-Ekonominin içine düştüğü durum 3-İşsizliğe bir türlü çare bulunamaması. 4-Asker kaçaklarının  sorun oluşturması 5-Siyasal partilerin zayıflığı Sebeplerinden dolayı faşist bir yönetim altına girdi.
İtalya’daki bu durum, 1919’da kurulmuş olan Benito Mussolini liderliğindeki Faşist Partisi’nin işine yaradı. 1921 yılında yapılan seçimlerde Faşistler 35 milletvekili çıkardılar ve bundan sonra daha çok taraftar kazanmaya başladılar. İtalya’daki iç çekişmeler, koyu ulusçuluk politikasına dayanan ve Paris Barış Konferansı’nda küçük düşürülen İtalya’yı güçlendireceğini, Roma İmparatorluğu’nu yeniden kuracağını vaat eden Faşist Partisi’ni daha da güçlendirdi. Bunun üzerine 1922’de Kral III. Vittori Emanuel  Başbakanlığı Mussolini’yi bıraktı . Böylece İtalya’da Faşist yönetim kurulmuş oldu.
1.Aşırı ulusçuluğu esas alan Faşist yönetim, kısa süre sonra demokrasiyi kaldırdı  2.Ülkedeki diğer ırklardan olanları zorla İtalyanlaştırmaya çalıştı. Faşist yönetimin Uluslararası Politikaya Etkisi 1. Dış politikada ise, Akdeniz çevresinde sömürge kurmaya, yani emperyalizme yöneldi.  2.Mussolini, Akdeniz’e “Bizim Deniz” (mare nostrum) diyordu ve Roma İmparatorluğu’nu yeniden meydana getirmek istiyordu. İtalya’nın bu yeni yayılma ve genişleme politikası, çevresinde ve Doğu Akdeniz ülkelerinde huzursuzluk yarattı    3. Bu arada İtalya, Yugoslavya ve Yunanistan ile toprak yüzünden anlaşmazlığa düştü.  4.1927yılında Arnavutluk devletini koruyuculuğu altına aldı    5. Mussolini’nin Anadolu’yu da yayılma alanı içine alma düşüncesi, Türk-İtalyan ilişkilerinde soğukluk yarattı. İtalya’nın bu politikası, 1934’te Balkan Paktı’nın kurulmasında önemli rol oynadı.  6.Diğer taraftan İtalya, Ortadoğu’ya sokulmaya çalıştı ve Habeşistan’a el attı.  7.Batıda ise, özellikle Fransa ile diğer sorunların yanı sıra Kuzey Afrika, daha geniş anlamda, Akdeniz egemenliği nedeniyle çekişmeye başladı.
ALMANYA’DA NASYONALİST SOSYALİZM(NAZİLERİN YÜKSELİŞİ)

Almanya’da Nasyonal Sosyalizm’in ortaya çıkışını hazırlayan ortam ile İtalya’da Faşizmin içinde belirdiği ortam arasında büyük benzerlikler vardır.Bu dönemde Almanya toplumsal siyasal ve ekonomik sıkıntılar içinde bulunuyordu.I. Dünya Savaşı’ndan yenik bir ülke olarak çıkmış,İmparator II. Wilhelm ülkeden kaçmıştı.Hükümet,savaş sonrası bir ülkenin sorunları karşısında yetersiz kalıyordu.Yenik bir ülkede,işsizlik sorunu,yüksek enflasyon demokratik ilkelerin üretim biçiminin yürümesini sağlayamıyordu. Bu bakımdan toplumsal koşullar İtalya’daki durumun tekrarı gibiydi.Almanya’da savaş bitince “Alman İşçi Partisi” diye yeni bir siyasal parti kurulmuş ve bu kuruluşa gerçek mesleği boyacılık ve dekorasyonculuk olan Adolf Hitler adlı bir kişi girmişti.Çok geçmeden Hitler,partide etkili olmuş ve partinin adını Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değiştirmişti. Hitler Almanların yaşamadığı birçok ülkeyi kendi sınırlarına katmak istemektedir.
“Genel politikanın tek amacı, politik gücün tekrar ele geçirilmesidir. Tüm devlet yöne timinin bu amacın gerçekleştirilmesine yöneltilmesi zorunludur. 1. İçte: Almanya’daki halihazır iç politik durumun tam tersine döndürülmesi. Amaca aykırı düşen herhangi bir düşünce tarzının faaliyetinegöz yumulmaması… Gençlikte ve millette, bizi yalnız ve ancak savaşın kurtarabileceği fikrinin yerleştirilmesi… En sert şekilde otoriter devlet yönetimi… 2. Dışa Yönelik: Hitler’in dış siyasası üç aşamada gelişmiştir. a)Versailles zincirlerinin kırılması, b) Bir millet bir devlet ilkesinin gerçekleştirilmesi,yani Almanya’nın sınırları dışında yaşayan tüm Almanların birleştirilmesi ve tek devlet altında toplanması c) Yaşam Alanı:u Nazi Alman emperyalizminin yeni adı idi.Hitler Almanların yaşamadığı birçok ülkeyi kendi sınırlarına katmak istemektedir   3. Ekonomi: Köylü kurtarılmalıdır! Yerleştirme (iskân) politikası… 4. Alman Silahlı Kuvvetlerinin kurulması politik gücün yeniden elde edilmesi amacına ulaşılması için en önemli koşuldur. Genel askerlik yükümlülüğü yeniden konulmalıdır…. Doğuda yeni yaşam alanının ele geçirilmesi ve buranın acımasızca Germenleştirilmesi…”*.  Hitler, Almanya içte yeniden güçlenmeye başlayınca, dışta da aktif bir politika izlemeye başladı. Almanya dışında kurulan Nazi partilerini destekledi ve onlardan dış politikası yönünden yararlanma yolunu tuttu. Nazi Yönetiminin Ulusalararası politikaya Etkisi 1-Versailles Andlaşması’nın koyduğu sınırlayıcı durumu ortadan kaldırdı.  2-1934 te Alman ordusunun toplam kuvvetini 100.000’den 240.000’e yükseltti.  3- 1936’da Locarno Andlaşması’ndan ayrıldı ve askersiz alan olan Ren bölgesini işgal etti. Almanya’nın, Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dengeyi bu şekilde zorlamaya ve değiştirmeye yönelmesi, bu dengenin ve statükonun sürmesinde yararı olan diğer devletleri Almanya’ya karşı harekete geçirdi. Bu da, devletlerarası yeni ve önemli sorunlar ile anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına neden oldu.

İSPANYADA İÇ SAVAŞLAR VE FAŞİST YÖNETİM

17 Temmuz 1936 – 1 Nisan 1939 tarihlerinde İspanya’da milliyetçiler ile cumhuriyetçiler arasıda gerçek iç savaş gerçekleşmiştir.. Savaş, 17 Temmuz 1936’da General Francisco Franco’nun komutasındaki milliyetçi güçlerin seçimle işbaşına gelen Cumhuriyetçi “Halk Cephesi” koalisyonuna karşı ayaklanmasıyla başlamıştır. Üç yıl süren ve İspanya’da çok fazla yıkıma yol açan iç savaş, 1 Nisan 1939’da milliyetçilerin zaferi ile sonlanmıştır. Savaşın sonucunda İspanya’da Franco’nun, 1975’deki ölümüne kadar sürecek olan, diktatörlüğü dönemi başlamıştır.
Hitler ve Mussolini isyanın başlamasından hemen sonra Franco’nun emrine birer uçak filosu göndererek 13,500 kişiyi Fas’tan İspanya’ya taşıdılar. Bölgeye  Alman, İtalyan ve Arap askeri sevk edildi. Bunun karşısında Cumhuriyetçiler, SSCB’nin desteği ve muhtelif ülkelerden gelen gönüllülerin desteğini aldılar.
Mart 1939’daGeneral Firanco’nun gurubu( Falanjistler), yarım milyon ölü-yaralı, bir milyondan fazla sürgün ve sınırsız tahribata sebep olarak ülkeye hakim oldular. Almanlar deneyim açısından en kazançlı çıkan ülke oldu. İspanya İç Savaşı Hitler’in durumunu güçlendirdi. Fransa üçüncü bir Faşist komşuya sahip oldu.
İspanya’daki Faşit Yönetimin Uluslararası Politikaya Etkisi 1- Akdeniz’deki bu gerginlik Hitler’in Orta Avrupa’da rahat hareket etmesini;  2-Avusturya ile Çekoslovakya’yı ilhakını kolaylaştırdı. 3- Ayrıca Madrid’i Berlin-Roma Anti Kominterin paktına yakınlaştırdı.  4-1940’da Çelik Pakt adını alacak olan üçlü dayanışmanın temelleri de atılmış oldu.
İKİ SAVAŞ ARASINDA BİLİM,TEKNOLOJİ ve SANAT ALANINDAKİ GELİŞMELER SANAT

Ortaya çıkan sanat akımları: 20. yy.da modern sanat ile çağdaş sanat kavramları iç içe geçmiş durumdadır. Değişen toplumsal ve ekonomik ortamın koşullarına uygun bir sanat yaratma çabasıyla geleneksel, tarihsel ya da akademik biçim ve kalıpları yıkmaya yönelen modern sanat, çok çeşitli akımları, kuramları ve eğilimleri içermektedir. 1900-1910 yılları arasında resim anlayışlarında köklü değişimler yaşanmıştır. Bu akım ve üslupların en önemlileri arasında yeni izlenimcilik, simgecilik, na bi’ler, art nouveau, fovizm (1905), kübizm (1907), soyut resim (1910), gelecekçilik (fütürizm), dışavurumculuk (ekspresyonizm), Ascan okulu, süprematizm, yapımcılık (konstrüktivizm), ışıncılık, orfizm, metafizik resim, vortisizm, de stijl, pürizm, dadacılık, yeni nesnelcilik, gerçeküstücülük (sürrealizm), toplumsal gerçekçilik, soyut dışavurumculuk, ham sanat (brüt sanat), pop sanat, minimal sanat,kavramsal sanat ve yeni dışavurumculuk sayılabilir. 20. yy. resimdeki  gelişmeler de Betimleyici olmayan ve fıgürlere yer vermeyen (non-figüratif) sanat ile soyut sanat, 20. yy. boyunca önemini koruyan eğilimlerin başında gelmekteydiler.  Soyut sanatçılar (1910) doğal görünümleri ya da biçimleri olduğu gibi yansıtmaktan kaçındılar.  20. yy. yaşamının değişen koşullarına karşı duyulan duygusal tepkiyi dile getirme isteği olmuştur. Resim sanatının olanaklarını bu doğrultuda değerlendirmeleri açısından sanatçıların hemen hepsi moderndi. Değişen koşulların başında hızlı yoğun teknolojik değişimler, bilimsel bilgi ve görüşlerin hızla yayılması, geleneksel inanç ve değerlerin görünüşteki anlamsızlığı. Batılı olmayan kültürleri anlama çabaları geliyordu.
20. yy. mimarlığındaki gelişmeler de,  kütlelerin ve biçimlerin ritmik düzenlemesiyle, geometrik bir temanın ışık ve gölge ile ifade edilmesiyle, sanayileşen toplumun gereksinimi olarak ortaya çıkan yeni yapı tipleriyle yakından bağlantılıydı
Müzikteki gelişmeler; Plastik sanatlardaki bu gelişmelere paralel olarak 20. yy.da müzik alanında da köklü değişimler yaşanmıştır. 1- Müzikte, kompozisyonun büyükçe bir bölümünün yinelenmesine dayalı bir teknik alan “dizisellik” (seriyalizm) oluşturmaktadır. Arnold Schönberg ve on iki ton müziğinin öteki temsilcileri, kompozisyonda sesleri dizisel olarak düzenleme yöntemini benimserken, diğer bazı besteciler de müziğin başka öğelerini dizileştirmeye yönelmişlerdir. Örneğin Pierre Boulez yapıtlarında ses, ritm, tonalite (gürlük derecesi) ve notaların çalınış biçimini dizisel öğeler olarak kullanmıştır.
2- 20. yy.ın ilk Öte yandan izlenimci ressamların genel estetik yaklaşımından etkilenmekle birlikte, bestelerinde disharmonik müziğe benzer tekniklerden yararlanmayan izlenimci müzikçiler de vardır. İzlenimci müziğin genellikle narin, edilgen ve ruh haline bağlı olduğu düşünülürse de gerçekte bu tür müzikte ölçülülük, vurgudan kaçınma ve durağanlık belirgindir.      İzlenimci müzik alanında başı çeken Claude Achille Debussy’den başka Maurice Ravel, Frederick Delius, Ottorino Respighi, Manuel de Falla, Karol Szymanowskı ve Charles Griffes gibi sanatçılar da izlenimci besteciler arasında sayılırlar.       Bundan başka 20. yy. müziğine damgasını vurmuş besteciler arasında farklı eğilimleri yansıtanlar ve birer doruk noktası oluşturanlar da bulunmaktadır .Bela Bartok, İgor Stravinski, Sergei Prokofiev, Şostakoviç gibi adlar çağın önde gelen kompozitörleri arasında sayılabilirler.
BİLİM VE TEKNOLOJİ
1900-1945 döneminin başlıca teknolojik gelişmelerini şöyle özetleyebiliriz:  1-Enerji alanında, elektrik enerjisi üretimi dev boyutlara ulaşmış, 2-1913’te petrolün işlenmesinde kraking yönteminin bulunması, plastikler, yapay kauçuk ve yapay elyaf üretimi açısından çok önemli bir adım olmuştur.  3-1911 ‘de vitaminlerin belirlenmesi 4-1928’de penisilinin keşfi    5-1943 ‘te de antibiyotiğin üretimine geçilmesi sağlık alanındaki önemli gelişmeler arasında sayılabilir.  6-1895 ‘te X ışınlarının bulunmasıyla başlayan bir dizi buluş (radyoaktiflik, yapay radyoaktiflik ve 1938’de çekirdek bölünmesi) nükleer çağın yolunu açmış;  7-1903 ‘te ilk uçuşunu yapan uçak, sonraki yıllarda gaz tribünüyle donatılarak jet uçağına dönüşmüş ve  8-1907’de de elektronik lambanın geliştirilmesidir. 9- Böylece modern teknolojinin en önemli bileşeni durumuna gelecek olan elektronik alanında ilk adımlar atıldı ve bunu radar ve televizyonun (siyah-beyaz 1929, renkli 1953) geliştirilmesi izledi.   20. yy.daki en önemli ve tartışmalı gelişmelerden biri de genetik mühendisliği olmuştur. Teknolojinin bilim temeline oturtulmasıyla, 19. yy.dan bu yana bilimsel bilgiden yararlanan teknolojide önemli gelişmeler sağlanmış, öte yandan teknolojik süreçlere de bilimsel ilkelerin uygulanmaya başlandığı gözlenmiştir.  Böylece bilim ve teknoloji arasındaki etkileşim sonucunda sistem mühendisliği ve yöneylem araştırmacılığı gibi yeni disiplinler; benzetim (simülasyon) ve matematiksel modelleme gibi yeni yöntemler ortaya çıkmıştır.

FELSEFE

19. yüzyıl sonlarından başlayıp günümüze kadar gelen ve devam eden düşünce geleneklerini ve felsefi akımları kapsar.Her çağın felsefesinin kendi toplumsal, kültürel ve siyasal koşullarıyla etkileşimli olması gibi, 20. yüzyıl felsefesi de kendi siyasal ve toplumsal gelişmelerinden etkilenmiştir.Çağın siyasal olayları, kültürel ve teknolojik gelişmeler, bilimsel alandaki yeni sonuçlar, ortaya çıkan yeni düşünce eğilimlerinin hepsi 20.yüzyıl felsefesinde görülen bilime yönelik sorgulayıcı yaklaşımların, aklın sorgulanması girişimlerinin, dile yönelik ilginin, özne kavramı üzerinde yürütülen tartışmaların, zihin problemlerinin, yeni bir boyut kazanan bilgi sorununun, cinsellik soruşturmasının,yabancılaşma ve iktidar sorunsalının arkaplanını oluşturmaktadır.Bu çağın düşünürlerinin çoğunluğu bir şekilde çalışmalarında çağın kuramsal sorunlarını dillendirmiş ve yanıt arayışında olmuştur.
Önemli akımlar      * Analitik felsefe     * Dil felsefesi     * Yorumsamacılık     * Yapısöküm     * Varoluşçuluk     * Mantıksal Pozitivizm     * Nihilizm     * Fenomenoloji     * Yapısalcılık     * Eleştirel teori
Sonuç
Bilimlerin temellerindeki kriz yine çağın hemen başında estetik dünyasına da yansımış, böylece soyut sanat, dizisel müzik, kolaj sanatı ortaya çıkmış ve geleneksel yapılarda çeşitli dönüşümlere neden olmuştur.

1-ALMANYA’DA BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDAN SONRA YAŞANAN KRİZLER: HİPERENFLASYON VE İŞSİZLİK

1918 yılında savaş bittiğinde, Almanya kaybeden ülkeler tarafındaydı. İtalya ise kazanan tarafta olmasına rağmen aslında eline pek bir şey geçmemişti. Ancak Almanya için durum daha da vahimdi çünkü savaştan zaferle çıkan İngiltere ve Fransa, Almanya’yı oldukça ağır şartlar içeren Versailles Anlaşmasın’ı imzalamaya zorlamışlardı.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki sürece baktığımızda, Versailles Anlaşması’nın Almanya’nın ve dünyanın geleceğini ne kadar çok etkilediği ortaya çıkmaktadır.

Versailles Anlaşması’ndan Sonra Almanya’nın Durumu:  1-Almanya’nın silahlı kuvvetlerinin mevcudu 100.000 kişiye indirilmişti. Ayrıca bu ordunun ağır ve stratejik silahlara sahip olma hakkı yoktu. Bu sadece Almanya’nın saldırı ve savunma gücünü azaltmıyor aynı zamanda işsiz kalan askerlerin, işsizliği de arttırmasını sağlıyordu.  2-Almanya’nın sınırları değiştirilmiş ve bazı toprakları elinden alınmıştı. Bunun ekonomik bir sonucu olarak, Almanya tarım yapılabilir ve değerli madenlere sahip arazisinin bir kısmını ve bu arazide yaşayan halkını, yani iç pazarının bir kısmını, yitirmişti. 3- Anlaşmanın getirdiği bir başka ekonomik yük, savaş zararlarının faturasının Almanya’ya kesilmesiydi. İlk çıkarılan hesap, 269 milyar altın paraydı (Goldmark). Bu Almanya için ödenmesi imkansız bir meblağ idi. İlerleyen yıllarda önce enflasyon, daha sonra da işsizlik ve 1929’daki büyük ekonomik kriz Almanya’nın sosyal, ekonomik ve politik hayatını ve geleceğini belirleyen önemli faktörler oldular. Bu ortam 1933 yılında Nazi Partisi’nin iktidara gelişinde ve 1939 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasında çok önemli bir pay sahibi oldu.

Almanya ekonomisinde 1914-1923 yılları arasındaki enflasyon: Savaş öncesi ve savaş sonrası Almanya’yı kıyaslamamız gerekirse, Almanya savaş öncesinde borç veren bir devletken, savaş sonrasında borç alan bir devlet olmaya başlamıştır. Almanya’nın savaş sonrasında ekonomik açıdan yaşadığı problemli dönemin ilk beş yılına damgasını vuran kavram enflasyondur. Enflasyon dönemini, üç zaman aralığında inceleyebiliriz. 1) 1914 – 1918 Birinci Dünya Savaşı’nın yapıldığı dönemdir. Almanya için enflasyon, savaşla beraber başladı. İngiltere ve Fransa gibi büyük güçlerle yapılacak olan savaşı finanse edebilmek için, Almanya vergileri arttırmak veya ek vergi koymak yerine para basma yolunu seçti. Ağustos 1914 tarihine kadar kağıt para merkez bankasındaki (Reichsbank) altın rezervleriyle destekleniyordu. Bu tarihten itibaren bu uygulama durduruldu. Böylece altın rezervlerinin azalmaması hedefleniyordu. Hatta daha da öteye gidilerek, Alman halkı elindeki altın paraları banknotlarla değiştirmeye teşvik edildi. Böylece Almanya’nın elindeki altın rezervi artacak ve Almanya uluslararası ticaretini sürdürebilecekti. Savaşın ilerleyen yıllarında paranın değeri düşmeye devam etti ve dereceli bir şekilde altın paranın da değeri düşürülerek sonunda tamamen piyasadan kalktı. En çok kullanılan para, kağıt para yani Papiermark oldu.
Almanya savaş sürerken hiçbir zaman savaşı kendi kaynaklarıyla finanse etmeyi düşünmedi. Asıl niyet savaş bittikten sonra savaş zararlarını mağlup olan devletlere ödettirmekti. Tabii bu planın olmazsa olmaz şartı Almanya’nın savaşı kazanmasıydı ancak yapılan hesaplar tutmayınca ilerde görüleceği gibi büyük sorunlar çıktı.
Para arzındaki bu yükseliş, üretimde bir yükseliş olmadığı için fiyatların yükselmesine yol açtı.
Fiyatlardaki bu değişimin yanısıra, halkın yiyecek gibi temel maddeleri edinmekte zorlanması ve son olarak savaşın olumsuz gidişatı, sosyal huzursuzluğu beraberinde getirdi. Kasım 1918’de donanmada çıkan isyan bütün ülkeye yayıldı ve bunun sonucunda İmparator tahtı bırakarak Almanya’dan kaçtı. Böylece Weimar Cumhuriyeti dönemi başladı. Weimar Cumhuriyeti’nin Versailles Anlaşması’nı imzalaması halkın büyük bir bölümünün antipatisini beraberinde getirdi. Hatta cephedeki askerlerin bir bölümü “arkadan vurulduklarını” düşünüyorlardı. Böylece ekonomik krizden önce siyasi açıdan negatif bir çok faktör hazırdı.
Versailles Anlaşması’nın ekonomik açıdan etkileri:   1-Almanya, savaş öncesindeki topraklarının % 13.05’ini kaybetti. 2-Demir açısından oldukça önemli Lorraine bölgesinin Almanya’nın elinden çıkması demir-çelik endüstrisi için büyük bir darbe oldu. 3-Saar ve Yukarı Silezya bölgelerinin elden çıkması da benzer etkiler yarattı. 4- Ayrıca tarım yapılabilir alanın %15.5’i elden çıktı.  Bütün bunların sonucu olarak Almanya birçok açıdan dış dünyaya bağımlı bir ülke haline gelmişti. Bunun yanında tarım yapılabilir arazinin azalması Almanya’yı endüstriyel hammaddeleri dışardan almaya yöneltti. Almanya ekonomisini savaş sonrasında etkileyen faktörler de doğal olarak bu alanlarla ilgili olacaktı. 5-Bütün bunlara ek olarak Versailles anlaşması, 269 milyar altın Mark gibi ödenmesi zor bir savaş tazminatı da getirmişti. Bir sene sonra yapılan görüşmelerle bu miktar 132 milyara düşürüldü. Yine de bu ödenmesi neredeyse imkansız bir meblağ idi. Zafer kazanan devletlerin istediği bu tazminat ekonomik krizin önemli bir etkenidir ve bu tazminata bağlı olaylar dolaylı olarak ekonominin gidişatını etkilemiştir, ancak bu tazminat tek başına olayların kötü gidişinin sebebi değildir. Hatta daha da ileri gidip, savaş tazminatı ekonomik değil psikolojik bir sorun olmuştur bile denilebilir.
2) 1919-1922: II.Wilhelm’in Hollanda’ya kaçmasından sonra yapılan Ocak 1919 seçimlerinde, sosyal demokratların önderlik ettiği bir koalisyon hükümeti kuruldu. Hükümetin başına gelen Friedrich Ebert ve koalisyon hükümeti bir çok sorunla baş etmek zorundaydılar.

BU SORUNLAR: 

1-ordunun mevcudu 100.000 kişiye indirildiği için işsiz kalan askerlere bir şekilde iş bulunması gerekiyordu.  2-hükümetin hedeflediği veya söz verdiği projeler oldukça fazla kaynak gerektiriyordu. Mesela gazilere ve eşleri savaşta öldüğü için dul kalanlara parasal yardım yapmaya söz verilmişti. Yine bürokrasinin iyi bir şekilde işlemesi için yeterli derecede maaşverilmeliydi ancak bu maaşın nasıl finanse edileceği büyük bir soru işaretiydi çünkü yeni hükümetin eski dönemden üstlendiği 175 milyar Mark’lık borç zaten tek başına büyük bir mali yükümlülük getiriyordu.  3-Son olarak İngiltere ve Fransa tarafından ödenmesi istenen tazminat mali durumu olukça zorlaştırıyordu.
Savaş sonrasında ekonomik sıkıntı yaşayan tek ülke Almanya değildi. İngiltere ve Fransa gibi ülkeler de ekonomik sıkıntı içindeydiler. Amerika savaş sonrasında ekonomik küçülmeye ve bu yolla fiyatları düşürmeye yöneldi. Almanya ise para basmayı sürdürme yoluna gitti. Başka bir deyişle hükümet altından kalkması zor olan finansal durumunu para basarak çözmeye karar verdi. Bir bakıma bu, Almanya’nın içinde bulunduğu koşullar arasında yapılabilecek en mantıklı şeylerden biriydi. Yeni Alman cumhuriyetinin anayasası demokrasi ilkesine göre hazırlanmıştı. herkes kendi kısa vadeli çıkarlarını korumanın peşindeydi ve kimse vergi ödemek istemiyordu. Böylece vergi toplama konusunda etkinliği azalan hükümet için para basmak tek çözüm olmuştu. Kısa vadede bu politika Almanya için oldukça faydalı oldu. Diğer ülkeler ekonomik küçülmeye giderken, Almanya para arzını devamlı arttırarak ekonomide büyümeye gitti. Ancak kısa vadede oldukça başarılı olan bu politika uzun vadede daha büyük bir ekonomik kriz getirecekti.
Alman ekonomisi, sürekli para basarak finanse edildiği için bir süreliğine işsizlik oldukça azaldı. Ülkenin bir çok yerinde yeni fabrikalar açıldı ve yeni zenginler ortaya çıktı.  Almanya’nın kısa bir dönem için ekonomik refaha ulaştığı bu dönemde Karl Helfferich ve Mathias Erzberger üzerinde biraz durmak gerekmektedir. Matthias Erzberger ekonomik alanda Helfferich gibi önde gelen bir kişi değildi. Versailles Anlaşması’nı imzalayan delegelerden biri olduğu için özellikle milliyetçiler tarafından sevilmeyen birisiydi. Ancak ekonomiyi düzeltme açısında başarılı bir performans göstermişti. Erzberger ilk olarak vergileri yükseltti. Bunu sıkı para politikası izledi. Böylece 1920 yılına gelindiğinde hızlı bir şekilde yükselmekte olan fiyatlar duruldu ve dengeye oturdu. Yaklaşık bir yıl için enflasyon oldukça azaldı. Yine bu dönemde Almanya’nın ekonomik büyümesi başladı. Ancak bunu yaparken Erzberger yoğun baskı altındaydı. Özellikle Helfferich ve enflasyondan kârı olan kişiler Erzberger’in yaptıklarından memnun değildiler. Helfferich, Erzberger’i yolsuzluk yapmakla suçladı ve yargının Erzberger’i suçlu bulması üzerine Erzberger istifa etti. Bunun sonucunda vergiler azaltıldı ve bütçe açığı artmaya başladı. Ayrıca Merkez Bankası yeniden para basmaya başladı. Böylece 1921 yazına gelindiğinde enflasyon yeniden yükselmeye başladı. Almanya, enflasyon deneyiminde artık son dönemece gelmişti.
3) 1922-1923 Bu dönem Almanya’da enflasyonun son dönemidir. Bu dönemde enflasyonun hiperenflasyona dönüştüğünü görüyoruz. Aslında bu anormal bir durum değildi çünkü Erzberger’in ekonomi üzerindeki kontrolünün sona ermesinden sonra artık Merkez Bankası’nın devamlı para arzını arttırması önlenemez bir hale geldi. Hiperenflasyonun oluşmasında bunun gibi ekonomik sebeplerin yanı sıra politik sebepler de vardı. Mesela Alman Merkez Bankası (Reicshbank) başkanı Dr. Rudolf Havenstein, sürekli olarak, para arzının ne fiyatları ne de döviz kurlarını etkileyemeceğine dair olan görüşünü savunuyordu. Kendisine göre asıl görevi, ekonomiye olabildiğince fazla para pompalamaktı. Görüldüğü gibi para arzı konusunda doğrudan yetkili bir kişinin para arzını ve dolayısıyla enflasyonu sürekli arttırması, hiperenflasyonu Almanya’nın kaderi haline getirmişti. Ayrıca devamlı ertelenen savaş tazminatı konusu bu dönemde artık ciddi bir problem haline geldi. Almanya’nın bu tazminatı ödememesi üzerine, Fransa Almanya için çok önemli olan Ruhr bölgesini işgal etti. Bu bölge Almanya sanayisi açısından çok önemli bir bölgeydi ve Fransa tarafından işgal edilmesi çok ciddi sorunlar yarattı.Almanya’nın neredeyse sanayi merkezi olan Ruhr bölgesinin elden çıkmasıyla dış ticaret dengesi iyice bozulmuş, sanayinin aldığı bu darbeyle Alman parasına olan güven iyice azalmıştı. Artık Alman ekonomisi sadece para basılarak devam ettiriliyordu. Paraya olan güvenin azalmasıyla fiyatların artışı hızlandı. Tarımla geçimini sağlayan kişilerden esnafa kadar herkes, kağıt paraya karşılık mallarını satmaktan kaçıyordu. Bu durum temel gıda maddelerinin sağlanmasında zorluklar çıkardı. Öte yandan Fransız hükümeti de Ruhr’daki pasif direniş sona ermediği sürece savaş tazminatı konusunda bir anlaşmaya varamayacaklarını bildirince sürdürülen ekonomi politikasının faydasız olacağı ortaya çıktı.. Ardından Ruhr bölgesindeki yerel halk direnişine son verdi. Böylece Ruhr’da ekonomik hayat tekrar başladı. Ancak Almanya’nın ekonomisinin kurtulabilmesi için radikal kararlar almak gerekiyordu.
15 Ekim 1923 tarihinde Reichsbank’ın yerine Rentenbank adında yeni bir kuruluş devreye girdi. Bu bankanın para arzı 3.200.000.000 altın Mark seviyesinde sabit tutulacaktı. Ayrıca 1 Rentenmark, 1 trilyon değerinde kağıt paraya (Papiermark) sabitlendi. Bunun dışında İngiltere ve İngiltere’nin baskısıyla Fransa, uluslararası bir komitenin Almanya’nın tazminatları ödeme kapasitesini saptamasını ve savaş tazminatının buna göre yeniden düzenlenmesini kabul etti.
Sonuç olarak enflasyon, geldiği gibi hızlı bir şekilde Alman ekonomisini terk etti. Enflasyon zamanında hızla ortaya çıkan yeni zenginler ve yeni fabrikalar, enflasyonla beraber ortadan kayboldular. Enflasyon bittiğinde Almanya’nın aslında sanayi kapasitesi olarak Avrupa’nın çok gerisinde kaldığı ortaya çıktı. Doğal olarak, ekonominin büyümesinin sebebi olan devamlı artan para arzı ortadan kalkınca, işsizlik devasa boyutlara ulaştı. Böylece Almanya’nın enflasyon dönemi son buluyor, ekonomik krizin bir sonraki dönemi olan stabilizasyon ve işsizlik başlıyordu.

2-ALMANYA’NIN YENİDEN YÜKSELİŞİ

Adolf Hitler’in iktidara gelişi, işsizlik probleminin çözülmesi ve yeni ekonomik düzen: 1923 yılında başarısız bir darbe girişiminde bulunduktan sonra Landesberg hapishanesine hapsedilen Adolf Hitler, iktidara ulaşmak için kafasında kurduğu bütün planları ortadan kaldırıp yepyeni bir plan yapmıştı: İktidarı zorla değil, demokrasi yoluyla, halkın isteğiyle ele geçirecekti.Hapisten çıktıktan sonra bu planını başarıyla uygulayan Adolf Hitler, iktidara gelene kadar, partisinin parlamentodaki koltuk sayısını genel olarak hep yükseltti. 1933 yılına gelindiğinde ise Adolf Hitler, Almanya başbakanı olmaya hak kazandı. Ülkedeki karışıklığı ileri sürerek kendisine neredeyse sınırsız yetkiler veren bir kararname çıkartılmasını sağladı. Nazi Partisi’nin parlamentodaki koltuk sayısı istedikleri kararları almalarını sağlayacak kadar fazlaydı. Adolf Hitler bu aşamadan sonra ülkedeki bütün partileri sırayla, belli nedenler bularak, kapattı. Böylece Almanya 1945 yılına kadar sürecek tek partili bir politik yaşama başladı. Başta bulunan kişi ise Almanya’nın yeni diktatörü oluyordu. Hitler, kendisine bağlı SS, Gestapo gibi polis örgütleriyle ülke içerisinde muhalefet çıkmasını önlüyor, çıkan herhangi bir muhalifi de ortadan kaldırıyordu. Kısacası Hitler bütün gücü elinde tutuyordu.
EKONOMİYİ DÜZELTMEK İÇİN ALINAN TEDBİRLER:
1-Hitler’in Almanya’nın başına geçmesi ekonomik açıdan bir çok önemli sonuç doğurdu. Hitler’in yaptığı en önemli şeylerden biri Versailles Anlaşması’nı “yırtmak” oldu. Bu anlaşmayla gururu kırılmış olan Alman halkı, açıkçası Hitler’i bu noktada destekliyordu. Bu aynı zamanda savaş tazminatlarının ödenmemesi ve ordunun tekrar büyümesi anlamına geliyordu, ki bu da orduyu memnun ediyordu.
2-Hitler’in ekonomi bakanı, Dr. Hjamar Schacht, öncelikle ithalatı belli bir seviyenin altında tutmak için bazı önlemler aldı. Ayrıca dış ticareti de değiş-tokuş (barter) anlaşmalaralıyla sınırlandırmaya çalıştı. Bunu yaparken amacı, Almanya’nın servetini Almanya içinde tutabilmekti.  3-Öte yandan devlet harcamalarında önemli bir artış yaşandı. En önemli proje bütün Almanya’yı kapsayan otoban projesiydi. Elektrik hizmetinin yaygınlaştırılması da bir başka projeydi. Kısacası devlet hem yatırım yaptı hem de özel sektörü belli yatırımlara kanalize etti.
4-Almanya’da ücretler ve yaşam standartı çok yüksek değildi. Ancak hükümetin amaçladığı da yaşam standartını değil üretimi yükseltmek olmuştu. Doğal olarak düşük ücretler daha fazla işçinin iş bulmasını sağlıyor ve üretimi arttırıyordu. Ancak burada işçiler tamamen haklarından arınmış, karın tokluğuna çalışan bir kesimin üyeleri değildiler. Örneğin işçiler, işverenlerinin kendilerini sömürmelerini önleyebilmek için mahkemeye başvurup işverenlerini dava edebiliyorlardı. Bu işle ilgilenecek bir mahkeme kurulmuştu. Ayrıca Almanya’da işçiler arasındaki görüş “belki az maaş alıyoruz ama en azından artık açlıktan ölme ihtimalimiz yok” şeklindeydi.
5-Alman kadınlarını, geleneksel Alman kadınının yaptığı şeylere (mutfak, çocuk ve kilise – küche, kinder und kirche ) çekmek için, Alman kadınlarını iş gücünden çıkarıcı önlemler alındı. Mesela çalışmayan Alman kadınları, çalışanlara göre daha az vergi ödeyeceklerdi. Bu da işsizliği göreceli olarak azaltan bir durum oldu.
Almanya’da, işsizliğe dair rakamlara baktığımızda, 1939 yılına kadar işsizliğin neredeyse mucizevi bir şekilde azaldığını görüyoruz:

Ocak 1933 tarihindeki işsizlik, Alman işgücünün neredeyse % 50’sine denk geliyordu. İşsizlikteki bu azalmada bir çok etken rol oynadı. Yukarda da belirtildiği gibi kadınların dolaylı olarak iş gücünden çıkarılması, işsizliği önemli ölçüde azaltan bir faktördü.  6-Ayrıca Yahudiler’e karşı artan düşmanlığın bir sonucu olarak, 1935 yılında Yahudilerin Alman vatandaşlığından çıkarılması, işsizlik istatistiklerini aşağıya çeken diğer bir faktör oldu.
7-İşçilere ödenen ortalama ücret, önceki senelere göre daha azdı. Bu konuda işçilerin seslerini yükseltmeleri biraz zordu. Bir kere işçi haklarını savunabilecek bir sendika yoktu. Ayrıca Nazi Almanya’sında sisteme başkaldıran bir kişi, kendini bir toplama kampında bulabilirdi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ilerleyen dönemlerinde artan Bolşevizm düşmanlığı göz önünde tutulursa, işçi haklarını savunmaya çalışacak bir hareketin ne gibi sonuçlarla karşılaşacağını kestirmek zor değildir. Zaten Nazi Partisi iktidara geldiği dönemden itibaren komünistlere karşı bilinçli bir temizleme politikası uygulamaya başlamıştı. Son olarak da, yoğun bir politik belirsizlik yaşamış ve açlıktan ölme seviyesine gelmiş olan Alman halkı, düşük maaş almayı pek de önemsemiyordu. En azından artık açlıktan ölme tehlikesi ortadan kalkmıştı.
8-Bir başka önemli etken de, 1935 yılında askere almanın yeniden başlatılması oldu. Askere almanın tekrar başlamasıyla, işsiz olan erkek nüfusun önemli bir kısmı silah altına alınarak, işsizlik daha da azaltılmış oldu. Burada gözden kaçmaması gereken bir diğer nokta da, Versailles anlaşmasını tanımayan Almanya’nın, top, tank, uçak gibi silahlara olan artan ihtiyacı ve de bunun Alman sanayisine olan olumlu etkisidir. Alman ordusunun bütün donanımı Alman fabrikaları tarafından sağlanıyordu. Bu da sanayi için oldukça olumlu bir etki oldu.
9-Alman hükümeti, İmparatorluk Çalışma Servisi (Reicsharbeitsdienst – RAD) adında bir kurum kurdu. Bu kurumlarda çalışan kişiler, hep beraber kamplarda yaşıyor, ve de sulama kanallarının yapımı veya otoban projesi gibi işlerde çalıştırılıyorlardı. Hükümet bu kurumda çalışan kişiler için belli çalışma programları hazırlamıştı. Burada çalışan kişilerin aldığı ücret pek yüksek değildi ama en azından işleri vardı ve hükümetin yaptığı bu uygulamaları ekonomik durumu düzeltmek için gösterilen çabalar olarak görüyorlar ve olumlu karşılıyorlardı. 10- Almanya’da yasaklanan sendikaların yerine, devlet tarafından Alman İşçi Cephesi adı altında bir kurum kuruldu ve başına Robert Ley adında bir kişi getirildi. Doğal olarak bu kurum sendikaların yaptığı şeyleri yapmıyordu. Ancak işçileri korumak için belli önlemler alınmıştı. Mesela bir işçi, rasgele işten çıkarılamıyordu. Buna karşın bir işçi de istediği zaman işi bırakamıyor ve işinden memnun değilse veya başka bir iş yapmak istiyorsa, gerekli düzenlemeler devlet tarafından yapılıyordu ve bu süreçte, çalışanlar normal işlerine devam ediyorlardı. 11- Bir başka önemli nokta da artan iş saatleriydi. Eskiden haftada 60 saat olan çalışma süresi, 1939 yılında 72 saate çıkmıştı.  12-Hem işçiler hem de sıradan insanlar için ucuz tatiller ve geziler düzenleniyordu. Her ne kadar bu gezilerde yer bulmak zor olsa da, halkta olumlu bir etki yarattı.  13-Bütün işçilerin bir arabaya sahip olabilmesi için haftalık ücretlerinden belli bir miktar bir fona yatırıldı. Volkswagen otomobillerinin doğuşu bu olayla olmuştur. Ancak toplanan fonlara rağmen hiçbir işçiye araba verilmedi ve bütün para Alman savaş ekonomisine akıtıldı.  14-Öte yandan işçilerin boş zamanlarında yapacakları şeyler de önceden ayarlanıyordu. Her Alman işçisinin yılda 3.740 saat dinlenme süresi vardı. Bu dinlenme süresinde yapacakları aktivitelerin hepsi devlet tarafından düzenleniyordu.  Sonuç olarak baktığımızda, Alman işçisi düşük ücretle daha fazla çalışıyor ve belki biraz da kandırılıyordu. Yine de işçiler buna karşı çıkmıyorlardı; veya çıkamıyorlardı çünkü Alman toplumuna hakim olan korku herkes gibi onları da sindirmişti.
Sonuç:,   Alman ekonomisinin 1933’ten itibaren savaş yıllarına kadar olan performansına baktığımızda, en önemli gelişme işsizlikte görülmektedir. Şu veya bu nedenle işsizlik neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır. Özellikle 1935 yılından itibaren başlayan silahlanmanın da olumlu etkisiyle üretim arttırılmıştır. Ancak işçilerin aldığı ortalama maaşa ve Alman halkının yaşam standartına baktığımızda önemli bir gelişme olmamıştır. Bunun önemli bir sorun çıkarmamasının en önemli sebepleri, muhalefetin sert bir şekilde bastırılması ve çok kötü günler görmüş olan Alman halkının artık azla yetinmeye alışmış olmasıdır. Bu nedenle Hitler’in Alman ekonomisini düzeltme açısından gösterdiği performansta, bir diktatör olmasının ve elinin altında önemli baskı ve sindirme mekanizmalarının bulunmasının, yadsınamaz ve işini kolaylaştırıcı bir etkisi olduğu sonucuna varmaktayız.

3-ALBERT EINSTEIN

1908 yılında Bern’de okutman olarak göreve geldi. 1909 yılına gelindiğinde Zürich Üniversitesi’de profesör olarak çalışmaya başladı. Bir süre Prague Charles Üniversitesi’nde çalıştıktan sonra 1912’de Zürich’deki görevine geri döndü. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra Berlin’de profesör olarak yerel bir üniversitede çalışmaya devam etti. Prusya’da Academy of Science’a üye oldu. Prusya vatandaşlığına başvurdu. 1914’den 1933 yılına kadar Kaiser Wilhelm Fizik Entitüsü’nde müdürlük yaptı. Yine 1920’den 1946 yılına kadar Leiden Üniversitesi’nde üstün profesörlük ünvanıyla çalışmalarını sürdürdü.             1917 yılında “On the Quantum Mechanics of Radiation” (Radyasyonun Quantum Mekaniği Üzerine) adlı makalesini yayımladı. 1919 yılında Mileva’dan boşandı, ardından kuzeni Elsa Löwenthal ile evlendi. Elsa, Einstein’nın yaşlılık yıllarında yanında oldu ancak hiç çocuk yapmadılar. 1915 yılında Prusya’da Academy of Science’da bulunduğu sırada genel izafiyet kuramını oluşturdu. Newton’nun çekim yasalarından yararlanarak kendi teorisini oluşturdu. 2. Dünya Savaşı’ndan dolayı yayımları Almanya’dan dışarıya ulaşamadı. Einstein’nın bu yeni teorisi Hendrik Antoon Lorentz ve Paul Ehrenfest tarafından keşfedildi. İngiltere’deki birçok astronom bu teoriyi inandırıcı bulmadı. 1917 yılındaki güneş tutulmasındaki gözlemler ile teorinin gerçekliği ortaya çıkacaktı. Ertesi yıl güneş tutulmasına ait fotoğraflar incelendi. Einstein, kütlenin uzay- zamanı geometrik olarak eğmesi, uzak yıldızlardan gelen ışıkların eğrilmesine neden olduğu savunuyordu. Bu eğrilik iç bükey olmalıydı. Bu teori bilim dünyasında büyük bir yankı uyandırdı.               1921 yılında Einstein teorisi üzerinde çalışmak için New York’a gitti. 1933 yılında Hitler’in ırkçı politikasından dolayı Alman vatandaşlığından çıkarak Amerika’ya geçti ve buranın vatandaşlığına geçti. Amerika Birleşik Devletleri’nde Princeton Üniversitesi’nde Institute of Advanced Study’de profesörlük hayatına ve çalışmalarına devam etti. 1945 yılında Princeton Üniversitesi’nden emekli oldu. 1926 yılında ise Leo Szilard ile zehirli gaz çıkarmayan buzdolabı projesi üzerinde çalıştı.            1933 yılında Almanya’da Nasyonal Sosyalist Partisi’nin iktidara gelmesiyle yasalar yüzünden çalışmalarına izin verilmeyen 40 bilim adamı adına Mustafa Kemal ATATÜRK’e bir mektup yazarak onların Türkiye’de çalışmalarına devam etmelerini istemişti. Atatürk bu isteği kabul ederek İstanbul Üniversitesi’nde çalışma imkanı tanımıştı.           Bu dönem Einstein’a İsrail Başbakanlığı teklif edildi ancak Einstein teklifi kabul etmedi. Dr. Chaim Weizmann ile Jerusalem Musevi Üniversitesi’ni kurdu.            1945 yılında Roosvelt’e yazdığı mektupta nükleer silahların yapılabileceğinden bahsetti. Daha sonra nükleer silahların oluşumuna ve kullanılmasına neden olduğu için büyük pişmanlık duyduğunu hep dile getirdi. Hayatının geri kalanında da Atom Bombası’nın kullanım şeklinden rahatsızlığını dile getirerek, buna karşı bir tutum izledi.              1948 yılında Brendeis Üniversitesi’nin komitesinde görev aldı. 18 Nisan1955 yılında 76 yaşında iç kanama sonucu hayatını kaybetti. “Generalized Theory of Gravitation” adlı çalışması yarım kaldı.           Ölümünden sonra otopsisini yapan Dr. Thomas Stoltz Harvey beynindeki anormaliyi fark etti. Paryetal lobunun normal insanlarınkinden %15 daha büyük olduğunu keşfetti. Beynin bu bölgesi matematik ve görsel yetenekle ilgili becerilerinin geliştiği bölge idi. Ayrıca Einstein’nın beyninin normal insanlardan %73 daha kıvrımlı olduğu gözlemlendi.
Einstein’ın araştırmaları (kronolojik sıra ile); Özel Görelilik Teorisi (1905), Görelilik (İngilizce çevirileri 1920 ve 1950), Genel Görelilik Teorisi (1916), Brown Devinimi Teorisi Üzerine Araştırmalar (1926), ve Fiziğin Evrimi (1938). Bilimdışı çalışmaları arasında Siyonism Hakkında (1930), Neden Savaş? (1933), Benim Felsefem (1934) en önemlileridir.

II.DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDE TÜRKİYE TÜRKİYE’NİN MİLLETLER CEMİYETİ’NE GİRİŞİ(18 Temmuz 1932)  Türkiye 4 yıllık ağır ve zorlu bir mücadelenin sonunda kazandığı kesin bir zaferin ardından 24 temmuz 19232te imzaladığı Lozan Barış antlaşması ile uluslar arası planda kendisini resmen tanıtmış , bunun ardından da 29 ekim 19232te Cumhuriyet’i ilan ederek ,yeni devleti resmen kurmuştur. Bundan sonra bir yandan iç meselelerini halletmeye çalışırken bir yandan da uluslar arası ilişkiler kapsamında  çözüm bekleyen sorunlarını çözme gayreti içine girmiştir.bu çerçevede çeşitli devletlerle olan  sorunlarını ,yeni bir devlet olmasına rağmen kendi açısından başarılı sayılabilecek bir şekilde tek tek  yoluna koyarken ,bir yandan da uluslar arası gelişmeleri çok yakından izleyerek ,fırsatları en iyi şekilde değerlendirip ,uluslar arası barış ve güvenliği sağlama çalışmalarına aktif olarak katılabilmenin yollarını aramıştır.  Türkiye’nin kendi dışındaki gelişmeler  nihayet 1930’lu yıllara girildiğinde ona bu fırsatı vermiş ve Türkiye , hem de onurlu bir şekilde 18 Temmuz 19322de o zamanın dünyada ki en büyük uluslar arası kurulu olan milletler Cemiyeti(Cemiyet-i Akvam)’ne girmiştir.Bu Türkiye’nin 19242lerden beri izlediği başarılı  dış politikanın ona kazandırdığı başarılı bir sonuçtur.

BALKAN ANTANTI (9 Şubat 1934) Antantın Oluşmasının sebepleri: 1-19332den sonra İtalya’nın hızlı bir şekilde silahlanarak Balkanlara yönelik politikalar üretmesi  Balkan devletlerini ve Türkiye’yi endişelendirmiştir. Antantı oluşturan devletler: Türkiye,Yunanistan ,Romanya ve Yugoslavya Bu antant devletlerin toprak bütünlüğüne saygı gösterme ve iç işlerine karışmama esasına dayanıyordu. Önemi: 1-Türkiye –Yunanistan sınırı güvence altına alındı. 2-Türkiye bölgede lider konumunda olduğunu gösterdi. 3-Türkiye bölgede barışa katkıda bulunmak istediğini gösterdi. 4- Montrö antlaşması için Türkiye taraftar buldu NOT:Balkan Antantı II.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla dağıldı.

MONTREUX (MÖNTRÖ)SÖZLEŞMESİ VE HATAY MESELESİ Montrö Sözleşmesi     TÜRKİYE Lozan’da Boğazlar ile ilgili hükümleri , güvenlik konusunda Milletler Cemiyeti ‘nin etkili olacağı  ve Avrupa’da silahsızlanmanın gerçekleşeceği ümidi ile kabul etmiştir.      1933 yılından itibaren Almanya ve İtalya’nın hızlı bir şekilde silahlanması ve Milletler Cemiyeti’nin bu duruma bir çare bulamaması  Türkiye’yi boğazların güvenliği konusunda endişelendirdi.Lozan Antlaşmasının Türkiye ‘yi  boğazlar konusunda kısıtlayan hükümlerinin kaldırılması için Türkiye 10 Nisan 1936’da Lozan’ı imzalayan devletler e bir nota gönderdi.Antlaşmaların hiçe sayıldığı ve devletlerin dost arayışı içinde olduğu bir dönemde Türkiye’nin istekleri olumlu karşılandı ve boğazların sütatüsü  İsviçre’nin Montrö kentinde tekrar görüşüldü. Montrö sözleşmesinin İçeriği: 1-Boğazlar komisyonu kaldırılarak görevleri Türk Devletine devredildi. 2-Boğazlara Türkiye’nin asker sokması kabul edildi. 3- Ticaret gemilerinin boğazdan serbest geçişi kabul edildi. 4-Savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine sınırlama getirildi. 5-Savaş zamanında Türkiye’ye boğazları kapatma hakkı verildi. ÖNEMİ: 1-   Misak-ı Milli yönünde önemli bir adım atıldı. 2-   Türkiye’nin uluslar arası güç dengesinde önemi arttı. 3-   SSCB kendisini Karadeniz’de güvende hissetti. 4-   Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki durumu güçlendi. Açıklamalar: 1-İtalya sözleşmeyi daha sonra imzaladı.(İtalya Habeşistan’a saldırdığı zaman Milletler Cemiyetinde olan Türkiye de İtalya’nın bu davranışını kınamak zorunda kalmıştı.) 2- İngiltere Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de güçlü olmasını istemiyordu. 3-SSCB Lozan’ın oluşturduğu Boğazlar rejimini beğenmiyordu. 4-Japonya II.Dünya Savaşı’ndan sonra görüşmelerden çekildi.
SADABAT PAKTI(9 TEMMUZ 1937) Sebebi:

İtalya’nın Akdeniz Havzası ve Ortadoğu’ya yönelik saldırgan tutumu. Katılan Devletler:Türkiye,İran, Afganistan ve Irak Önemi: 1-Türkiye ,İran ve Irak sınırı güvence altına alındı. 2-İtalya’ya karşı Balkanlar’da  önemli bir caydırıcılık rolü üstlenmiş olan Türkiye  Sadabat  Paktı ile tavrını devam  ettirerek dünya barışına katkıda  bulunmak istediğini göstermiştir. 3-Türkiye bölgede öncü durumda olduğunu göstermiştir. NOT:II.Dünya savaşı başlatınca pakt dağılmıştır.

HATAY SORUNU: Fransa 1936 Yılında Hatay’dan çekilerek bölgeyi Suriye’ye bırakmak isteyince ;bu durumun Ankara Antlaşmasına uymadığını ileri süren Türkiye Milletler Cemiyetine başvurdu. II.Dünya Savaşı’nın  belirtileri oluştuğundan dolayı Fransa Hatay meselesinde Türkiye’yi   pek uğraştırmadı.3 Temmuz 1938’de Hatay meselesi çözümlendi.Bu çözüm doğrultusunda;5 Temmuz 1938’de Türk askerleri Hatay’a girdi.2 Eylül  19382de Hatay Meclisi açıldı.Tayfur Sökmen devlet başkanı,Abdurrahman melek başbakan oldu. Hatay Meclisi’nin verdi ği kararla 29 Haziran 1936’da Türkiye’ye katıldı. ÖNEM: 1-Misak-ı  Milli yönünde son adım atıldı. 2-Güney sınırı son halini aldı. 3-Mustafa Kemal  II.Dünya Savaşı öncesi gelişmelerini  Türkiye’nin lehine kullanarak dahiyane bir siyaset izlediğini gösterdi. NOT:Hatay Türkiye’ye katılan son toprak parçasıdır.

ÜNİTE: İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI  (1939–1945)
1. SAVAŞIN GENEL NEDENLERİ
II. Dünya Savaşı çıktığında Avrupa’da birçok devlet diktatörlükle yönetiliyordu. Avrupa’da demokrasilere karşı Üçlü Totaliter (baskıcı) rejim büyük bir tehlike oluşturuyordu (Stalin’in SSCB’si, Hitlerin Nazi Almanya’sı, Mussolini’nin Faşist İtalya’sı).
a) İtalya ve Almanya’nın Saldırgan Tutumları (1936–1939): İtalya’da ortaya çıkan Faşizm, Mussolini’nin siyasetiyle tehlikeli bir boyut kazanmıştır. Almanya’da aşırı milliyetçi düşüncelere sahip Nazilerin iktidara gelmesi (1933) Hitlerin Büyük Almanya, üstün Alman ırkı idealleri yolunda yaptığı çalışmalar dünya barışını tehdit etmeye başlamıştır. Hitler, bütün Alman dilini konuşan toplulukları tek bir Alman devleti etrafında toplamayı amaçlamıştır.
Hayat Sahası: Bu ifade Naziler tarafından Alman halkının yaşamını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu ve özellikle de Slav halklarından alınması gereken toprakları anlatmak için kullanılmıştır (Kısaca Almanya, Avrupa’yı hayat sahası olarak görmektedir).
Bu doğrultuda, Almanya, Versay Antlaşmasına göre askersiz bölge olan Ren’e asker çıkartmış, İtalya ise Almanya’dan destek alarak Habeşistan’a saldırmıştır. Almanya ve İtalya’nın hızla silahlanarak yeni sömürge arayışına girmeleri, sömürgeleri tehlikeye giren İngiltere’yi tedirgin etmiştir. Bu arada Nazizm ve Faşizm gibi katı totaliter rejimlerin uzlaşmaz tavırları İngiliz ve Fransızları savunma güçlerini arttırmak için bazı önlemler alma yoluna itmiştir.
b) Komünizm rejiminin Rusya’ya yerleşmesiyle bu ülkede silahlanma yarışı başlamış, komünist rejimle Rusya, yayılmacı bir politika izlemeye başlamıştır. Bu arada savaş sonunda artan sorunlar ve işsizlik nedeniyle Avrupa’da komünizmin gelişmesi sonucunda bu duruma İtalya ve Almanya tepki duymaya başlamıştır.
c) I. Dünya savaşı sonunda yapılan ağır antlaşmalar ile Avrupa’da siyasi ve ekonomik dengelerin tamamen bozulması, özellikle de Almanya ile yapılan 1919 Versay Antlaşması’nın Almanya’nın büyümesini ve güçlenmesini önlemeye yönelik olması Almanya’nın bu antlaşmanın hükümlerini tanımamasına yol açmış ve bu durum II. Dünya Savaşının çıkış noktası olmuştur.
d) İtalya’nın I. Dünya Savaşından galip bir devlet olarak çıkmasına rağmen yeterince menfaat elde edememesi: İtalya’nın, 1919 Paris Barış Konferansı’nda istediğini alamaması ve itilaf devletleriyle ilk görüş ayrılıklarını yaşaması.
İtalya’da iktidarı ele geçiren aşırı milliyetçi faşist partinin, yayılmacı bir politika izlemesi 1935’te İtalya’nın, Habeşistan’a saldırması.
Bizim Deniz: Mussolini’nin Akdeniz’de Roma İmparatorluğunu yeniden canlandırma projesidir.
e) Japonya’nın Sömürgeci faaliyetlere girişi ve Çin’e ait Mançurya’yı işgali (1931): Milletler Cemiyetinden ayrılan Japonya II. Dünya savaşı öncesinde Mançurya’yı işgale yönelerek yayılmacı bir politika izlemiş, gücünü sürekli arttırmıştır.
Ortak Refah Alanı: Japonya, yayılmacı politikasını Asya devletlerinin dayanışması üzerine kurmuştu. Bu politikaya göre bazı Asya bölgeleri, Japonya’nın denetiminde olmalıydı.
f) Devletlerarasında Bloklaşma ve Hızlı Silahlanma yarışının tekrar başlaması: İtalya, Almanya ve Japonya’nın yakınlaşarak aralarında ittifak kurmaları, I. Dünya Savaşı öncesindeki gibi pazar ve hammadde arayışının beraberinde getirdiği silahlanma yarışı 1930’lu yıllarda dünya barışını tehlikeye düşürmüştür.
g) I. Dünya Savaşı sonunda imzalanan barış antlaşmaları ile sınırların çiziminde “milliyetçilik” ilkesine dikkat edilmemesi ve yeni milliyetçi akımların ortaya çıkması da savaşın çıkışında etkilidir.
2. SAVAŞ ÖNCESİNDE YAŞANAN GELİŞMELER (BLOKLAŞMALAR)
a) MİHVER GRUBU (ÜÇLÜ PAKT): 1936 da Almanya ve İtalya tarafından kurulmuş, sonradan bu gruba Japonya’da dâhil olmuştur. Daha sonra bu gruba Bulgaristan, Macaristan, Finlandiya, Romanya da katılmıştır.
b) MÜTTEFİK GRUBU: İngiltere ve Fransa tarafından kurulmuştur. Rusya ve ABD’de bu gruba dâhil olmuştur. Müttefik devletlere daha sonra 30 civarında devlet katılmıştır.
c) Savaşı Durdurma Çabası: Savaş başlamadan önce İngiliz Başbakanı Chamberlain Neville’nin yatıştırma politikası da Almanya’yı durduramadı. Almanya’nın, Çekoslovakya’yı işgal etmesi üzerine, İngiltere yatıştırma politikasını terk etti. Böylece İngiltere büyük bir savaşı önleyemeyeceğini anlamış oldu.
3. SAVAŞIN BAŞLAMASI
Savaş, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın, Polonya’ya saldırmasıyla başlar. Polonya’nın bir bölümünün Alman toprağı olduğunu iddia eden Hitler, Sovyetlerle anlaşarak Polonya’yı işgal etmiştir. Bunun üzerine Polonya’ya güvence veren İngiltere ve Fransa’da savaşa girmiştir. Başlangıçta Almanya; Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa’nın başkenti Paris’i ele geçirerek Mihver devletler üstün duruma getirmişken, ABD’nin müttefik devletler grubuna katılmasıyla savaşın seyri değişmiştir.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI (1939–1945)
a) Barbaros’sa (Tayfun) Harekâtı: SSCB, başlangıçta Almanya’nın yanında yer alırken daha sonra Almanya’nın “Barbaros’sa Harekâtı” ile Rusya’ya saldırması üzerine, Rusya Müttefikler grubuna geçmiştir. Sovyet Rusya’nın Doğu Avrupa’da genişleme siyaseti izlemesini çıkarlarına aykırı gören Hitler, 1940’da ani bir kararla Sovyetlere saldırmıştır. Hitlerin amacı, hayat sahasını genişletmek, komünizmi yok etmektir. Ayrıca SSCB’nin doğal zenginliklerini almak, alt sınıf olarak gördüğü Slav halklarını sömürgeleştirmekti.
b) Pearl Harbour Saldırısı: Japonya’nın, Pasifik okyanusundaki (Hawaii’deki) Amerikan üssü olan Pearl Harbour’a 1941’de saldırması üzerine ABD müttefiklerin yanında savaşa girmiştir. ABD, Japonya’nın Pearl Harbour baskınına karşılık savaşın bitişini hızlandırmak için Hiroşima ve Nagazaki kentlerine tarihte ilk kez atom bombası atmasıyla Japonya bir süre daha dirense de teslim olmuştur. Bunun üzerine savaş 1945 yılında sona ermiştir.
c) Atlantik Sözleşmesi (1941): İngiliz Başbakanı Churchill ile ABD Başkanı Roosevelt arasında imzalanmıştır. Bu iki lider savaştan sonra dünyayı nasıl düzenleyeceklerine dair 8 maddelik bir sözleşme yapmışlar, dünya haritasını nasıl düzenleyeceklerine dair kararlar almışlardır. Bu sözleşme ABD, henüz savaşa girmeden yapılmıştır (Bu sözleşme ABD’nin artık tarafsızlık politikasını terk ettiğini göstermektedir).
NOT: ABD’nin savaşa katılmasından sonra Almanya’ya karşı savaşa giren 26 devletin katılımıyla Atlantik Sözleşmesi esas olmak üzere BM bildirisi yayımlanmıştır. Böylece savaş sonrası kurulacak olan BM’nin temelleri atılmıştır.
d) Normandiya Çıkarması: ABD, İngiltere ve Kanada kuvvetlerinin 100 bin kişiyle Fransa’daki Almanlara ait üsse yaptığı askeri çıkarmadır. Avrupa’nın kuzey kesiminde yapılan Normandiya çıkarması tarihin gelmiş geçmiş en büyük çıkarması olmuştur.
Bu çıkarma, 1000 uçak, 4 bin çıkarma gemisi ile yapılmıştır. Böylece Almanlar ağır kayıplar vermiş, Fransa’nın başkenti Paris kurtarılmıştır. Rusya’nın da ileri harekâtıyla Almanya ve İtalya yerle bir edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Mihver devletler grubu yetersiz kalmıştır. Rusya’nın ileri harekâtıyla Balkanları ele geçirip Almanya’ya kadar ilerlemesi üzerine müttefikler Berlin’e girmiştir. Böylece Almanya çaresiz kalarak teslim olmuştur. Hitler ise bu durum karşısında intihar etmiştir.
4. SAVAŞIN SONU
1 Eylül 1939’da Almanya’nın, Polonya’ya saldırmasıyla başlayan 2. Dünya Savaşı, Mayıs 1945’e kadar devam etmiştir. Japonya’nın da teslim olmasıyla 10 Ağustos 1945’de yaklaşık 6 yıl süren 2. Dünya Savaşı müttefik devletlerin galibiyetiyle sona ermiştir. 10 Şubat 1947’de Paris Antlaşmasıyla savaş resmen bitmiştir.
II. Dünya Savaşında Türkiye’nin Tutumu:
1939–45 yılları Türkiye için de sıkıntılarla dolu bir dönem olmuştur. Türkiye savaşa girmemekte kararlı olduğu halde çevresi bir ateş çemberi ile sarılmıştı. Bu nedenle Türkiye ordusunu sürekli olarak savaşa hazır halde tuttu. Bütün ekonomik gücünü askeri harcamalara ayırmak zorunda kaldı. Bunun sonucunda Türkiye’nin kalkınma ve sanayileşme çabaları oldukça zayıfladı, üretim düştü. Temel maddeler bile güç temin edilir duruma geldi. Her olasılığa karşılık önemli sayıda askeri birikim yapıldı. Savaş boyunca 2 milyon insanı silah altında tutan Türkiye ekonomik gücünü askeri yatırımlara ayırmak zorunda kaldığı için 2. ve 3. Beş yıllık Kalkınma Planlarını uygulayamadı.
Savaşta Türkiye için en büyük tehlike Almanya’nın Balkanlara yayılmasıydı. Yunanistan’ı işgal eden, SSCB’ye saldırmayı planlayan Almanya, Türkiye’nin kendi yanında savaşa girmesini istemiş ancak bunu başaramayınca iki ülke 1941’de “Saldırmazlık Antlaşması” yapmışlardı. Buna göre Türkiye savaşta tarafsız kalacaktı (Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün politikalarıyla Türkiye savaşta yer almamıştır). Ancak Türkiye’nin stratejik önemi nedeniyle hem Müttefik hem de Mihver devletler, Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa girmesi için çaba harcamışlardır.
İsmet İnönü, prensip olarak savaşa girmeyeceğimizi açıklamış ancak Türkiye’nin ihtiyaçları olan araç gereçlerin temin edilmesiyle savaşa girilebileceğini belirtmiştir. Savaşın gidişatının netleşmesi üzerine Türkiye, 2 Ağustos 1944’te Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesmiş, 1945 yılı başlarında ise Almanya’nın yenilgisinin kesinleşmesi üzerine Türkiye, 23 Şubat 1945 tarihinde Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiştir
NOT: Türkiye’nin savaşa girişinin en büyük nedeni savaş sonrası oluşturulacak uluslararası kuruluşlara kolayca girebilmek ve imtiyaz alabilmek içindir.

Yalta Konferansı’nda, BM’nin kurulması için hazırlık konferansının ABD’nin San Francisco kentinde yapılması ve 1 Mart 1945’ten önce Almanya’ya savaş açan ülkelerin bu konferansa kurucu üye olarak katılabilmesi esasları belirlenmiştir. Bu nedenle Türkiye 1 Marttan önce Almanya’ya savaş ilan etmiş, 27 Şubatta BM Beyannamesi’ni imzalayarak, San Francisco Konferansı’na resmen davet edilmiştir. Böylece, 1945 yılında San Francisco Konferansı toplanmış, Türkiye’nin de katıldığı bu konferansta BM kurulmuştur. Türkiye’de bu örgütün kurucu üyelerinden biri olmuştur.
5. SAVAŞ SIRASINDA YAPILAN ÖNEMLİ KONFERANSLAR
a) Adana Mülakatı (1943): Türkiye adına İsmet İnönü ile İngiltere Başbakanı Churchill arasında Türkiye’yi savaşa sokmak için yapılan bir görüşmedir. Almanya’ya karşı Balkanlarda cephe açılması gerektiğini, böylece Sovyet Rusya’nın yayılmacı politikasının da önlenebileceği görüşülmüştür. Özellikle bu görüşmede müttefikler Türkiye’yi stratejik önemi nedeniyle savaşa sokmak için büyük uğraş vermişlerdir. Ancak Türkiye tarafsızlığını bir süre daha korumuştur.
b) Eden Menemencioğlu Görüşmesi (1943): İngiltere ile Türkiye arasında, Türkiye’yi savaşa sokmak için yapılmıştır. Ancak Türkiye bu teklifi reddetmiştir.
c) Tahran Konferansı (1943): İngiltere-ABD ve Rusya arasında yapılmıştır. Bu konferansta yeni bir cephe açılması görüşülmüştür. Ancak Balkanlar yerine Normandiya çıkarması yapılmasına karar kılınmıştır. Ayrıca bu konferansta Sovyet Rusya, Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa girmesinde ısrar etmiştir.
d) Kahire Konferansı (1943): ABD Başkanı Roosevelt ile İngiltere Başbakanı Churchill ve Türkiye’den İsmet İnönü arasında yapılmıştır. Türkiye’nin müttefiklerin yanında savaşa katılmasını yeniden istemişlerdir. Türkiye ilke olarak öneriyi kabul etse de askeri ihtiyaçlarımızın karşılanması durumunda savaşa girebileceğini belirtmiştir.
e) Yalta Konferansı (Kırım–1945): İngiltere-ABD- SSCB arasında yapılmıştır. Artık II. Dünya savaşının sonu hemen hemen bellidir. Amaç savaş sona ererken müttefikler arasında artan sürtüşmeleri ve görüş ayrılıklarını sona erdirerek, ortak barış sistemi kurmaktır. Konferansta Almanya’nın silahsızlandırılması, Almanya’nın işgalinin nasıl gerçekleştirileceği, hangi bölgelerin kimin kontrolünde olacağı (kimin Almanya’nın neresini alacağı), Avrupa’da nasıl bir düzenin kurulacağı görüşülmüştür.
NOT: Konferanstan en karlı çıkan devlet Rusya olmuştur. Çünkü Rusya bütün doğu Avrupa’yı işgal etmiştir. Rusya’ya izin vermelerindeki amaç Nazizmi ortadan kaldırmaktır.
f) Postdam Konferansı (1945): Bu konferansta Almanya’nın teslim olmasından sonra ortaya çıkan sorunlar görüşülmüştür. Bu konferansın diğer konferanslardan farkı; savaşın nasıl biteceği değil barışın nasıl sağlanacağı konularının görüşülmesidir. Berlin’de toplanan bu konferansa göre yapılacak barış antlaşmalarının temel ilkeleri belirlenmiştir. Barışın nasıl sağlanacağı, kaybeden Mihver devletleri ile bazı stratejik bölgelerin kaderi görüşülmüştür. Konferansta, Almanya’nın kaderinin ne olacağını belirlediler. Ayrıca bu konferansta SSCB, Türkiye’nin asla kabul etmeyeceği Karadeniz ve boğazlarla ilgili isteklerde bulunmuştur. SSCB, boğazlardan üs talep etmiştir. Konferansta boğazların yeni bir yönetime kavuşturulması ve ABD’nin, boğazlarda söz sahibi olması konusunda uzlaşmaya varılmıştır.
6. SAVAŞ SIRASINDA TÜRKİYE’DEKİ GELİŞMELER
II. Dünya Savaşı yıllarında özellikle erkeklerin silah altında olmasından dolayı Cumhuriyet döneminin en düşük nüfus artış hızı gerçekleşmiştir. Bu dönemde ekonomik sıkıntılara rağmen, okul sayısını arttırmak, insan faktörünü geliştirmek amacıyla eğitime harcanan para da artmıştır.
Savaşın Türkiye’ye Ekonomik etkileri: Türkiye’de yarı seferberlik havası ile yetişkin nüfusun askere alınması üretimde düşüşe neden olmuştur. Savunma harcamalarının artması yatırımların yapılamamasına yol açmış, mevcut yatırımların korunması temel politika haline gelmiştir. Savaş bittiğinde Türkiye ekonomisi 1934’te bulunduğu gelişme düzeyinin altına düşmüştür. En önemli gerileme tarımda olmuştur. Devletçilik politikası gereği 1940’ta “Milli Korunma Kanunu” çıkartılmıştır. Bu kanun Türkiye’nin ekonomik politikalarını belirlemiştir. Bu kanun hükümete, ekonomiye müdahalede sınırsız yetki vermiştir. Bu dönemde dünyada üretim düştüğünden ithalatımız da azalmıştır. Böylece kıtlık ortaya çıkmıştır.
Devletin para basması üzerine enflasyon artmıştır. Bu arada Varlık Vergisi ile özellikle gayri Müslimlerden, biriken servetleri alınarak seferberliğe harcanmış, böylece yerli tüccarların azınlıkların yerini alması da kolaylaşmıştır. Savaşın sona ermesiyle çıkartılan “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” (1945) bir süre uygulandıktan sonra kaldırılmıştır. Ayrıca “Toprak Mahsulleri Vergisi” de çıkarılmıştır.

Savaş sonunda Türkiye, Devletçilik ilkesi doğrultusunda hazırladığı İkinci 5 yıllık Kalkınma Planını ortadan kaldırmış, yerine Marshall Planına katılmayı sağlayacak “Türkiye İktisadi Kalkınma Planı”nı 1947’de hazırlamıştır. Dış kredilere dayanan bu plan Türkiye’nin gelişmesine özellikle de tarımsal gelişmesine katkı sağlayacaktı. Sonuçta Türkiye, 1948’de yardım kapsamına alınarak OEEC’ye üye olmuştur.
Köy Enstitüleri: İlkokul öğretmeni yetiştirmek amacıyla 1940 tarihli yasa ile tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde açılmıştır. Köylülerin kendi yörelerinde pratik bilgilerle eğitilmesi için açılan okullardır. Önceleri “iş içinde eğitim” ilkesi ile hareket eden bu okullar, giderek geleneksel, ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştüler ve 1954’te kapatıldılar.
Varlık Vergisi: Olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek karlılığı engellemek amacıyla 1942’de çıkartılan, varlıklı zenginlerden alınan servet vergisidir. Bu vergi 1942 bütçesinin % 80’ni oluşturmuştur. Verginin %87’si gayri müslimlerden alınmıştır.
Ekmek Karnesi: II. Dünya savaşı, kıtlık gibi olağanüstü bir durum yaşattığı için halkın günlük ekmek ihtiyacını karşılamak amacıyla çıkartılan karnedir.
NOT: Savaş yıllarında Türkiye’de kamu güvenliğini sağlamak için tüm illerde karartma uygulanmış, Karadeniz’de Türk gemi seferleri durdurulmuştur.
7. SAVAŞIN GENEL SONUÇLARI
1) Mihver devletler yenilmiş, bunlardan Almanya, İtalya, Japonya sömürgelerini kaybetmişlerdir.
2) Savaştan sonra Almanya doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır (Bu iki Alman devleti 1990’da birleşmiştir).
3) Savaştan sonra İtalya’nın K.Afrika’dan çekilmesiyle Libya devleti kuruldu. Fransa’nın sömürgesi olan Cezayir bağımsız oldu.
4) İngilizlerin sömürgesi durumunda olan Mısır, Pakistan ve Hindistan bağımsızlıklarına kavuştular.
5) 12 Ada savaştan sonra Yunanistan’a verildi (Böylece yapılan paylaşımda Türkiye umduğunu bulamadı).
6) Milyonlarca Yahudi’nin öldürülmesi üzerine BM desteği ile Yahudilere, Filistin’de devlet kurma hakkı tanındı. Böylece Amerika ve İngiltere’nin desteği ile 1948’de işgalci İsrail devleti kuruldu.
7) Çin’de komünist rejim iş başına geldi.
8) Savaş sonunda dağılan M.C. yerine 46 devletin katılımıyla BM kuruldu (24 Ekim 1945). BM, 1948’de II. Dünya Savaşının kötü sonuçlarını göz önüne alarak “İnsanlar Hakları Evrensel Beyannamesi”ni hazırladı.
9) Savaşta yaklaşık 56 milyon insan hayatını kaybetmiş ve milyonlarca insan sakat kalmıştır. Avrupa, tarihinin en büyük nüfus hareketiyle karşı karşıya kalmıştır.
10) II. Dünya Savaşı sonrası Emperyalist Devletler sömürgelerini kaybetmişlerdir. Bu nedenle II. Dünya savaşını kazanmasına rağmen İngiltere savaştan zararlı çıkan devletlerden biri olmuştur.
11) Savaştan sonra Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) kuruldu (1949’da ise Avrupa Konseyi kuruldu). Çünkü bu savaş, sanayi kuruluşlarının yıkılmasına ve devletlerin ekonomilerinin bozulmasına yol açmıştır. Savaşın getirdiği maddi zarar 2 trilyon doları aşmış, dünya ticareti durma noktasına gelmiş, tarım ve sanayi %70’lere kadar düşüş göstermiştir.
12) Atom bombasının gücü ilk kez bu savaşlar sonucunda görülmüş, ABD dünya siyasetinde söz sahibi olmuştur.
13) Savaştan sonra ABD’nin başını çektiği grup aşırı akımların (Nazizm, Faşizm vb.) dünyaya verdiği zararları görerek demokratik yönetimleri yaygınlaştırmak istemişlerdir.
14) Dünyadaki bu gelişmelerin de etkisi ile Türkiye’de çok partili hayata geçilmiştir.
15) ABD-İngiltere-Rusya, Kırım’daki “Yatla Konferansı” ile dünyayı nüfuz alanlarına bölerek denetim altına almaya çalıştılar. ABD ve İngiltere’nin Rusya’yı serbest bırakması üzerine Rusya bütün Doğu Avrupa’yı işgal etmiş, işgal ettiği yerlerde rejimini yaymış, buraları sömürmüştür. Bu durum birçok ülkenin Komünizm baskısına uğramasına yol açmıştır. Bunun üzerine ABD uyanmış, böylece dünya devletleri iki bloğa ayrılmış, Soğuk Savaş Dönemi başlamıştır.
16) Bu dönemde gizli istihbarat çalışmaları, teknoloji ve bilgi casusluğu gibi çalışmalar devletler arasında önemli hale gelmiştir.

III. ÜNİTE: SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ
(İKİ KUTUPLU DÜNYA)-(1945–1960)
II. Dünya Savaşından sonra başlayan ve aktif olarak 1960’lara kadar süren döneme “Soğuk Savaş Dönemi” denir.
İkinci Dünya Savaşı, tarihin gördüğü en yıkıcı savaşlardan biri olmuştur. Ülkeler yıkılmış, 56 milyon insan ölmüştür. Savaşın etkilerini hissetmeyen hiçbir ülke ve toplum kalmamıştır. Kâbus gibi geçen 6 yıllık bu rüyadan sonra dünya devletleri ve insanlık yine de barışa hemen kavuşmamışlardır. Milletlerarası çatışmalar, insanlığı zaman zaman üçüncü bir dünya savaşının eşiğine getirmişse de sıcak savaş patlak vermemiş; dünya soğuk savaş atmosferi içerisinde heyecanlı bir 15 yıl geçirmek zorunda kalmıştır.
İkinci Dünya Savaşından sonra egemen güçler arasında iki kutuplu bir denge sistemi ortaya çıkmıştır. Batı ve Doğu diye ikiye ayrılan bir dünyada soğuk savaş denilen bir mücadele başlamıştır. Ancak bu dönemde Kore Savaşı gibi blokları karşı karşıya getiren bölgesel sıcak savaşlar da görülmüştür.
1. SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ’NDE YAŞANAN ÖNEMLİ GELİŞMELER
1) II. Dünya savaşından sonra dünya politikasına Avrupalı devletlerin yerine ABD ve SSCB hâkim olmuştur. Bu iki devlet süreç içerisinde Avrupa ile ilgili birçok konuda karşı karşıya gelmiştir. Daha önce dünya politikasında rol oynamayan bu iki devlet milletlerarası politikalarda ön plana çıkarak günümüze kadar etkinliklerini sürdürmüşlerdir.
2) Bu dönemde ilk defa milletlerarası ilişkilere doktrin ve ideoloji unsuru girmiştir.
3) Sömürgecilik sona ermiştir. Asya, Avrupa ve Afrika’da günümüzün bağımsız devletleri kurulmuştur (Sömürge halindeki uluslar bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Üçüncü Dünya veya Bağlantısızlar bloğunu kurmuşlardır).
4) Füze teknolojisi savaştan sonra büyük bir gelişme göstermiş ve büyük devletlerarasında yaşanan rekabeti uzaya taşımıştır. Büyük devlet olmanın koşulu sömürgelere sahip olmaktan çıkmış, uzayın derinliklerinde etkili olmaya dönüşmüştür.
5) Bütün dünya ülkeleri; siyasal kuvvet dengesi, güvenlik, barış, ekonomik kalkınma, refah ve daha iyi bir yaşam seviyesi gibi meselelerle yoğun bir şekilde meşgul olmak zorunda kalmışlardır.
Soğuk Savaş Döneminde SSCB; Türkiye, İran ve Yunanistan üzerindeki baskını artırmış, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’ya yayılmaya çalışmıştır. SSCB, Mart 1945’de Türkiye’ye bir nota vererek daha önceden imzalanan “Dostluk ve Saldırmazlık Paktı”nı feshettiğini bildirmiş, sınırda değişiklik, boğazlarda üs istemiştir.
SSCB’nin bu tehditleri ABD’nin, Ortadoğu’yla ilgilenmesine yol açmıştır. Ayrıca SSCB, Avrupa’da işgal ettiği bölgelerde komünizm rejimini yerleştirerek kendisine bağlı uydu devletler oluşturmaya çalışmıştır (Bulgaristan, Romanya, Polonya, Macaristan, Doğu Almanya, Yugoslavya ve Arnavutluk’ta komünistlerin yönetimi ele geçirmesini sağlamıştır).
İngiltere Başbakanı Churchill, SSCB’ye bağlı bu komünist devletlere (uydu devletlere) 1946 yılında Fulton Konferansı’nda “Demir Perde Ülkeleri” deyimini kullanmıştır. Bu devletler üzerinde etkinliğini iyice arttırmak isteyen SSCB, uluslararası komünizm faaliyetlerini de yeniden örgütlemek için 1947’de Cominform’u (Komünist bilgilendirme bürosu) kurmuştur.
Bu gelişmeler üzerine ABD, 1947 yılına kadar izlediği dış politikasında köklü bir değişikliğe gitmiştir. ABD Başkanı Truman, kendi adıyla anılan bir doktrin yayımlamıştır.
a) Truman Doktrini:
Başkan Truman ABD’nin, komünizmi durdurması gerektiğini, bunun da özgürlük ve bağımsızlığını korumak isteyen uluslara askeri ve ekonomik yardım yaparak mümkün olacağını belirtmiştir. Truman Doktrini Ortadoğu düzenini korumak ve Sovyet Rusya’nın yayılmasını engellemek için jeopolitik olarak önemli olan Türkiye ve Yunanistan gibi devletlere ekonomik ve askeri yardım yapılmasını öngörüyordu. Bunun üzerine ABD, Yunanistan’a 300 milyon, Türkiye’ye 100 milyon dolarlık yardım yapacağını belirtmiştir.
Truman, Batı dünyasının savunması için çok önemli bir yerde bulunan Türkiye ve Yunanistan’ı, SSCB karşısında yalnız bırakmak istememiştir. Bu tarihten sonra Türkiye, dışa kapalı ve korumacı, içe dönük iktisadi politikaları terk etmiş, serbest dış ticaret ekonomisini benimseyerek dış pazarlara yönelmiştir.

Uyarı: Soğuk savaş döneminde SSCB ve yandaşları ABD ve onun müttefiklerine karşı şu teşkilatları kurdular: Cominform, Comecon, Varşova Paktı.

 

b) Marshall Planı: Marshall planı, II. Dünya Savaşından sonra 1947’de önerilen ve 1948–51 yılları arasında yürürlüğe konulan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır (ABD, 16 Avrupa ülkesine 6 milyar dolarlık yardım yapmış ve SSCB bu plana karşı çıkmıştır.).
Marshall Planı, savaşta yıkılmış olan Avrupa’nın kalkınması için hazırlanmış olmasına rağmen, Türk hükümetinin isteği üzerine bu planda Türkiye’ye de yardım yapılmasına karar verilmiştir.
c) Molotov Planı: Marshall Planına, Sovyetler ve onun uyduları olan Doğu Bloğu ülkeleri katılmak istememişlerdir. Aksine Marshall Planına karşılık Sovyetler de uyduları arasındaki ekonomik ilişkileri ve işbirliğini geliştirmek için Sovyet Dış İşleri Bakanı Molotov’un adıyla bir plan hazırlanmıştır. Böylece Molotov Planı ile ikili ticaret düzeni kurulmuştur.
2. SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ’NDE AVRUPA’DA MEYDANA GELEN ÖNEMLİ GELİŞMELER
II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da yaşanan siyasal ve ekonomik sorunlar giderek artmış ve bu sorunları çözmek için ülkeler bir araya gelerek yeni teşkilatlar kurmuşlardır.
a) OEEC (Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü): Marshall planı çerçevesinde 16 Avrupa ülkesinin katılımıyla 1948’de OEEC kuruldu. Böylece Batı Avrupa ülkeleri, ABD ile askeri ve ekonomik alanlarda işbirliği içine girmiş oldular. OEEC daha sonra OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) adını almıştır. Türkiye’de bu kuruluşa 1948’de üye olmuştur. Bu kuruluşun Avrupa dışındaki üyeleri ABD ve Kanada’dır.
b) COMECON (Ekonomik Yardımlaşma Konseyi): Sovyet Rusya, ABD’nin bu planlarına karşılık Ocak 1949’da Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya, Romanya ile COMECON’u kurmuştur. Bu konseye daha sonra Arnavutluk, Alman Demokratik Cumhuriyeti ve Küba’da katılmıştır. Doğu Bloğu ülkeleri olarak anılan bu ülkeler daha sonra NATO’ya karşı 1955’te Varşova Paktı’nı kurmuşlardır.
c) Avrupa Konseyi: Avrupa devletleri II. Dünya Savaşından sonra yaşanan sıkıntıların aynısının bir daha tekrarlanmaması amacıyla 5 Mayıs 1949’da Avrupa Konseyi’ni kurdular. Böylece insan hakları, hukuk üstünlüğü ilkelerini koruyup güçlendirmeye, yabancı düşmanlığını sona erdirmeye çalıştılar.
d) AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) – (1948): Batı Avrupa Devletleri 1948 yılında “Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı”nı kurdular. Bu teşkilatın ABD’nin Marshall planını düzenlemek, üyeler arası serbest ticaret ortamı oluşturmak gibi görevleri vardır. Bu topluluk daha sonra Schuman planını kabul ederek “Avrupa Kömür ve Çelik Birliğini” kurmuştur.
Ortak Pazar adı ile anılan AET’nin kuruluşundan sonraki ilk on yıla “geçiş dönemi” adı verilmiştir. 1965 yılında Füzyon Antlaşması ile “Avrupa Topluluğu” kurulmuş (1990), Maastricht Antlaşması ile de “Avrupa Birliği” adını almıştır (1994).
e) BM (Birleşmiş Milletler Örgütü) – (1945): II. Dünya Savaşı devam ederken ABD ve İngiltere “Atlantik Bildirisi”ni yayınladılar. 1945’te bu bildirinin devamı olarak 51 ülkenin katılımıyla San Francisco Konferansı toplanmıştır. Sonuçta uluslararası ilişkileri geliştirmek ve uluslararası barışı kalıcı kılmak amacıyla 24 Ekim 1945’te merkezi New York olan Birleşmiş Milletler Örgütü kurulmuştur. Ayrıca, BM’nin yan kuruluşu olan BM Güvenlik Konseyinde, ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin’in veto hakkı vardır.
f) NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) – (1949): ABD’nin, SSCB’ye karşı (Komünizm yayılmacılığına karşı) oluşturduğu güvenlik örgütüdür.
Kuruluş Nedenleri:
a) ABD’nin dünyanın yeni bir barış düzenine kavuşturulması için SSCB ile işbirliği yapamaması
b) ABD’nin, Avrupa’da Komünist tehlikesine karşı, ‘Durdurma Politikası’nı benimsemesi
c) ABD’nin öncülüğünde oluşturulacak uluslararası bir örgütün dışında başka bir gücün SSCB’yi durduramayacağı düşüncesi
Bu nedenlerden dolayı ABD, 4 Nisan 1949’da 12 Batılı ülke ile birlikte NATO’yu kurdu. Böylece SSCB tehdidine karşı bir set oluşturarak “Batı Bloğu” kurulmuş oldu. Taraflar arasında imzalanan pakta göre; ortak savunmaları ile barış ve güvenliklerini korumak için birleşmiş oldukları belirtilerek, içlerinden birine yapılmış bir saldırının hepsine yapılmış sayılacağı belirtildi. Türkiye, 1950’de BM aracılığıyla Kore’ye asker göndererek Güney Kore’ye yardım etmiştir. Bu gelişmelerden sonra Türkiye NATO’ya üye olmuştur. (Türkiye ile Yunanistan 1952’de üye oldular).

Uyarı: 8 Ağustos 1949’da Strasburg’ta yapılan toplantıda Yunanistan, İzlanda ve Türkiye, Avrupa Konseyinin üyesi olmuştur. Avrupa Konseyi insan hakları, eğitim ve kültür alanında hizmet veren tüm Avrupa devletlerine açık olan konseydir. Bu kuruluş Avrupa Birliği Konseyi ile karıştırılmamalıdır.

g) Varşova Paktı (Avrupa Sosyalist Bloğu)-(1955):
SSCB’nin, NATO’ya karşı doğu bloğu ülkeleri (Alman Demokratik Cumhuriyeti, Bulgaristan, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan, Arnavutluk, Romanya) ile kurduğu pakt’tır. 14 Mayıs 1955’de Varşova’da 8 sosyalist ülkenin imzaladığı “Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Antlaşması” ile kurulan askeri ve siyasal birliktir.
Paktın kurulma nedeni, 1949’da barışı sağlama gerekçeleriyle kurulan, sosyalist ülkelere ve sosyalizmin yayılmasına karşı oluşturulan NATO’nun askeri etkinliklerini artırması ve silahlanmaya hız vermesidir. Böylece, Avrupa’da güçler dengesini yeniden kurma isteği 20. yy. ikinci yarısından itibaren iki kutuplu bir dünya meydana gelmesine yol açmıştır (Batı– Doğu Bloğu).
h) Schuman Planı (1950): Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, Fransa ve Batı Almanya’da demir ve çelik üretimini denetleyecek tek bir organ oluşturması ve bu ortaklığın diğer Avrupa ülkelerinin üyeliğine de açık tutulması yolundaki önerisidir. Bunun üzerine Schuman Planı çerçevesinde “Avrupa Kömür ve Çelik Birliği” (ESCS) kurulmuştur.
3. DOĞU BLOĞUNDA MEYDANA GELEN ÖNEMLİ GELİŞMELER
Yugoslavya, SSCB’nin Balkanlardaki en büyük gücü idi. Ancak doğu bloğunda SSCB hegomanyasına ilk tepkiyi 1945’den itibaren yine Yugoslavya verdi. Bunun nedeni Yugoslavya lideri Tito’nun, SSCB baskısını ortadan kaldırmak istemesidir, Yugoslavya’nın, Balkanlarda hâkimiyet kurarak, tam bağımsız hareket etmek istemesidir.
Yugoslavya’nın bu tutumu 1948’de Kominform’dan çıkarılmasına, Varşova Paktı’ndan ayrılmasına neden oldu. Bunun üzerine ABD, Yugoslavya’ya yanaşmış ve ona yardım etmiştir. Bu gelişmelerden sonra Yugoslavya, 1955 yılından itibaren Doğu Bloğuna dönmeyerek, Asya ve Afrika ülkeleriyle “Tarafsızlar Bloğunun” öncülüğünü yapmaya çalışmıştır.
4. BATI BLOĞUNDA MEYDANA GELEN ÖNEMLİ GELİŞMELER
a) Batı Bloğunda ilk farklı tutum sergileyen devlet Fransa oldu. Fransa’da General Charles de Gaulle’nin 1959’da Cumhurbaşkanı olmasından sonra 1962’de Cezayir’e bağımsızlık verildi. Daha sonra Almanya ile yakınlaşarak 6 Avrupa devletinden oluşan “Ortak Pazar”a İngiltere’nin katılması engellendi. Çin ile diplomatik ilişkilere girdi, SSCB ile dostluk kurmaya çalıştı (Bu siyasetin asıl amacı; ABD ve SSCB etkisinin olmadığı bir düzen ve yeni bir denge sağlayarak Fransa’yı dünyanın 3. gücü haline getirmekti).
NOT: Fransa Mart 1966’da NATO’nun askeri kanadından çekilerek politik kanadıyla ilgilenmeye başladı. Bu durum Paris’te bulunan NATO merkezinin Brüksel’e taşınmasına neden oldu.
b) Batılı devletler, NATO’nun kurulmasıyla Avrupa’da SSCB’nin yayılmasını önlendikten sonra, müttefikleri Batı Almanya’nın da hızla kalkınmasına izin verdiler. Batı Avrupa devletlerinin bu şekilde kalkınması bu devletlerin birleşerek Avrupa savunmasını da daha güçlü hale getirme isteklerine neden oldu. Böylece “Avrupa siyasi birliği düşüncesi” ortaya çıktı. Böylece süreç içerisinde Avrupa Ortak Pazarı devletleri de Batı Bloğunda güçlü bir konuma ulaşmış oldu.
5. ÜÇÜNCÜ BLOĞUN OLUŞMASI
Soğuk Savaşın iki bloğuna da katılmayan az gelişmiş ülkeler için “üçüncü dünya” deyimi kullanılmıştır.
Batılı devletlerin Asya ve Afrika’daki sömürgeleri 1945 yılından itibaren Batılı devletlere karşı bağımsızlıklarını kazanmak için mücadele etmiştir. Böylece bağımsız birçok devlet ortaya çıkmıştır. Bu yeni devletler doğu ve batı bloklarının dışında kalarak öncelikle ekonomik kalkınmayı amaç edinmişlerdir. Böylece üçüncü bloğun kurulması düşüncesini benimsemişlerdir. Bu tarafsızlığın öncülüğünü Mısır ve Hindistan yapmıştır. Bu öncü devletler örgütlenmeyi sağlamlaştırmak amacıyla 1955’te “Bandung Konferansı”nın (1. Asya ve Afrika Devletleri Konferansı) düzenlenmesini sağladılar.
Üçüncü dünya ülkeleri Asya ve Afrika’daki sömürgeci politikaları yargılamak için bu konferansı toplayarak ABD ve SSCB gibi iki büyük güç karşısında varlıklarını korumak için birlik ve dayanışma sağlamayı amaç edindiler.
Bandung Konferansı’na, Türkiye’de dâhil 24 Asya ve Afrika devleti katılmıştır. Bu konferans, Üçüncü Bloğun kurulmasında önemli bir rol oynamış ve birçok konferansın düzenlenmesine önayak olmuştur. Konferansa katılan devletler, barış içinde bir arada yaşama ilkesini benimsemişlerdir. Bu konferans “Bağlantısızlar Hareketi’nin” doğuşunda etkili olmuştur. Bağlantısızlar Hareketi ise herhangi bir ideolojik güce dâhil olmayan 100 üzerinde ülkenin bir araya gelerek oluşturdukları uluslararası oluşumdur.

Uyarı: Tüm bu gelişmeler Doğu ve Batı bloğunun yanında Üçüncü Bloğun da oluşmasına neden olmuştur.
Uyarı: 1991’de SSCB’nin dağılmasının ardından bloklaşmanın sona ermesi, Bağlantısızlar Hareketinin de hızla çökmesine neden oldu.

6. BERLİN BUHRANI (1948)
Berlin Buhranı, II. Dünya savaşından sonra yaşanan soğuk savaş döneminin ilk büyük sorunudur. II. Dünya savaşından sonra Almanya’daki Berlin şehri 4 işgal bölgesine ayrılmıştı. Bu bölgeler ABD, İngiltere, Fransa, SSCB işgal bölgeleriydi. Batılı devletlerin Berlin’deki işgal bölgeleriyle Almanya’daki diğer işgal bölgeleri arasındaki ulaşım ancak Sovyet işgal bölgesi üzerinden sağlanabiliyordu. İngiltere, ABD, Fransa, Sovyetlere karşı güç birliği yaparak 1948’de Berlin’deki işgal bölgelerini birleştirdiler ve buraya Trizonia adını verdiler.
SSCB ise batılı devletleri Berlin’den çıkarmak için Batı Berlin ile Batı Almanya arasındaki her türlü ulaşımı kesti. Böylece Almanya fiilen 2’ye ayrılmış oldu. Bu durum, Batı Berlin’de yaşayan insanlara yiyecek götürülememesine neden oldu. Ancak ABD kurduğu hava köprüsü ile her gün Batı Berlin’e yiyecek yardımı yapılmasını sağladı.
Sonuç: Berlin Buhranı, Batılı devletlerin Almanya’da birlik kurulamayacağını, Sovyetlerin ise Batılı devletleri, Berlin’den çıkaramayacağını anlamasına neden oldu. Bu buhran adeta dünyanın iki bloğa ayrıldığının kanıtı oldu.
Berlin Duvarı: II. Dünya savaşını kaybeden Almanya’nın, Başkenti Berlin 4 işgal bölgesine ayrılmıştı. Bir süre ABD, İngiltere, Fransa işgal bölgelerini birleştirerek tek yönetim altına almalarına rağmen, SSCB ise bu birleşmeye karşı çıktı. Hatta kendi işgal bölgesi olan Doğu Almanya’daki Almanları cezalandırmak istedi. Bu gelişmeler üzerine zaten ekonomisi kötü olan ve baskıcı yönetime sahip Doğu Almanya’dan batıya doğru kaçışlar başladı. Bu kaçışlarda Berlin üzerinden yapılmaktaydı. Bunun üzerine Doğu Almanya vatandaşlarının batıya kaçışlarını önlemek için 1961’de Berlin duvarı yapıldı.
1989’da ise Doğu Alman vatandaşlarının, Sovyet hâkimiyetindeki Doğu Bloğu ülkelerine geçiş yapmalarına izin verildi. Böylece binlerce kişi Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Yugoslavya’ya akın etti. Bu durumu değerlendiren Doğu Alman hükümeti artık Berlin duvarının bir anlam taşımadığına karar verdi. Böylece 1989 Kasım ayında Berlin duvarı yıkıldı. Duvarın yıkılmasından sonra 1990’da Alman Demokratik Cumhuriyeti sona erdi.

7. İSRAİL DEVLETİ’NİN KURULMASI (1948)
Siyonizm: Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasını sağlamak için Yahudi gazeteci Theodor Herzl tarafından 19. yy sonlarında Viyana’da başlatılan harekete Siyonizm denir.
1832 yılından itibaren Yahudiler, Osmanlı toprağı olan Filistin’e yerleşmeye başladılar. O dönemde Osmanlı padişahı olan II. Abdülhamit’ten toprak istediler fakat bu istekleri reddedildi. I. Dünya Savaşı sırasında ABD Başkanı Wilson, Yahudi sorunuyla ilgilenmeye başladı. İngiltere ise 1917’de Balfour Deklarasyonu ile ABD Başkanı’nın bu tutumunu destekleyince Yahudi sorunu uluslararası platformda iyice gündeme gelmeye başladı. Balfour Bildirisi ile Yahudiler, İngiltere’den Filistin toprakları üzerinde bir İsrail devleti kurulması sözünü aldılar. İngilizlerin izni ile bu bölgeye yoğun Yahudi göçleri oldu.
II. Dünya savaşından sonra İngiltere, Filistin’deki manda yönetimine son verdi. Bu durum İsrail devletinin kurulmasına zemin hazırladı. Mayıs 1948’de Tel Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi, İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan etti. Bu durum Filistin sorununu ortaya çıkarttı (Filistin topraklarında kurulan Yahudi Devletini ilk olarak ABD tanıdı 3 gün sonra da SSCB tanıdığını açıkladı).
19.yy sonlarına doğru Filistin’e gelip yerleşen Yahudilerin İsrail Devleti’ni kurmalarıyla ülkelerinden zorla çıkarılan ve göçmen olarak çeşitli ülkelerde zor şartlar altında yaşamak zorunda bırakılan 5 milyon Filistinlinin ülkelerine dönmek ve bağımsız bir devlet kurmak için yaptıkları mücadeleye Filistin Sorunu denir. İngiltere sorunu çözmek için BM’ye başvurdu. BM ise Kasım 1947’de aldığı bir kararla:
a) Filistin’in, Araplar ve Yahudilerce kurulacak 2 devlet arasında bölünmesini,
b) Kudüs ve çevresine uluslararası bir statü verilmesini kararlaştırdı.
Bu kararlara Filistinliler ve Arap ülkeleri tepki gösterdi. İngiltere’nin Filistin’den çekildiği gün İsrail Devleti’nin kurulduğu açıklandı (14 Mayıs 1948). Bu durumu kabul etmeyen Araplarla, Yahudiler arasında savaşlar başlamış oldu. Yoğun bir şekilde Arap- İsrail çatışmaları sürdü.
İsrail devletinin kuruluşundan bir gün sonra Arap Birliği’ne bağlı ülkeler, (Mısır- Ürdün- Suriye- Lübnan- Irak) İsrail’e saldırdıysalar da aylarca süren savaşları İsrail kazanmıştır. İsrail, bu savaşlarda Filistin’in büyük kısmını, Kudüs’ün batı kesimini ele geçirdi. Böylece Filistin paylaşılmış oldu.
İsrail Devletinin kurulması ve yaşanan savaşlar nedeniyle Filistinliler mülteci durumuna düşerek ülkeleri dışına çıktılar, diğer Arap komşu ülkelere sığındılar. Savaşlarda başarılı olan İsrail, hiç yenilmeyerek kazançlı çıkmıştır. Filistinliler ise seslerini duyurmak amacıyla uçak kaçırma, bombalı saldırılar düzenleme gibi eylemler yapmışlardır.

Özellikle 1972 Münih Olimpiyatları’nda İsrailli sporcuları kaçırarak öldürmeleri dünya kamuoyunu şok etmiştir. 1964’te Arap Birliğinin girişimiyle FKÖ kuruldu.FKÖ’nün başına 1968’de Yaser Arafat getirildi. FKÖ, İsrail’e karşı şiddete yönelerek sesini duyurduysa da dünya kamuoyundan tepki almıştır. Türkiye de FKÖ’yü, Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak tanımıştır. 1976’da İstanbul’da toplanan İslam Konferansı Örgütü, FKÖ’nün ofis açmasına izni vermiştir. Türkiye 1988’de Filistin’i bağımsız devlet olarak tanıyan ilk NATO üyesidir.
a) I. Arap- İsrail Savaşı (1948–49): Savaşın nedeni Arap ülkelerinin, kurulan İsrail devletini yıkmak istemeleridir. 1 yıl kadar süren savaşı İsrail ordusu kazanmıştır.
b) II. Arap- İsrail Savaşı (1956): Savaşın sebebi Mısır’ın, Süveyş kanalını millileştirmesidir. Çünkü bu kanal yoluyla Avrupalı devletler, körfez ülkelerinden petrol alıyorlardı. Ülkesini İsrail’e karşı güçlendirmek için Mısır, SSCB’den silah aldı. Ancak ABD ve İngiltere Mısır’a kredi vermeyince silahların parasını ödeyemeyen Mısır, Süveyş kanalını millileştirdiğini açıkladı. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa’nın desteğini alan İsrail, Sina yarımadasını işgal edince Mısır, ateşkese razı oldu.
c) III. Arap-İsrail Savaşı (Altı gün Savaşı) (1967): 1964’te FKÖ’nün kurulması bunalımı yeniden başlatmıştır. Filistinlilerin yurtlarından çıkarılmalarının sorumlusu olarak Yahudileri görmeleri ve İsrail sınırını aşarak gerilla harbine başlamaları üzerine savaş başlamıştır. İsrail, kısa sürede Süveyş kanalına kadar olan toprakları ele geçirdi. Böylece Filistinli 1 milyondan fazla kişi Ürdün’e göç etmek zorunda kaldı. Bu insanlar bir süre sonra Ürdün’den çıkarılınca Lübnan’a sığınmak zorunda kaldılar.
Kara Eylül: Filistinlilerin, Ürdün’e sürülmesi ve FKÖ’nün, Ürdün’de etkinliğini artırması üzerine yaşanan olaylar nedeniyle Ürdün ve Filistinlilerden 7–8 bin insanın kaybedildiği olaylara verilen addır. Silahlı çatışmalar FKÖ’nün ve Filistinlilerin 1971’de Lübnan’a sürülmesine kadar sürmüştür.
d) IV. Arap- İsrail Savaşı (Yom Kippur Savaşı) (1973): BM’nin Arap-İsrail sorununu çözemeyeceğini anlayan Araplar, (Mısır- Suriye- Ürdün) Filistin topraklarının kurtarılması için topyekûn mücadele etmeleri gerektiğini düşünerek İsrail’e saldırdılar. 6 Eylül 1973’te başlayan savaş Müslümanların kutsal ayı Ramazan ve Yahudilerin kutsal günleri Yom Kippur’a (en büyük bayramlarına) denk gelmişti. Bu savaşta ABD, İsrail’e, SSCB’de Arap devletlerine silah yardımında bulundu.
Mekik Diplomasisi: 1973 Arap- İsrail Savaşı BM’nin kararı doğrultusunda sona ermesine rağmen barış sağlanamamıştı. Bunun için ABD Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger, Tel Aviv ile Arap başkentleri arasında defalarca gidip geldi. Mekik diplomasisi adını alan bu ziyaretler sonunda barışa giden yol açıldı.
İntifada: İntifada, İsrail saldırılarına karşı Filistinli gençler tarafından başlatılan taş savaşıdır. İsrail’in, binlerce Filistinli genci öldürmesi üzerine, 1987’de İsrail işgaline karşı topluca başkaldırma niteliği taşıyan hareketin adıdır. Böylece Filistinliler arasında milli bilinç gelişmiştir.
Eisenhower Doktrini (ABD’nin Ortadoğu politikası): Sovyetlerin amacı; Süveyş kanalına ve batının Orta Doğu’daki petrol kaynaklarına hâkim olmak, bölgeyi siyasi olarak kontrol altında tutarak, batılı devletlere darbe indirmek, mümkün olursa batılıları bölgeden uzaklaştırmaktı.
Ortadoğu’yu Rusya’ya kaptırmak istemeyen ABD, Ortadoğu’yla yakından ilgilenmeye başladı. Truman Doktrini sadece Türkiye ve Yunanistan’ı kapsarken Eishower Doktrini, bütün bir orta doğu bölgesini içine alıyordu. Böylece bölgedeki ülkelerin komünizme karşı savunulmasını sağlıyordu.
İşte bu doktrin, ABD Başkanı Eishower’in, komünizmin yayılmasını önlemek için Orta Doğu ülkelerine askeri ve mali alanlarda yardım yapılmasını öngören 5 Mart 1947’de kabul edilen isteklerdir.
Orta Doğu’dan İngilizlerin çekilmesi ile doğan boşluğu doldurmak ve petrolün düşman devletlerin eline geçmesini önlemek için hazırlanmıştı.

Uyarı: 1974 yılında yaşanan petrol şokundan sonra Türkiye, Ortadoğu ülkelerine daha fazla yaklaşmıştır. Türkiye, 1973 savaşında ABD’ye kendi toprakları içinde bulunan üsleri kullanmaya izin vermezken, SSCB’nin Türk hava sahasını Araplar lehine kullanması karşısında hoşgörülü davranmıştır.
Uyarı: İsrail parlamentosu, Kudüs’ü İsrail’in değişmez başkenti ilan edince, Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap devletleri, İsrail’i ve onu destekleyen ülkeleri hedef alarak 1974’e kadar sürecek olan Petrol Ambargosunu başlattılar.

Süveyş Buhranı: 1956 yılında İngiltere ve Fransa, Süveyş kanalındaki askerlerini geri çekince kanalın yönetimi Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır’a geçti. Böylece Mısır lideri Cemal Abdülnasır, Süveyş kanalını devletleştirerek gelirlerine el koydu, kanalda kontrolü ele geçirdi. Bu durum Mısır’ın, İsrail, İngiltere, Fransa ile çatışma içerisine girmesine neden oldu. Batılı devletlerin Mısıra yönelik ekonomik boykotu ve Süveyş kanalına saldırması ise durumu kınayan SSCB’ye, Orta Doğu’da prestij kazandırdı. ABD ise, Orta Doğu’nun, SSCB’nin denetimine girmesini önlemek amacıyla Eisenhower Doktrinini uygulamaya koydu.
8. KORE SAVAŞI (1950–1954)
II. Dünya Savaşının sonlarına doğru Japonya’nın yenilmesi üzerine, SSCB’de Postdam Konferansı gereği Japonya’ya savaş ilan ederek askerlerini Kuzey Kore’ye soktu, 38. enlem çizgisine kadar ilerledi (Postdam Konferansı’nda Kore topraklarının kuzeyi SSCB, güneyi ABD askeri harekât sahası olarak kabul edilmişti). Bu iki bölge II. Dünya savaşından sonra tüm çabalara rağmen birleştirilemedi. Böylece Kore, II. Dünya savaşı sonunda kuzeyi SSCB, güneyi ABD işgali altında olmak üzere fiilen ikiye bölünmüş oldu.
Sovyetler, Çin’in komünist idaresi altına girdiğini görünce Çin’den destek alarak ABD’yi, Asya’dan çıkarmaya karar verdi. Böylece Sovyetler, Kuzey Kore’deki birliklerine 1950’de saldırı emri verdi. Bu saldırı, ABD’yi harekete geçirdi. Böylece Kore Savaşı başlamış oldu (Haziran 1950). ABD, BM’yi devreye sokarak, Güney Kore’nin yardımına gönderilmek üzere birçok milletten meydana gelen bir BM kuvvetinin oluşturulmasını sağladı.
SSCB lideri Stalin’in 1953’te ölmesiyle Sovyetler, ateşkese razı oldu. Böylece Panmunjon Mütarekesi ile Kore savaşı sona erdi. ABD’yi, Kore’den çıkartamayacağını anlayan SSCB, bu ateşkes antlaşması ile kuzey ve güney Kore arasındaki sınırı yine 38. enlem olarak kabul etmek zorunda kaldı.
Türkiye de BM kuvvetine bir tugaylık asker gönderdi. Kore Türk Tugayı, Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında “Kunuri” denilen yerde büyük başarı kazanmıştır. Bu birliklerin Kore’deki başarısı Türkiye’nin itibarını arttırmıştır. Bu durum 1952’de Türkiye’nin NATO’ya alınmasını sağlamıştır.
9. HİNDİÇİNİ SAVAŞI (1945–1954)
Savaş, Çin Hindi’ndeki sömürgelerin, (Vietnam- Laos- Tayland- Kamboçya) Fransa’ya karşı ayaklanması sonucu başlamıştır. Bu savaş Fransa’nın uzak doğudan çekilmek zorunda kalmasına yol açmış, sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmasıyla sonuçlanmıştır.
10. HİNDİSTAN VE PAKİSTAN’IN BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ
Hindistan’daki ilk bağımsızlık hareketleri İngiltere’de okuyan Hintli aydınlar tarafından başlatıldı. Bu aydınlar “Sessiz direniş hareketini” başlatarak Hindistan’ın bağımsızlığında etkili oldular. 1919’da Mahatma Gandi ile bağımsız mücadelesi daha da hızlanarak güçlendi. İngilizler, Gandi’nin siyasi düşüncelerinden ve giriştiği hareketlerden dolayı onu birçok kez hapse atsalar da Gandi açlık grevi yaparak tüm dünya kamuoyunun dikkatini çekmeyi başararak hapisten kurtuldu. İngiltere, bu olaylar üzerine Hindistan’a 1935’te yeni bir Anayasa yapma hakkı verdi. Böylece 1945’te Nehru Başkanlığında Hindistan’da geçici bir hükümet kuruldu. Daha sonra İngiltere 1947’de Hindistan’dan askerlerini çekti.
Ayrıca, II. Dünya Savaşı yıllarında Hindistan’daki Müslümanlar, Hindu egemenliğinde yaşamak istemediklerini, Hindu egemenliğinin kültürlerini ve özgürlüklerini zedelediğini ileri sürerek ayrı bir devlet kurmak istediklerini belirttiler. 1940’da Lahor’da toplanan “Müslümanlar Birliği Cemiyeti Kongresi” Hindu’lardan ayrı olarak bağımsız bir Pakistan devleti kurulmasını kararlaştırdı. Bu hareketin liderliğini ise Pakistan’ın bağımsız devlet olmasında etkili olan Muhammed Ali Cinnah yaptı.
11. KUZEY AFRİKA’DAKİ BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİ
Kuzey Afrika 19. yy. ortasına kadar Osmanlı hâkimiyeti altındaydı. Ancak daha sonra sömürgecilik politikalarıyla Kuzey Afrika, İngiltere, Fransa, İtalya ve İspanya hâkimiyeti altına girdi (Diğer yerleri ise Belçika, İspanya, Portekiz işgal etmiştir).
a) Tunus, Fransızlara karşı bağımsızlık mücadelesine 1932’de başladı ve 1956’da bağımsızlığına kavuştu.
b) Fas, Fransa ve İspanya’nın işgaline uğramış ve bu iki devlet arasında paylaşılmıştı. Fas, 1956’da bağımsızlığına kavuştu.
c) Cezayir, 1830’da Fransa tarafından işgal edilmişti.
1945 yılında bağımsızlık için ayaklanan Cezayir, 1962’de bağımsızlığına kavuştu.
d) 1912’de İtalya’nın hâkimiyetine giren Libya, II. Dünya Savaşı’nda işgale uğrayarak İngiltere ve Fransa’nın yönetimine girdi. BM’nin kararıyla 1951’de bağımsızlığına kavuştu (BM aracılığıyla bağımsızlığına kavuşan ilk ülkedir).
e) En son 1977’de Cibuti Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Afrika’da bağımsızlığına kavuşmayan ülke kalmadı.
Emperyalist devletlerden bağımsızlıklarını alan bu devletler az gelişmiş 3. Dünya ülkelerine eklendiler. Belgrat’ta 1961’de toplanan 2. konferansta bağımsızlıklarını ilan edip, bağlantısızlar hareketi içinde yer aldılar.

12. SEATO’NUN KURULUŞU (Güney Doğu Asya Sözleşmesi)
1954 yılının ortalarında SSCB’nin yayılmacı girişimlerini önleyebilmek için ABD ve müttefikleri, SEATO adı verilen örgütü kurdular. Böylece ABD, SSCB ve Çin’e karşı Avrupa’nın Atlantik kıyılarından Pasifik’e kadar bir ittifak çemberi oluşturmuş oldu.
Vietnam Savaşı’ndaki başarısızlık, ABD’nin savunma tedbirlerini daha da arttırmasına yol açtı. Çünkü bu savaş Güney Doğu Asya’nın stratejik önemini arttırmıştı. Bu bölge komünizmin kontrolüne girdiği takdirde SSCB ve Çin daha da etkin olacak, bu durum ABD açısından Pasifik’in savunmasında sorunlar doğuracaktı. ABD’nin bu bölgeyi korumak için attığı ilk adım, bağımsızlıklarını kazanmış olan Tayland, Lâos, Kamboçya, Güney Vietnam’a askeri ve ekonomik yardımlarını artırmak oldu. İkinci adımı ise SEATO ve Manila Paktı denilen Güney Doğu Asya Antlaşma Teşkilatını kurması oldu.
13. AFRİKA BİRLİĞİ TEŞKİLATI (1963)
II. Dünya Savaşından sonra Asya ve Afrika’da bağımsızlığını kazanan ülkelere “Üçüncü Dünya Ülkeleri” denilmiştir. Bu ülkeler, “barış içinde bir arada yaşamak ilkesini” Bandung Konferansı’nda kabul etmişlerdi. Böylece bağımsızlıklarını elde eden Asya ve Afrika’daki bu devletler iki ana bloğun dışında kalarak üçüncü bir bloğun kurulması düşüncesini benimsediler.
Bu gelişmeler doğrultusunda, yeni bağımsız olan Afrika ülkeleri, bloklardan kendilerini uzak tutabilmenin çaresini bir araya gelmede ve bir Afrika Birliğinin teşekkülünde gördüler. Bu çabalar sonucu, 31 Afrika ülkesinin temsilcileri, Mayıs 1963’de Afrika’nın en eski bağımsız ülkesi Habeşistan’ın başkentinde toplanarak, Afrika Birliği Teşkilatı’nı kurdular. Ayrıca, Birliğin 33 maddelik bir Anayasası’nı da kabul ettiler (1955 Bandung Konferansı sırasında, Afrika’da 5 bağımsız devlet mevcut iken, Mayıs 1963’de Afrika Birliği Teşkilatı kurulduğunda bu sayı 31 rakamına ulaşmış idi).
14. BALKAN PAKTI (1954)
1952 yılında Türkiye ve Yunanistan NATO’ya katılmıştı, arada bir tek Yugoslavya kalmıştı. Fakat 1954’de Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Balkan Paktı imzalanarak bu boşlukta kapatıldı. Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya bu ittifakı imzalayarak SSCB’ye karşı Balkanlar’da savunma hattı oluşturmaya çalıştılar. Komünist Rus emperyalizmine karşı kurulan bu ittifak, Kıbrıs sorunu ile Türk-Yunan dostluğunun bozulması sonucunda önemini kaybetmiştir.
15. BAĞDAT PAKTI (CENTO–1955)
SSCB’nin, Orta Doğuda etkinliğini artırmasını önlemeye yönelik kurulan güvenlik ve savunma örgütüdür. Türkiye, Irak, İran, İngiltere ve Pakistan arasında oluşturulmuş bir pakttır. Paktı’n amacı; Orta Doğuda barış ve güvenliği sağlama, üye ülkeler arasında iş birliğini arttırmaktı. Türkiye bu pakt ile Orta Doğuda savunma örgütü oluşturmayı amaçlamıştır. Bu pakt’a Mısır ve Suriye şiddetle karşı çıkmıştır (Bu pakt’a Mısır, Arap Birliği düşüncesini gerçekleştirmek istediği için katılmamıştır). Pakistan ise Keşmir sorununda Batılı devletlerin desteğini alabilmek için bu pakt’a katılmıştır.
Irak’ta, 1958’de meydana gelen ihtilal sonucunda Krallık Rejimi yıkılmış ve yeni rejim 1959’da Bağdat Paktı’ndan çekildiğini açıklamıştır. Irak’ın pakt’tan çekilmesi üzerine pakt’tın merkezi Ankara’ya taşınmış ve pakt’tın adı CENTO’ya dönüştürülmüştür. 1979’da İran ve Pakistan, CENTO’dan ayrılınca pakt işlevini yitirmiştir.
16. SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ’NDE (1945–60) TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI

1945–60 yılları arasında Türkiye’nin dış politikasına hâkim olan esas konu, II. Dünya Savaşından sonra Avrupa dengesinde meydana gelen boşluklardan yararlanan ve bütün ağırlığıyla Türkiye’nin üzerine çöken Sovyet Rusya’nın emperyalizmine karşı güvenliğini sağlama endişesi olmuştur. Bu nedenle ABD’den askeri ve ekonomik yardımlar alınmıştır.
Türkiye, NATO’ya girmekle bu güvenliğe kavuşmuş olsa da Doğu Asya’da komünist Çin’in ortaya çıkması, Kore Savaşı ile milletlerarası komünizmin dünyanın çok geniş bir alanında tehlike yaratması karşısında Türkiye kendi güvenlik sistemi için Balkan ve Bağdat İttifaklarının kuruluşunda aktif bir rol oynamıştır. Bu gelişmeler Türk dış politikasını 1945–55 arasında meşgul ederken, 1954’te milletlerarası mahiyet kazanan Kıbrıs meselesi, Türk dış politikasının başlıca meselesi haline gelecektir.
Türkiye, 1945’te BM’ye üye olmuş bunun üzerine SSCB ile ilişkileri bozulmaya başlamıştı. Rus Bakanı Molotov ile Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper arasındaki görüşmede SSCB’nin, Boğazlarda üs ve Doğu Anadolu’da toprak istemesi üzerine, Türkiye ABD’den savunma güvencesi ve ittifak istemiştir. ABD de, SSCB’nin yayılmacı politikasına karşılık, Türkiye’yi destekleme kararı almıştır. Türkiye’nin eski Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesinin İstanbul’a getirilmesi, ABD’ye büyük bir güç gösterisinde bulunma fırsatı verdi. Cenazeyi taşıyan Missouri Zırhlısı 5 Nisan 1946’da İstanbul’a geldi. Bu, ABD’nin, Türkiye’nin yanında olduğunu gösteren ve SSCB’nin geri adım atmasında etkili olan bir gelişme oldu.

Sovyet Rusya tehdidine karşı Türkiye’yi kendi haline bırakmak istemeyen ABD, 1947 Truman Doktrini ile Ankara Hükümeti’ne destek vermiştir. ABD Strateji uzmanları, Avrupa’da bir savaş çıkacak olursa SSCB’ye yakın üslere gerek olduğunu, bunun içinde Türkiye’nin NATO’ya alınması gerektiğini ifade etmişlerdi. Sonuç olarak; Türkiye, dünya barışına katkıda bulunmak ve SSCB’nin emperyalizmine karşılık uluslararası destek bulmak amacıyla 1951’de Kore’ye asker göndermiş, 1952’de de NATO’ya üye olmuştur.
17. SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE TÜRKİYE’NİN İÇ POLİTİKASI

Çok Partili Hayata Geçiş (1946-1950 Seçimleri)
Türkiye 1930 -1945 yılları arasında tek parti olan CHF tarafından yönetildi. Yani inkılâplaşma sürecinin bir parçası olan çok partili hayata geçiş gerçekleştiremedi.
II. Dünya Savaşı yıllarında uygulanan ekonomik politikalar, iktidarda bulunan CHF’ yi yıpratmıştı. Ayrıca çıkarılan Varlık vergisi ve Toprak Mahsulleri vergisi gibi uygulamalardan büyük zarar gören büyük toprak sahipleri, tüccarlar, sanayiciler artık CHF’ye kendi partileri gibi bakmıyorlardı. Savaş döneminde zor durumda kalan köylü artık CHF’ye sırt çevirmişti. Bu gelişmeler devam ederken Temmuz 1945’te iş adamı Nuri Demirağ Başkanlığında “Milli Kalkınma Partisi” kuruldu. Bu parti, çok partili hayata geçişte kurulan ilk parti oldu. Yurt genelinde etkili olamayan bu parti seçimlere gidemeden kapandı.
Haziran 1945’te TBMM’de çiftçiyi topraklandırma kanunu görüşülürken bir grubun muhalefeti dikkat çekti. CHF’ nin içindeki muhalif milletvekillerinden Adnan Menderes, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü, partinin daha demokratik bir yapıya kavuşturulmasını istediler. Meclise, daha fazla demokrasi isteyerek “dörtlü takrir” denilen önergeyi verdiler. İsteklerinin reddedilmesi üzerine görüşlerini basına duyurdular (devletçiliğe karşıydılar ve tek parti yönetiminin uygulamalarını anti demokratik buluyorlardı).
Bu dörtlü, Partiden ayrılarak Ocak 1946’da Demokrat Parti adıyla yeni bir parti kurdular. Halk, bu partiye “Demir Kırat” adını vermiştir. DP, CHF’ye göre üye yapısıyla daha genç, daha az bürokratik, daha fazla sanayici, tüccar ve serbest meslekçiye sahip çıkıyordu. Ayrıca DP, tek parti döneminin anti demokratik uygulamalarının eleştirisini, siyasal projesinin merkezine alıyordu. DP’nin kurulmasından sonra, CHP de demokratikleşme yolunda bir takım adımlar attı. Basın yasası, dernekler yasasının değiştirilmesi ve üniversite özerkliğinin sağlanması bunlardan bazılarıdır.
Türkiye’de tek partili rejimden çok partili rejime geçiş yılı olan 1945 yılı iktisadi yapıdaki dönüşümlerin de (devletçilikten, liberalizme yönelme) başlangıcıdır. 1946 yılında yapılan seçimler Türk tarihinde “Sopalı Seçimler” olarak bilinir. Bu seçimlerde açık oy, gizli sayım ilkeleri uygulanmış, CHF beklenenden fazla milletvekili çıkartmıştır.
Demokrat Parti’nin Temmuz 1946 seçimlerini kazanamaması parti içinde muhalefete yol açtı. 1948’de bir grup mebus DP’den ayrılarak ‘Millet Partisi’ni kurdular. Genel seçimler 14 Mayıs 1950’de yapıldı. Yeni seçim yasası uyarınca gizli oy, açık sayım ilkesiyle yapılan seçimlerde, bu sefer kesin bir zafer kazanan DP, 408 milletvekili çıkardı. CHF ise ancak 69 milletvekilliği kazanabildi.
Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Celal Bayar, TBMM tarafından Türkiye’nin 3. Cumhurbaşkanı seçildi. Parti Genel Başkanlığına getirilen Adnan Menderes’te Başbakanlığa getirildi. DP’nin kurulmasından birkaç ay sonra parti sayısı hızla çoğaldı. 1946 yılında 10’u aşkın siyasi parti kuruldu. Aynı yıl çok partili hayatın ilk genel seçimi yapıldı.
Ülkemizde çok partili hayata geçilmesi ile ekonomi alanında da bir değişim ve gelişim yaşanmıştır. 1950 sonrasında makineleşme ile birlikte, tarım alanları genişledi ve üretim arttı. Bu dönemde sanayileşmeye de ağırlık verildi. Ayrıca Türkiye’nin Batılı ülkelerle ilişkilerinin geliştirilmesi ekonomide dış dünyaya açılma sürecini hızlandırdı.
1960’lı yıllara gelindiğinde ülkemizin kalkınması yolunda planlı bir ekonominin gereklerini yerine getirmek için “Devlet Planlama Teşkilatı” kuruldu.
Türkiye, 1950 yılından sonra yaşanan nüfus artış hızıyla dünyada ilk sıralarda yer aldı. 1950–60 arasında iktidarda kalan DP yabancı sermayeyi teşvik kanunu ile petrol yasasını çıkartmış bu durum fazlaca tepki çekmiştir.
27 Mayıs 1960 tarihinde askeri darbe yaşanmış, DP böylece kapatılmıştır. Partinin önde gelen isimleri Adnan Menderes, Hasan Polatkan, Fatih Rüştü Zorlu gibi Bakanlar idam edilmiştir.
Türkiye, 1958’de Uluslararası Para Fonu olan IMF’den ilk borç parasını almıştır

IV. ÜNİTE: YUMUŞAMA DÖNEMİ
(DETANT)
Yumuşama, farklı ekonomik ve toplumsal sistemlere sahip ülkeler ya da ülke grupları arasında barış içinde, bir arada yaşamayı amaçlayan, uzun süreli ve kapsamlı bir işbirliğini amaçlayan, gerginliğin aşamalı olarak azaltılmasını öngören politikadır. Bu tabir ilk kez soğuk savaş döneminde kullanılmıştır. Yumuşama, doğu-batı ilişkilerinde çatışma ve gerginliğin azaldığı tarihsel bir süreçtir. Globalleşen dünyada, uluslararasında çıkabilecek çatışmaların ve anlaşmazlıkların ciddi boyutlara ulaşmaması için, devletlerin daha tedbirli ve belli kurallara göre hareket etmeleridir.
Bu dönem, Doğu ve Batı blokları arasında sürdürülen silahlanma yarışını durdurma, bazı silahlarda sınırlandırmaya gitme dönemidir. Yani anlaşma ve işbirliği aşamalarından oluşan bir süreçtir.
Yumuşamanın Mimarları:
1953 yılında SSCB lideri Stalin’in ölümünden sonra Sovyet Rusya, Batılılar karşısında daha yumuşak ve uzlaşmacı bir politika izlemeye başlamıştır. Rusya’da Komünist partinin başına geçen Kruşçev, ilk kez kapitalist sistem ile komünist sistem arasında birliktelik anlayışından söz etti. Bu durum uluslararası gerilimin azalması, iki dünya arasındaki buzların erimesi ve barışçıl birlikteliği başlatmıştır.
Kruşçev’in, 1959 yılında ABD’yi ziyaret etmesi, daha sonra 1961 yılında ABD Başkanı Kennedy ile Viyana’da buluşması barışçıl birlikteliği ve yumuşama politikasını olumlu yönde etkilemiştir. Bu iki başkanın bir araya gelmesinden sonra, ABD Başkanı Nixon’ın 1972’de Çin’in Başkenti Pekin’i ziyaret etmesi de yumuşamada etkin rol oynamıştır. Bu ziyaret ABD ile Çin arasındaki ilişkileri normalleştirirken askeri işbirliğinin yaşanmasına da yol açmıştır.

1. KÜBA BUHRANI (1962)
1959’da Küba’da, bir darbe sonucu ABD yanlısı diktatör Batista’yı devirerek yönetimi ele geçiren Fidel Castro, komünizme dayalı bir yönetim kurmak için SSCB yanlısı bir politika izlemeye başlamıştır. Castro, muhtemel bir ABD müdahalesine karşı SSCB ile ilişkilerini sıkılaştırmıştır. Bu gelişmenin ardından Küba’ya, Sovyet füzelerinin yerleştirilmesini kabul etmiştir. Bu füzeler doğrudan ABD topraklarını tehdit etmiştir. ABD, U–2 casus uçaklarını kullanarak Küba’ya, SSCB’nin, füze yerleştirdiğini belirlemiştir.
Bunun üzerine ABD’nin, Küba siyaseti sertleşmeye başlamış, bütün bu gelişmeler Küba bunalımını ortaya çıkartmıştır.
Kıyılarına 90 mil uzaktaki bir adada komünizm rejiminin yerleşmesini tehlikeli bulan ABD, Başkan Kennedy’nin talimatıyla Küba’ya karşı 1961’de Domuzlar Körfezi çıkartmasını yapmış, Küba havaalanlarını bombalamıştır. Küba krizi, ABD ve SSCB’yi nükleer bir savaşa doğru sürüklemeye başlamıştır.
ABD, ülkesinin büyük kısmını vurabilecek nükleer başlıklı füzeleri SSCB’den kaldırmasını istemiştir. ABD Başkanı, Küba’daki füzelerin kaldırılması için her yola başvuracağını belirtince, SSCB Başkanı Kruşçev, daha fazla gerilim yaratmamak için geri adım atmıştır. Kruşçev, yaptığı açıklamada, ABD’nin, Türkiye’deki Jüpiter füzelerini sökmesi karşılığında, SSCB’nin de Küba’daki füzeleri sökeceğini belirtmiştir. Karşılıklı füze sökümünün kabulü ile Küba buhranı atlatılmış oldu.
Bu kriz ABD ve SSCB’yi nükleer savaş tehdidine son verme konusunda uzlaşma çalışmalarına yöneltmiştir. Böylece Washington ve Moskova 1963’te kırmızı telefonla birbirine doğrudan bağlandı. Nükleer silah kullanımında misilleme anlayışından uzaklaşıldı. Nükleer silahlar konusunda yasaklar içeren antlaşmalar yapıldı. Ancak kendilerinde atom bombası olan Fransa ve Çin bu duruma tepki gösterdi.
2. SİLAHSIZLANMA ÇABALARI
1960’lardan itibaren silahsızlanma konusunda atılan adımlar Yumuşama (Detant) havasının oluşumunda önemli gelişmeler sağlamış ancak ortaya çıkan sonuç gösterilen çabalarla aynı doğrultuda olmamıştır. Günümüzde bile, silahlanma için yapılan harcamalar azalmamış, hatta her yıl devamlı bir artış göstermiştir.
Sovyet Rusya’nın, Batının teknolojisinden geri kaldığını anlaması doğu- batı münasebetlerinde bir yumuşamanın belirmesine neden olmuştur. 1961’de ABD adına Kennedy ile SSCB adına Kruşçev’in bir araya gelmesi Yumuşama da önemli bir adım olmuştur
1963’te atmosferde, uzayda ve deniz altında nükleer denemeleri yasaklayan Moskova Antlaşması imzalanmıştır.
3. NÜKLEER SİLAHLARI SINIRLANDIRMA ANTLAŞMALARI (1963–1970)
5 Ağustos 1963’te ABD, SSCB, İngiltere arasında imzalandı. Dünyada birçok devlet bu antlaşmayı olumlu karşılarken, nükleer çalışmalarını sürdüren Çin ve Fransa bu 3 devletin nükleer tekelini sürdürmek istediklerini, bu duruma karşı olduklarını belirterek antlaşmayı kabul etmediler. Bu antlaşma nükleer tehdidi kaldırmak veya azaltmaktan çok, bloklar arasındaki gerginliğin yumuşamasına katkı sağlamıştır.

a) SALT–1 (Anti balistik silahların üretiminin sınırlandırılması): 1969 yılında SSCB ile ABD arasında Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri-1 (SALT 1) başladı.1972 Mayıs ayında ise ABD Başkanı Nixon ile SSCB Başkanı Brejnev arasında Salt 1 Antlaşması yapıldı. Bu antlaşma ile sahip olacakları silahlara nicelik ve nitelik bakımından sınırlama (nükleer başlıklı stratejik silahlara sınırlama) getirdiler.
b) SALT 2: Salt–2 görüşmeleri 21 Kasım 1972’de Cenevre’de başlamıştır. ABD, Salt–1 antlaşmasında yer alan denizaltıların ve füzelerin sınırlandırılması maddesini, SSCB ile eşit şartlarda olması karşılığında kabul edeceğini belirtmiştir. Bunun üzerine Salt–2 antlaşmasında ABD ile SSCB arasında eşitlik olması ilkesi kabul edilmiştir. Salt–2 antlaşması, 18 Haziran 1979’da Viyana’da ABD Başkanı Jimmy Carter ile SSCB adına Brejnev arasında imzalandı. Ancak SSCB’nin 1979’da Afganistan’ı işgal etmesi ABD’nin, Salt–2 Antlaşmasını uygulamaktan vazgeçmesine neden oldu. Bu durum ABD kamuoyunda Detant ve silahsızlanma konularında SSCB’nin samimi olmadığını, kendi yayılmaları için müsait bir ortam yaratma amacında oldukları yorumları yapılmasına neden oldu. Böylece 7 yıl sürmesine rağmen Salt–2 görüşmelerinden bir sonuç alınamamış oldu.
c) Pekin Ziyareti: Çin’in dış politikası, hem SSCB hem de ABD emperyalizmine karşı çıkma ve 3. Dünya ülkeleriyle iş birliği yapmak esasına dayanıyordu. Ancak 1971’de ABD adına Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’in Çin’e yaptığı tarihi ziyaret ve Başkan Nixon’un 1972’de Pekin ziyaretiyle iki ülke arasındaki ilişkiler normalleşmeye başlamış, iki ülke birbirine yakınlaşmıştır. Aslında SSCB tehdidi karşısında ABD, güvenlik stratejisi kurmak amacıyla Çin’e yaklaşmıştır. Çin de, iki süper güçten birini seçmek zorunda kalmıştır.
4. HELSİNKİ NİHAİ SENEDİ (1975)
Yumuşama döneminin Avrupa’da yaşanan en önemli gelişmesidir. Bu senet; bloklar arasında barış ve işbirliğini sağlayan bir bildiridir.
II. Dünya Savaşından sonra değişen kuvvet dengelerini yansıtabilecek bir anlaşmanın yapılmamış olması Avrupa’daki siyasi istikrarsızlığın nedenlerinden biriydi.
Bu durumda Batı Bloğu Avrupa güvenliği konusunda görüşmeyi kabul etmiş, Finlandiya’nın Helsinki kentinde “Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı” (AGİK) toplanmıştır. Avrupa’nın güvenliği konusundaki bu görüşmeler, 22 aylık bir çalışmadan sonra 1 Ağustos 1975’te Helsinki Nihai Senedi’nin imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Böylece 35 imzacı devlet arasındaki ilişkilere rehberlik edecek ilkeler belirlenmiştir.
Bu senet, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da oluşan sınır ihlallerinin kabul edilmezliğini, devletlerin toprak bütünlüğünün korunması ve iç işlerine karışılmaması gerektiğini, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğini ilke olarak kabul etmiştir.
Böylece genel olarak; Avrupa güvenliği, çevre, teknoloji, bilim, ekonomi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, devletlerarası işbirliği yapma ve diğer alanlarda işbirliğini amaçlamıştır. Bu senette ayrıca, Avrupa’nın herhangi bir dış saldırıya karşı ne gibi önlemler alması gerektiği de vurgulanmıştır.
Bu senet Avrupa’da gerginlikleri önleyici bir hava yaratmıştır.
5. U–2 HADİSESİ (1960):
ABD, SSCB’nin askeri faaliyetlerini yakından takip etmek ve gözlemlemek için U–2 uçaklarını kullanmıştır. Ancak U–2 uçaklarından biri 1960 Mayısında yine istihbarat elde etmek için Türkiye üzerinden Sovyet topraklarına doğru ilerlerken motorlarındaki arıza nedeniyle Sovyet sınırında radara yakalandı ve düşürüldü. SSCB’de bu uçakların casus uçağı olduğunu tüm dünya kamuoyuna duyurdu.
6. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE ASYA’DAKİ GELİŞMELER
a) Vietnam Savaşı (1965–1973): Yumuşama Döneminde önemli gelişmeler olmasına rağmen yine de devletler arasında sıcak çatışmalar önlenememiştir. ABD ve SSCB bir kez daha bu olayda karşı karşıya gelmişlerdir.
Vietnam Savaşı bir süper güç olan ABD’nin 17 milyon nüfusa sahip bir ülkede nasıl bataklığa saplandığının hikâyesidir. Amerika, Kuzey Vietnam’ı Asya’daki büyük komünist bloğun ileri bir karakolu olarak görüyordu. Ayrıca, ABD, Kuzey Vietnam’ın, ABD yanlısı Güney Vietnam’da komünizmi yaymaya çalıştığını ileri sürüyordu. Bu amaçla ABD, Güney Vietnam’a askeri ve ekonomik destek verdi.

Uyarı: 1975 yılında Finlandiya’nın Başkenti Helsinki’de toplanan bu zirve 1815 Viyana Kongresinden sonra Avrupa’da yapılan en geniş ve en kapsamlı toplantıdır. Bu senet, Yumuşama politikasının yerleşmesi ve gelişmesinde önemli bir yere sahiptir.
Uyarı: Nükleer silahların ve diğer kitlesel yok etme araçlarının okyanus tabanına yerleştirilmesinin yasaklanması Antlaşması (1970). Bu Antlaşma ABD ve SSCB arasında imzalanıp BM kurulunca da kabul edilmiştir.

Yani Vietnam Savaşı sırasında ABD ve SSCB arasındaki çatışmalar dolaylı yollardan gerçekleşti. Bu arada SSCB’nin güdümünde olan Kuzey Kore, Güney Vietnam’ı sınırlarına katmak için askeri birlikleriyle saldırıya geçti. Amerikan birliklerine karşı gerilla taktiği uygulayarak başarılı oldu.
Savaş sırasında Amerika’nın kullandığı Napalm bombaları yüzünden Vietnam’da binlerce insan öldü. Böylece ABD’ye, dünyanın birçok bölgesinden tepkiler ve protestolar yağdı. ABD, kendi ülkesinde bile insanlar tarafından kampanyalara ve protestolara maruz kaldı.
ABD’nin, 55 bine yakın askerini bu savaşta kaybetmesi, büyük maddi yüke ve can kaybına uğraması ABD’de çalkantılara, kamuoyunun, yönetime yoğun tepki göstermesine neden oldu. Çünkü bu savaş ABD kamuoyu için nedeni anlaşılamayan anlamsız ve amaçsız bir savaş haline gelmişti. Vietnam Savaşı, ABD için tam bir başarısızlık oldu. ABD Kongresi de Başkan Johnson’un yanlış değerlendirmeleri ile kendilerini yanılttığını belirtti. Böylece Başkan Johnson yerine seçilen Nixon ABD askerlerini Vietnam’dan çekme kararı almıştı.
b) Keşmir Sorunu: Keşmir, Pakistan’ın kuzeyinde yer alan bereketli topraklara sahip bir bölgedir. Bölgenin çoğu Müslüman olduğu için, Pakistan bölgeyi kendi topraklarına katmak istiyordu. Böylece, bu bölge Pakistan ile Hindistan arasında anlaşmazlığa neden oldu. 1947’de Pakistan ve Hindistan, İngiltere’den ayrılıp bağımsızlıklarını ilan edince Keşmir halkı Pakistan yanlısı olmasına rağmen, Keşmir yöneticisi ülkeyi para karşılığında Hindistan’a satıp İngiltere’ye kaçmış böylece Keşmir sorunu patlak vermiştir.
1947’de önce Hindistan, Keşmir’i ilhak etmiş bu durum iki ülke arasında savaşlara neden olmuştur. Daha sonra da Pakistan ordusunun Keşmir’in bir kısmını almasıyla Keşmir 2’ye ayrılmıştır. Bu savaşlarda çok fazla kan dökülmüş ve askeri çözümün olmadığı anlaşılmıştır. Bu sorun nedeniyle Pakistan ve Hindistan 3 kez savaşmışlardır. 1965’te BM Güvenlik Konseyi kararı ile ateşkes yapılmıştır. Ateşkese rağmen Hindistan-Pakistan gerginliği sürmüştür. Çünkü her iki tarafta hala önemli toprakları ellerinde bulundurmaya devam etmişlerdir.
1966 ise, SSCB’nin araya girmesiyle Pakistan ve Hindistan devlet başkanları arasında “Taşkent Deklarasyonu” imzalanmıştır. Buna göre iki tarafta eski sınırlarına geri çekilecek ve birbirlerinin iç işlerine karışmayacaklardı.
BM Güvenlik Konseyi 1948–49 ve 57’de aldığı kararlarla Keşmirlilere kendi geleceklerini tayin etme hakkı vermiştir. Ancak Hindistan buna karşı çıktığı için sorun çözülememektedir. Bu nedenle Keşmir sorunu çözümlenememiş bir şekilde günümüze kadar gelmiştir.
c) SSCB’nin Afganistan’ı İşgali: 1921 yılı başlarında SSCB’nin, Orta Asya’ya yayılma politikası sonucunda çok sayıda Türk’ün Afganistan’a sığınması, SSCB ile Afganistan arasındaki ilişkilerin bozulmasına yol açmıştı. Burada Rusya’nın asıl amacı; Afganistan’ı ele geçirerek Basra Körfezine, dolayısıyla Ortadoğu petrollerine ve Hint Okyanusuna ulaşmaktı.
1973 yılına kadar Krallıkla yönetilen Afganistan’da eski rejim yıkılarak Cumhuriyet ilan edildi. Bu tarihten sonra Afgan yönetimi, SSCB’ye yaklaşan bir tutum sergiledi ve ülke iç karışıklıklara sürüklendi. 1978’de komünistler bir hükümet darbesi gerçekleştirdi ve Afganistan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Yeni yönetim Marksistlerle yakın ilişkiler kurdu ve aynı yıl SSCB ile Afganistan arasında “Dostluk, iyi komşuluk ve işbirliği Antlaşması” imzalandı.
Bu gelişmeler üzerine ülkedeki Sovyet yanlısı iktidara karşı, ulusal direniş hareketi başladı. Bu iç savaş sırasında mevcut yönetim, SSCB’den yardım istedi. Bunun üzerine Afganistan’a kısa sürede çok sayıda Sovyet uzman ve askeri geldi. Sovyetler, 27 Aralık 1979’da Afganistan’ı fiilen işgal etti. Bu işgal hareketleri Batılı devletlerce tepkiyle karşılandı. Afgan direnişçileri, ABD’den de destek alarak gerilla savaşı ile milli direnişe başladılar. Böylece Afganistan ne zaman sona ereceği tahmin edilemeyen bir iç kargaşa ortamına girmiş oldu.
Afganistan’daki bu çatışmalara son vermek için 14 Nisan 1988’de Cenevre Antlaşması imzalandı. Bunun üzerine SSCB, 1989’da Afganistan’dan çekilmeye başladı. Bu çekilmeden sonra Afganistan’da yine iktidar mücadelesi yaşandı. Nitekim 1997’de aşırı dinci Taliban örgütünün ülkeyi sarsan olayları tüm dünyayı, özellikle de SSCB’yi yakından etkiledi.
d) Spor – Siyaset İlişkisi: SSCB’nin, 1979’da Afganistan’ı işgali sonrası ABD öncülüğündeki (Türkiye’de dâhil) 62 ülke, 1980 Moskova Olimpiyatlarını boykot etmiştir. Bu gelişmeler üzerine 1984’te Los Angeles Olimpiyatlarını da güvenlikleri gerekçesiyle (Romanya hariç) SSCB ile Doğu Bloğu ülkeleri boykot etmiştir.

Uyarı: Muhammet Ali Clay’ı araştınız.
Uyarı: 2008 Pekin Olimpiyatları öncesinde Uygur ve Tayvanlıların, Çin’e karşı yaptığı gösterileri, Çin’in sert bir şekilde bastırması Olimpiyatlara gölge düşürmüştür.

7. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE ORTADOĞU’DAKİ DİĞER GELİŞMELER
II. Dünya Savaşından sonra Ortadoğu’daki gelişmeleri etkileyen en önemli faktör İsrail Devleti’nin kurulmasıdır. 1945’de Arap devletleri, “Arap Birliği”ni kurarak örgütlenmişler, ancak 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bu işgalci devletle mücadeleye başlamışlardır. Bunun sonucunda 1948, 1956, 1967, 1973 Arap-İsrail Savaşları yapılmıştır. Artık, İsrail sorunu ve bu sorunun çözümü Arap devletlerinin başlıca amacı olmuştur.
1952’de Mısır’da bir darbe ile Krallığı yıkan Cemal Abdül Nasır, Araplar arasında dayanışmayı güçlendirmek amacıyla “Büyük Arap Devleti” düşüncesini yeniden ortaya atmıştır. Nasır, 1956’da Süveyş kanalını devletleştirerek, Batılı devletlerle aralarındaki köprüleri tamamen yıktı. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa aynı yıl İsrail Devleti’ni, Mısır’a saldırttılar.
a) Camp David Antlaşması (1978): 1970’li yıllarda Mısır’ın ekonomik sıkıntılar içinde olması ve İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesini sağlamak istemesinden dolayı Mısır, ABD ile yakınlaşmaya başladı. Çünkü İsrail savaşları, Mısır’ın ekonomisini bozmuştu. 1977’de Mısır ile İsrail arasındaki hava iyice yumuşadı. Mısır, kalıcı bir barış istediğini ve bu barışın da İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi ile mümkün olacağını bildirdi. Bu diyalogu Arap ülkeleri tepkiyle karşıladı.
Bu antlaşma 1978’de, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Begin arasında ABD öncülüğünde (tanık olarak) ABD Başkanı’nın Camp David’deki ikametgâhında imzalanan antlaşmadır. Antlaşmaya, Yahudi sempatizanı ABD Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger aracılık yapmıştır.
Antlaşmaya göre İsrail, 1967 Arap-İsrail Savaşında işgal ettiği Sina yarımadasından çekilecek, Gazze şeridinde Filistinlilere özerklik verilecekti. Mısır ise, buna karşılık İsrail’i resmen tanıyacak, İsrail ile diplomatik ilişkiler başlatacaktı. Yani İsrail ile Mısır arsındaki barışın esasları çizilmekteydi. Onaylanan bu antlaşma ile 1948’den bu yana süregelen Arap-İsrail savaşları bir süreliğine sona ermiştir.
Bu antlaşmanın imzalandığı açıklandıktan sonra diğer Arap ülkeleri Enver Sedat’a büyük tepki göstermiş ve Kahire’de bulunan elçilerini geri çekmişlerdir. Üstelik Mısır, Arap Birliğinden de atılmıştır.
Camp David Antlaşması, FKÖ ile Arap dünyasının tamamında büyük bir tepkiye yol açmış ve Mısır’a karşı büyük bir siyasal ve ekonomik boykota girişilmiştir.
Bu gelişmelerden sonra Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, ülkesindeki radikal İslamcıların tepkisi sonucu öldürülmüş ve yerine 1981’de Hüsnü Mübarek geçmiştir.
b) İslam Konferansı Teşkilatı (1969): İsrail’in işgalindeki Kudüs’te, Avusturyalı bir Yahudi’nin 21 Ağustos 1969’da Mescidi Aksa’yı kundaklamayı denemesinden sonra 25 Eylül 1969’da İslam Ülkeleri Başkanları tarafından kurulan bir teşkilattır. Bu teşkilata, Türkiye’nin de içinde olduğu 57 ülke üyedir.
İslam Konferansı Teşkilatı, bugün İslam âleminin tek çatı altında toplandığı tek kuruluş sıfatına sahiptir. Bu teşkilat İslam ülkeleri arasında yakınlığı ve iş birliğini arttırmak, Müslümanlarca kutsal kabul edilen yerlerin güvenliğini sağlamak, İslami dayanışmayı oluşturmak gibi amaçlarla kurulmuştur.
İslam Konferansı Teşkilatı’nın Genel Sekreterliğini 2005 yılından itibaren Ekmelettin İhsanoğlu yapmaktadır. Aynı zamanda Tarihçi olan İhsanoğlu, bu teşkilatın ilk Türk Genel Sekreteridir.
c) 1973 Petrol Krizi ve OPEC’in Kuruluşu: Krizin sebebi; Arap ülkelerinin, petrolü Batı dünyasına karşı siyasi koz olarak kullanmak istemeleridir (1970’den itibaren bütün Ortadoğu ülkelerinde, petrol şirketlerine devletçe el koyma eğilimi olmuştur). Ayrıca 1973 Arap-İsrail Savaşı da bu krizi hızlandırmıştır.
OPEC: 1960 Ağustos ayında kurulan ve o dönemde üye sayısı 13 olan “Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı”dır. ABD’nin zorunlu petrol kotaları koyarak kendi pazarlarına sahip çıkması ve büyük şirketlerin petrol fiyatlarını düşürmesi; üretici ülkelerin OPEC’i kurmalarına yol açmıştır. Bu kuruluş, petrol fiyatlarının belirlenmesi ve üye ülkeler arasındaki sorunların çözümlenmesi gibi amaçları gütmüştür.
OPEC’in Kurucu Üyeleri: Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt ve Venezüella’dır.
İlk olarak ham petrol fiyatlarındaki düşüşü durdurmak gayesiyle Venezüella’nın teklifi ile kurulan teşkilatın merkezi, başlangıçta Cenevre iken, 1965’te Viyana’ya taşınmıştır. OPEC’in ilk kararı petrol fiyatlarını arttırmak olmuştur.
OAPEC (Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Teşkilatı): Arap ülkeleri petrolü siyasi bir araç olarak kullanmak amacıyla bu teşkilatı kurmuşlardır. 1973 yılında Yom Kippur (Ramazan) Savaşı sırasında petrol üreticisi Arap ülkeleri, İsrail yanlısı gördükleri batılı ülkelere yaptıkları petrol ihracatını geçici olarak durdurdular, petrol fiyatlarını 4 dolardan 11 dolara çıkartarak, petrolü siyasi silah olarak kullandılar (1973 Petrol Krizine yol açtılar).

d) İkinci Petrol Krizi (1979): Petrolde yaşanan ikinci şok, 1979 İran Devriminden sonra olmuştur. Bu gelişmeden sonra petrol fiyatları yeniden tırmanışa geçmiştir. OPEC’te, bu gelişmelerden sonra fiyatları 3 kat arttırmak zorunda kalmıştır. Bu krizde, batılı ülkelerin ekonomik kaybı 1973 krizinden daha fazla olmuştur. Bunun üzerine bir takım faaliyetlere girişen Batılılar, OPEC’in 1980’den itibaren dünya petrol fiyatlarındaki etkisini azaltmaya çalışmışlardır. Batılı sanayileşmiş ülkeler, başta kömür ve nükleer enerji olmak üzere farklı enerji kaynaklarına yönelmişlerdir. Kendi ülkelerinde petrol arama ve çıkarma çalışmalarına da ağırlık vermişlerdir. Petrol ihtiyaçlarını Meksika, SSCB gibi OPEC dışındaki petrol ihracatçısı ülkelerden karşılamaya başladılar.

8. İRAN- IRAK SAVAŞI (1980–1988)
İran ile Irak arasında 8 yıl süren savaştır. Savaşın asıl nedeni, İran’ın daha önceki antlaşmalarla Irak’a bıraktığı Şattül Arap bölgesini, ABD’nin de desteğiyle geri almak istemesidir.
Şattül Arap: Deniz ve su ulaşımı konusunda yaşanan suyolu sorunudur. Yani Basra körfezi ve Şattül Arap üzerindeki egemenlik mücadelesidir.
1979’a gelindiğinde İran Şahı Rıza Pehlevi devrilerek Şiiliğin savunucusu olan Humeyni iktidara gelmiştir (Bu tarihten sonra ABD, İran’ı desteklemekten vazgeçerek Irak’la yakınlaşmış ve Irak’a her türlü silah yardımını yapmıştır). Bu arada Irak’ta, Baas (diriliş) düşüncesini savunan Saddam da 1979’da iktidara gelmişti.
Saddam Hükümeti de İran’daki Arap bölgesi olan Kuzistan’da karışıklıklar çıkartarak buraya özerklik verilmesini istemiştir (Bu bölgeyi sınırlarına katma politikası izlemiştir). Böylece iki devletin arasındaki ilişkiler daha da gerilmiş, bu durum savaşların başlamasına yol açmıştır.
8 yıl süren savaşlar yaklaşık 1 milyon kişinin ölümüne, 150 milyar dolar hasara, her iki ülkede ağır yıkımlara yol açmıştır. Irak’ın saldırısıyla başlayan savaş, İran’ın direnmesiyle yıpratma savaşına dönüşmüş ve batılı ülkelerin çıkarlarına uygun bir şekilde galibi olmadan sonuçlanmıştır (Taraflar birbirlerine üstünlük sağlayamamışlardır).
Irak ve İran birbirlerinin petrol tesislerine ve gemilerine saldırınca sanayisi için petrole ihtiyaç duyan ABD, Irak’a yaklaşarak savaş boyunca Irak’ı desteklemiştir. Savaşta iki Müslüman ülke ekonomik, siyasi ve sosyal olarak büyük bir yıkım yaşamıştır. Irak’ın, Şattül Arap su yolunda ortak denetim kurma isteği nedeniyle barış görüşmelerinden de bir sonuç alınamamıştır.
Savaşan taraflar ufak kazançlar için ekonomik kaynaklarını tüketmiştir. İki ülkenin petrol tesislerine saldırıları petrol üretimini düşürmüş, petrol fiyatları artmıştır. Oysa savaş sonunda İran-Irak sınırı değişmemiştir. Savaş sonunda İran’da muhalefet tasfiye edilmiş, İslam devrimi tamamen kalıcı hale gelmiştir. Savaş silahları ve araçları bakımından dışa bağımlılığın zararını gören İran, kendi silah sanayisini kurmaya başlamıştır. Irak’ın bu savaş sırasında borç alarak silah satın alması, bu borçları ödemekte zorlanmasına ve 1990’da Kuveyt’e saldırmasına neden olmuştur (Kuveyt’in petrol kuyularını ele geçirmeye çalışmıştır). 1990’da Irak, Kuveyt’e girince ABD ile savaşma ihtimali nedeniyle Irak, İran’dan aldığı toprakları geri vermiştir.
Saddam Hüseyin, 1990’da Kuveyt’in, Irak’a ait petrolü çaldığını, çok üretim yaparak petrol fiyatlarının düşmesine neden olduğunu ve bu durumdan Irak ekonomisinin olumsuz etkilendiğini belirtmiş ve bunlara karşılık Irak’ın, Kuveyt’e borcunun silinmesini istemiştir. Bu istekleri kabul edilmeyince de Kuveyt’e girmiştir. Ancak 28 devlet, Kuveyt’in yanında yer alıp Irak’a savaş açmışlardır. 1991’de Irak, Müttefik Kuvvetlerinin gücü karşısında ateşkese razı olmuştur. Irak’ın, Kuveyt’e saldırması üzerine Türkiye üslerini ABD’ye açmış böylece İncirlik hava üssü’nden Irak’a hava saldırısı düzenlenmiştir. Ayrıca Saddam’ın, Kuveyt’teki askerlerini azaltması için Türkiye, Irak sınırına 8 tümenlik asker yerleştirmiştir. BM’nin, Irak’a ambargo kararı üzerine Türkiye, Kerkük-Yumurtalık boru hattını kapatmıştır.
a) I. Körfez Savaşı: 1990–91 yıllarında BM adına ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri ile Irak arasında yapılan savaştır. Irak Devlet Başkanı Saddam’ın, Kuveyt’i işgali ile savaş başlamıştır. Koalisyon güçleri, Irak’ı yenerek Kuveyt topraklarından çekilmesini sağlamıştır. Fakat bu savaş Arap birliği düşüncesini iyice zayıflatmıştır. Bu savaşın ardından İran’ın bölgedeki etkinliği artmış ve Orta Doğu’daki köktenci akımlar iyice güçlenmiştir (Şii, Sünni ve Kürtler arasında mücadeleler artmıştır).
NOT: Irak’ın kuzeyinde meydana gelen otorite boşluğu Türkiye’de terör faaliyetlerine ortam hazırlamıştır.
b) II. Körfez Savaşı: ABD, I. Körfez Savaşından itibaren ambargo altında tuttuğu Irak’a, 2003’te II. Körfez Savaşını başlatmıştır. Bu savaş Irak’ta nükleer silah olduğu iddiasıyla başlatıldıysa da bu iddia asılsız çıkmıştır. Savaş sonunda Saddam Hüseyin’in iktidarı sona erdirilmiş ve yakalanan Saddam idam edilmiştir. Çöl Fırtınası olarak bilinen II. Körfez Savaşı ABD Başkanı Bush zamanında yapılmıştır.

9. UZAYDAKİ YARIŞ (Sputnik Krizi)
Uzay çalışmaları Sputnik ile başlamıştır. Sputnik, SSCB’ye ait uzaya giden ilk yapay uydudur. Sputnik Krizi, 4 Ekim 1957’de SSCB’nin uzaya fırlattığı ilk yapay uydu olan Sputnik’in ardından ABD ile SSCB arasında yaşanan uzay yarışıdır.
1950’lerin başında hem ABD, hem de SSCB uzaya ilk uyduyu fırlatmak için birbirleriyle yarış içine girmişlerdi. ABD’nin başarısız denemelerinin ardından hiç beklenmedik bir anda SSCB, bir basketbol topu büyüklüğündeki Sputnik–1 uydusunun yörüngeye oturtulduğunu açıkladı. Bu durum ABD için tam bir şoktu. Çünkü bu olay teknoloji yarışında geri kalmak demekti, SSCB’nin kıtalararası füzeler yapımındaki üstünlüğünü vurgulamaktaydı. Daha da önemlisi bu denemeyi başaran SSCB’nin, nükleer bir silahı ABD üzerine gönderebileceği paranoyası tüm Amerikalıların aklına girmişti. SSCB’nin, uzaya Sputnik’i göndermesinin ardından ABD, ertesi yıl NASA’yı kurdu. SSCB, 3 Kasım 1957’de bu kez uzaya giden ilk canlı olan Laika adlı köpeği taşıyan Sputnik–2 uydusunu da başarıyla fırlatarak uzay çağı yarışında bir adım önde olduğunu gösterdi.
10. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE DÜNYADA MEYDANA GELEN ÖNEMLİ GELİŞMELER
1945’ten sonra kömürün yerini petrol almıştır.
SSCB’de Yuri Gagarin, Vost–1 ile 12 Nisan 1961’de uzaya çıkan ilk insan oldu (Vostok–1 adlı uçakla 1 saat 45 dakikada dünyayı bir kez turladı).
16 Temmuz 1969’da ise Neil Armstrong, Apollo–11 ile Ay’a ilk ayak basan insan oldu (21 Temmuz).
1958’de ABD, NASA’yı kurarak ilk uydusunu uzaya gönderdi.
1960’larda Japonya’da hızlı tren seferleri başlamış, ayrıca elektrikli ev aletlerinin çeşidi artmıştır.
Uzaya giden ilk ABD’li kadın, Sally Rider, 18 Haziran 1983’te Challenger ile uzaya çıkmıştır (Ayrıca uzaya çıkan en genç insandır).
Uzaya giden ilk canlı SSCB’nin Sputnik -2 füzesiyle Laika adlı köpektir (1957).
1956 yılından itibaren Eurovision şarkı yarışması düzenlenmeye başlamıştır.
ABD ve diğer Avrupa devletleri uydu çalışmaları yapmış Uranüs ve Neptün gezegenlerine Voyager–2 gemisi gönderilmiştir.
1975’te ABD ve SSCB Apollo-Soyuz ortak uzay uçuşunu yaparak bilimsel alanda önemli bir ortak işbirliği gerçekleştirmişlerdir.
ABD’li yazar Ernest Hemingway 1954’de, John Stainbeck 1962’de Nobel Edebiyat ödülünü aldı.
1960 yılından itibaren Avrupa Futbol Şampiyonası UEFA tarafından 4 yılda bir düzenlenmeye başlandı.
Uzaya giden ilk kadın SSCB’den Valentina Tereshkova oldu (6 Haziran 1963’te Vostok-6).
1950’li yıllar ABD’de ırk ayrımcılığının arttığı yıllar olmuştur. Bu dönemde siyahların direniş hareketinin lideri Martin Luter King tarih sahnesine çıkmış ancak sonra öldürülmüştür.
20. yy. sonlarına doğru internet kullanımı ile bilgi alışverişindeki hız artmıştır.
Elvis Presley (1935–1977) bu dönemin en önemli Rock’n Roll müzisyenlerinden biridir.
TV’nin yaygınlaşması ile Amerikan sinemasının kalbi olan Hollywood, büyük kriz yaşamıştır.
Amerika’da her yıl düzenlenen Sinema Ödülleri Oscarları’nı elde etmek için birçok film şirketi kurulmuş, Avrupa’da ise sinema ödüllerinin verildiği Cannes Film Festivali düzenlenmeye başlanmıştır.
Mc Donalds ve Disneyland gibi şirketler Amerikan kültürünün yayılmasını sağlamışlardır.
I. Dünya Savaşında 1 kez, II. Dünya Savaşında 2 kez iptal edilen olimpiyatların, siyasete alet edildiği de olmuştur. Bunların en bilineni 1936’da Berlin olimpiyatlarının açılışında Hitlerin yaptığı konuşmanın Nazi propagandası niteliği taşımasıdır.
1979’da SSCB’nin, Afganistan’ı işgali üzerine ABD öncülüğündeki 60 ülke 1980 Olimpiyatlarını boykot etmişlerdir. 1984 yılında ise bu kez Los Angeles olimpiyatlarını SSCB ve Küba’nın aralarında olduğu 13 ülke boykot etti.
Soğuk Savaş döneminde SSCB ve Doğu Bloğu ülkeleri olimpiyatları boykot ettikten sonra 1928–52 arasında kendi aralarında “Spartakiads” adını verdikleri spor müsabakaları yapmışlardır.
1975’te Münih Olimpiyatlarında, Filistin’in Kara Eylül Örgütü, olimpiyat köyünü basarak, İsrailli 11 sporcuyu rehin alarak, bazılarını öldürmüştür.
Afganistan’daki Taliban Örgütü 1996–2002 yılları arasında Afganistan’ın olimpiyatlara katılımını engellemiştir.

Uyarı: 11 Eylül 2001’de ABD’nin ikiz kulelerinin vurulmasıyla dünya yeniden bir siyasi kargaşa ortamına girmiştir. ABD’ye yapılan terör saldırılarının ardından ABD, Afganistan’a müdahale etmiştir. ABD bu müdahale ile Afganistan’da Taliban yönetiminin yıkılmasını sağlamıştır.

11. 1960–80 ARASI TÜRK DIŞ POLİTİKASI
Bu dönemde Türk dış politikasının birinci önemli unsuru Kıbrıs meselesidir. İkinci önemli unsuru ise ABD ile olan ilişkilerdir. ABD ile olan ilişkiler, Kıbrıs meselesinin iniş çıkışlarına göre değişen bir yapı göstermiştir. Türk-ABD ilişkilerinin 1964–74 Kıbrıs buhranlarında ağır sarsıntılar geçirmesi Türkiye-SSCB ilişkilerinin gelişmesine neden olmuştur.
Kıbrıs Buhranları: 1878’de Rusya karşısında zor durumda kalan Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ın yönetimini geçici olarak İngiltere’ye vermişti. I. Dünya savaşı sırasında ise İngiltere, Kıbrıs’a el koydu. II. Dünya savaşından ağır ekonomik kayıplarla çıkan İngiltere savaş sonrasında Kıbrıs’tan çekildi. Bu gelişmeden sonra Yunanistan, Kıbrıs konusuna daha çok eğilmeye başlayarak, 1954’te konuyu BM’ye taşıdı. Bu tarihten sonra Türkiye, Yunanistan’ın amacının adaya sahip olmak olduğunu anlayınca konuyla daha yakından ilgilenmeye başladı ve bu konuyu milli bir politika haline getirdi.
1950’lerin sonlarında Kıbrıs’ta bağımsızlık hareketi başladı ve uluslararası antlaşmalara dayanan bir Türk- Rum Ortak Devleti kuruldu. Fakat Rumlar, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış haklarını ellerinden alma ve Kıbrıs’ın tüm yönetimine el koyma yoluna gittiler. Rumlar adayı Yunanistan’a bağlamak için çalışmalara başladılar. 1955’te Yunanistan, EOKA terör örgütünü kurarak Rumları harekete geçirmiş, adada taşkınlık yaparak Rum halkını kışkırtarak Anayasayı ve uluslararası antlaşmaları çiğnemiş oldular.
11 Şubat 1959 tarihinde Zürich Antlaşması ile Kıbrıs’ta bağımsız bir Cumhuriyet yönetimi kurulması, Türk ve Rum toplumlarının haklarının neler olacağı kararlaştırılmıştır. Zürich Antlaşması’nı aynı yıl Londra Antlaşması takip etmiş, bu antlaşma ile Kıbrıs’ta bağımsız bir cumhuriyet yönetimi kurulmasına karar verilmiştir.
Ayrıca garantörlük haklarından dolayı Kıbrıs’taki anayasal düzeni koruma hakkı Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’a verilmiştir.
Kıbrıs’ta ilk önemli buhran, Kıbrıslı Rumların ENOSİS’ten vazgeçmemeleri ve 1960 Anayasasının Türklere tanıdığı hakları kabullenmemiş olmalarıdır. Burada amaçları Türkleri adadan uzaklaştırıp ENOSİS’i gerçekleştirmektir. Yani adayı Yunanistan’ın ilhak etmesini sağlamaktır. Bu duruma tepki gösteren Türklerle, Rumlar arasında çatışmaların başlaması Kıbrıs meselesini ortaya çıkarmıştır.
Kıbrıs, İngiltere’nin yönetimi altında iken İngiltere, adanın Yunanistan’a bağlanmasını amaçlayan ENOSİS (Megalo idea çerçevesinde Yunanistan’la birleşme) çabalarını arttırmış ve 1955’te EOKA adında bir örgüt kurmuştur.
EOKA, Kıbrıslı Rumlar tarafından ENOSİS amacını gerçekleştirmek amacıyla kurulmuştur. Kıbrıslı Rumlar, Türkleri yok etmek için Aralık 1963’te saldırıya geçerek çocuk, kadın, yaşlı demeden onlarca soydaşımızı öldürmüşlerdir. Türklere yapılan bu saldırılar sonucu birçok insan hayatını kaybetmiş ve binlerce insan Kıbrıs’tan göç etmek zorunda kalmıştır.
1963’ten itibaren Kıbrıs Devlet Başkanlığını üstlenen Makarios yönetimi altında Kıbrıslı Türklere girişilen saldırılar Türkiye’nin ciddi endişeler duymasına neden olmuş, iki toplum arasındaki bölünme bu olaylar sonrası derinleşmiştir. Bu gelişmeler üzerine Türk jetleri Kıbrıs üzerinde uçtu ve Türkiye garanti antlaşması gereği Yunanistan ve İngiltere’yi harekete geçirdi. Bu 3 devlet Lefkoşa’da iki kesim arasına girerek “Yeşil Hattı” oluşturdular.
15 Temmuz 1974’te Yunanistan’ın Cunta desteğiyle Kıbrıs’ta gerçekleştirilen ENOSİS amaçlı askeri darbe sonucu Makarios hükümetinin devrilip, Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’nin ilan edilmesi üzerine bu idareyi Türkiye tanımadığını açıklamıştır. Çünkü Kıbrıs Anayasası ve Kıbrıs’la ilgili antlaşmalar ihlal edilmiştir. Bütün bu gelişmeler Türkiye’nin kendi soydaşlarının geleceği açısından endişe duymasına yol açmıştır.
Bu nedenle Türkiye, garantörlük hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Barış Harekâtını başlatarak adaya asker çıkartmıştır. Bu arada Yunan birliklerinin adada garantör olarak bulunan Türk birliklerine saldırması çarpışmanın ada geneline yayılmasına neden olmuştur. Türkiye’nin harekâtı üzerine, BM hemen harekete geçmiştir. Çünkü Türk- Yunan savaşı ihtimali belirmiştir. İngiltere’nin araya girmesiyle Lefkoşa’yı iki bölgeye ayıran “Yeşil Hat” üzerinde bir anlaşmaya varılmıştır.
22 Temmuz akşamı Türkiye, BM Güvenlik Konseyinin ateşkes kararını kabul etmiştir. Bunun üzerine Türkiye, İngiltere, Yunanistan, Cenevre Konferansı’nda toplandılar, adada 1960 Anayasal düzenini yeniden kuracak kararlar aldılar. Ancak Rum ve Yunanlılar konferansta alınan kararlara uymayınca (ateşkes hükümlerine de) Türkiye, Rum ve Yunan hükümetleriyle anlaşmanın mümkün olmadığı kararına vararak, 14 Ağustosta başlayıp 3 gün sürecek olan II. Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirdi. Bu harekât neticesinde Kıbrıs’ta, Türk tarafının sınırları çizildi (Magosa-Lefke hattı Türk askerince sınır haline getirildi).
Sonuç: Türk silahlı kuvvetlerinin gerçekleştirdiği 1. ve 2. Kıbrıs Barış Harekâtları ile Kıbrıslı Türklerin can güvenliği sağlanmış, Rumların ENOSİS hayali Akdeniz’in karanlık sularına gömülmüştür.

Türkiye’nin, Kıbrıs’a, 1. askeri harekâtını hukuki müdahale olarak gören dünya devletleri, 2. harekâta işgal olarak bakmışlardır. 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulması ile Rum kesiminin yönettiği Kıbrıs Cumhuriyeti’nden ayrı olarak bir Türk devleti kurulmuştur. Böylece ada ikiye bölünmüştür. 15 Kasım 1983’te de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ilan edilmiştir. KKTC’yi tanıyan ilk dış ülke Bangladeş olmuştur.
Kıbrıs’ta, Türk ve Rumlar arasında yapılan tüm görüşmelerde (Toplumlararası görüşmeler diye bilinir) Rumların uzlaşmaz tutumları nedeniyle Kıbrıs meselesinde günümüze kadar bir sonuç alınamamıştır. Ayrıca ABD ve BM’nin planları, Yunanistan ve Türkiye’deki hükümet darbeleri, görüşmeleri engellemiş ya da kesmiştir. Bütün bu gelişmeler meselenin çözümünü iyice zorlaştırmıştır.
12. TÜRK- YUNAN İLİŞKİLERİNDE GÜNÜMÜZE KADAR SÜREN DİĞER GERGİNLİKLER
Türkiye ile Yunanistan arasındaki Kıbrıs Sorunu yanında; Kıta Sahanlığı sorunu, Adalar sorunu, Hava Sahası (Fır Hattı Sorunu), Kara Suları Sorunu gibi sorunlar da yaşanmaktadır.
13. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE TÜRKİYE ve ORTA DOĞU
Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerinde 3 farklı dönem yaşanmıştır:
a) 1. Dönem (1950–60 arası): Bu dönemde Türkiye, SSCB’nin, Ortadoğu’ya sızmaya çalışması ve Arap ülkelerinin de bu sızmayı kolaylaştırıcı çalışmalarda bulunmaları nedeniyle Ortadoğu ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmamıştır. Hatta Türkiye, bu gelişmeler üzerine NATO’ya girmiştir.
b) 2. Dönem (1963–73 arası): 1963–64 Kıbrıs buhranlarından, 1973 Petrol Krizi’ne kadar geçen dönemde Türkiye, Ortadoğu ve Arap ülkelerine yaklaşma politikasına ağırlık vermiştir. Artık Türkiye, Arap politikalarına daha ılımlı yaklaşıp, onlarla yakınlaşmaya çalışmıştır.
Türkiye, İsrail’e karşı, Mısır, Ürdün, Suriye’ye yardım etmiştir. Çünkü Türkiye’nin, Araplardan krediyle petrol almak ve krediyi ödemek için Arap ülkelerine ihracatını arttırmaya ihtiyacı vardı.
c) 3. Dönem (1973 Petrol krizi sonrası): 1969’daki Mescidi Aksa yangınına Türkiye’nin verdiği sert tepki, Türkiye’nin, Ortadoğu ve İslam ülkelerine daha fazla yaklaştığının kanıtıdır. Türkiye, bu olay sonrası Fas’ta yapılan İslam Zirve Toplantısı’na katılmış ve Araplarla ilişkilerini güçlendirmiştir. Arap ülkelerinin tepkiyle karşıladıkları Camp David Antlaşması’nı Türkiye de reddetmiştir.
Günümüzde Türkiye, Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmekte ve uluslararası alanda Filistin’in haklarını korumaya çalışmaktadır.
d) ASALA (Ermeni Terör Örgütü): ASALA, 20 Ocak 1975 tarihinde Lübnan’ın Başkenti Beyrut’ta kurulan 1975 ile 1985 yılları arasında faaliyet gösteren Ermeni terör örgütüdür. ASALA, ilk kez Beyrut’taki Dünya Kiliseler Birliği Bürosuna yaptığı bombalı saldırı ile adını duyurmuştur. Asala kendisini uluslararası devrim hareketinin bir parçası olarak görmekte, Türkiye ve müttefiklerini düşman saymaktadır.
Örgütün Amaçları Şunlardır: Sözde Ermeni Soykırımını kabul ettirmek ve Türkiye’yi soykırım nedeniyle tazminat ödemeye zorlamaktır. Asıl büyük amacı ise Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamak ve doğu ve güneydoğu Anadolu’yu kapsayan büyük bir Ermeni Devleti kurmaktır.
Asala’nın yoğun faaliyet alanları 1985 yılına kadar Türk Dış Temsilcilikleri ve hava alanları olmuştur. Dış temsilciliklerimizdeki elçiliklerimize silahlı terör eylemleri yaparak diplomatlarımızı öldürmüşlerdir. (özellikle de 1970’den sonra). Örgütün en çok eylem yaptığı yer Lübnan’dır. Daha sonra da Fransa’dır.
Asala’nın en önemli faaliyeti 15 Temmuz 1983’te THY’nin Paris Orly Havalimanındaki bürosuna bomba koymasıdır. Bu olayda 8 kişi ölmüş 63 kişi de yaralanmıştır. Bu olaya Orly Katliamı denilmiştir.
Avrupa’nın kimi ülkeleri 24 Nisanı, sözde Ermeni soykırımı günü olarak kabul etmişlerdir. Türkiye, önceleri bu sorunu önemsememiş, Osmanlı’ya ait görmüştür. Ancak 1980 sonrası arşivlerin açılmasıyla Türkiye haklı olarak karşı propaganda başlatmıştır.

Uyarı: 2004’te Kuzey Kıbrıslı Türkler, BM Genel Sekreteri Kofi ANNAN’ın planına (Annan Planı) %65 evet oyu verirken, Rumlar %76 hayır oyu vermişlerdir.
Uyarı: Kıbrıs meselesi sırasında ABD ile Türkiye arasında mektuplaşmalar da yaşanmıştır. ABD Başkanı Johnson, yolladığı bir mektup ile Türkiye’nin Kıbrıs adasına yönelik düzenlediği barış harekâtını durdurmasını istemiştir. Başbakan İsmet İnönü ise ABD’nin bu isteğini reddeden bir mektup yazmıştır.
Uyarı: 1991’de Ermenistan Devleti’nin kurulması ile Asala en önemli amacını gerçekleştirmiş oldu.

2008’de Kazakistan’da düzenlenen AGİT zirvesinde Ermenistan bir kez daha soykırım iddialarını gündeme getirince konu tekrar gündeme alınmıştır ve Türkiye’nin, Ermenistan’a 2005 yılında yaptığı Tarihçiler Komisyonu kurulması önerisi doğru bir adım olarak kabul edilmiştir. Bu öneriyi benimsemeyen Taşnak Partisi ve milliyetçi Ermeniler bu konunun irdelenmesini istememekte AGİT’in kararını kabul etmemektedirler.
Günümüzde Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik bir ilişki dahi bulunmamaktadır. Ancak Eylül 2008’de Ermenistan-Türkiye milli maçına, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Ermenistan Devlet Başkanı tarafından davet edilmesi ve Türkiye’nin daveti kabul etmesi ilişkilerin gelişmesi açısından önemli bir adım olarak sayılmaktadır.

14. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE TÜRKİYE’NİN İÇ POLİTİKASINDA MEYDANA GELEN OLAYLAR
27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi:
Siyasette demokratik özgürlüklerin, ekonomide liberal görüşün savunucusu olan DP, 1950 seçimlerini kazanarak iktidara gelmişti. Ancak DP, 1954 seçimlerini de kazanarak daha büyük bir çoğunluğa ulaştı.
DP’nin 1954 seçimlerinden sonra TBMM’de ezici bir üstünlük sağlaması ve bazı kesimlere göre bu üstünlüğü anti demokratik bir şekilde kullanmaya başlaması (basın, yargı ve üniversiteler üzerinde yoğun baskı uygulayıp, özgürlükleri kısıtlaması) DP’nin özellikle kentlerdeki kitleleri karşısına almasına yol açtı, parti içi muhalefeti de güçlendirmiş oldu.
1957’de ağırlaşan ekonomik bunalımın da etkisiyle ülkede siyasi hava giderek elektriklendi. DP’nin, muhalefete, basına ve aydınlara karşı baskı uygulaması, ekonomik ve siyasi alandaki hataları, partinin lideri olan Menderes’in kendini tüm güçlerin üzerinde görmesi gerginliği iyice arttırdı. CHP’ye yakın olan memur ve subaylar görevden uzaklaştırıldı. Hatta İsmet İnönü’nün TBMM’deki konuşmaları bile engellendi.
1950’li yılların ortalarından itibaren ordu içinde DP iktidarına son vermeye yönelik örgütlenmeler oluştu. 1957 seçimlerinden hemen sonra başlayan olaylar muhalefet partilerinin de faaliyetleriyle ulusal birliği tehdit eder duruma geldi. Bu arada oyları azalan DP’nin “İnce Demokrasiye Paydos” sloganıyla hareket ederek çeşitli alanlarda aldığı sert tedbirler üzerine, muhalefet ve öğrencilerin desteğiyle 27 Mayıs 1960’da gerçekleşen askeri müdahale ile DP iktidarı son buldu.
Türk ulusunun birliğini, ülke bütünlüğünü ve Cumhuriyeti korumakla görevli olan Türk Silahlı Kuvvetleri, “Kardeş kavgasına son vermek” sloganı ile 27 Mayıs 1960 günü kansız bir askeri darbe ile DP’yi devirerek fiilen iktidara el koymuştur. Daha sonra TSK’nın bünyesinde bulunan 37 subayın, Orgeneral Cemal Gürsel liderliğinde oluşturduğu Milli Birlik Komitesi, bu darbe ile mevcut anayasayı uygulamadan kaldırmış, TBMM’yi dağıtmış ve siyasi partilerin faaliyetlerini askıya almıştır. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve üst düzey partililer tutuklanmıştır (Hatta Genel Kurmay Başkanı bile). Cemal Gürsel önce Başbakan, 1961’den itibaren ise Türkiye’nin 4. Cumhurbaşkanı olmuştur.
Darbenin amacı, kötü gidişi durdurarak demokratik ve özgürlükçü bir düzen kurmaktı. Bunun için de yeni bir anayasa yapmak gerekiyordu. Darbe hareketi sonucunda iktidara gelen ve subaylardan oluşan Milli birlik Komitesi, gerekli hazırlıklara girişti. Bir kurucu meclis oluşturuldu ve bu meclis, bir anayasa hazırladı.
Demokratik ve Özgürlükçü bir anayasa olan 1961 Anayasası, halk oylaması sonucunda yürürlüğe girdi. Referanduma katılım %81 idi ve %61 oyla 1961 Anayasası kabul edildi.
1961 Anayasası kişilere temel hak ve özgürlükler alanında geniş bir düzenlemeye gitmiş, vatandaşlara geniş sosyal haklar tanımıştır. Parlamenter sisteme uygun güçler ayrılığı prensibine yer vermiştir. 1961 Anayasasının sağladığı bu liberal ortam sonucu aşırı sağ ve sol gruplar siyaset sahnesinde yer almışlardır. Yine aynı yıl seçimler yapılarak silahlı kuvvetler iktidarı, seçimi kazanan sivil yönetime bırakmıştır (15 Ekim 1961).
b) 12 Mart 1971 Muhtırası: 1960’ların sonrasında Adalet Partisi iktidarı, kötüleşen siyasi ortamla baş edemeyince bir grup radikal subay, radikal sosyal reformları yerine getirme görüntüsü altında uzun sürecek bir askeri rejim kurmayı amaçladılar… Ancak 12 Mart Muhtırası bu radikal hareketi engelleyen son dakika girişimi olmuştur.
1969’dan itibaren siyasi kargaşa ve kutuplaşmanın artması, ordunun hükümete 12 Mart 1971 Muhtırasını vermesine ve Nihat Erim’in Başbakan olduğu yarı askeri bir rejim kurulmasına yol açmıştır.

Uyarı: 27 Mayıs 1960 darbesi, TC tarihindeki ilk askeri darbedir. Ancak bu müdahalenin daha sonraki darbelerden farkı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir- konuta zinciri içerisinde yapılmamış olmasıdır. Bunun en açık kanıtı, Genel Kurmay Başkanının bile tutuklanmasıdır.
Bu dönemde temel hak ve özgürlüklerde kısıtlamaya gidilmiştir. Bu muhtıra ile bu sefer, yürütmenin yetkileri genişletilmiştir. Sıkıyönetim uygulamalarının kapsamı arttırılmıştır. Üniversitelerin ve TRT’nin özerkliğine kısıtlama getirilmiştir. Bu süreçte Türkiye İşçi Partisi ve Milli Nizam Partisi kapatılmıştır.
c) 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi: 12 Eylül Darbesi Türkiye’de, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 günü emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleştirdiği askeri müdahaledir. Bu müdahaleye 1980 İhtilali de denilmektedir. Bu darbe, Türk silahlı kuvvetlerinin 27 Mayıs 1960 Darbesi ve 12 Mart 1971 Muhtırasının ardından Türkiye’de yönetime 3. müdahaledir.
Darbenin gerekçeleri ise; 1975–80 döneminde şiddet ve terör olaylarının artması, hükümet ve meclisin işlemez hale gelmesi, ekonomik sıkıntıların iyice artması ve uluslararası problemlerin yığılmasıdır. Ayrıca, darbe öncesinde düzenlenen suikastlerle birçok aydın, milletvekili ve bürokratın öldürülmesi, hükümet bunalımları, TBMM’nin bir türlü Cumhurbaşkanını seçememesi, işsizlik sonucu ülkenin bunalıma sürüklenmesi, sağ-sol gerginliği sonucu bireysel ve kitlesel siyasi cinayetler ve son olarak da şeriat amaçlı düzenlenen Kudüs Mitingi, 1980 darbesine neden olmuştur.
12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu hükümet’in görevine son verilmiş, TBMM kapatılmıştır. 1961 Anayasası uygulamadan kaldırılmıştır. Siyasi partiler kapatılarak, Türkiye’de 9 yıl sürecek olan askeri dönem başlamıştır. Parti başkanlarına siyasi yasaklar getirilmiştir. Bu dönemde, Sıkıyönetim uygulamaları artmış, Türkiye’nin siyasi gelenekleri alt-üst olmuştur. 1980 Askeri Darbesi, sosyal, ekonomik ve siyasal yapıları bütünüyle değiştirmeye yönelik bir müdahaledir.
Darbenin diğer sonuçları ise şunlardır:
Binlerce kişi için idam kararı çıkmıştır.
1 milyondan fazla kişi fişlenmiştir.
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarılmıştır.
30 bine yakın kişi yurt dışına kaçmıştır.
Birçok gazeteciye hapis cezası verilmiştir.
Birçok öğretmen ve hâkimin işine son verilmiştir.
Sakıncalı olduğu görülen birçok film yasaklanmıştır.
1972’den beri fiili olarak uygulanmayan idam cezalarının hızlı bir şekilde infaz süreci başlamıştır.
d) 1961 ANAYASASI: 1960 Askeri Darbesi’nden sonra hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de kabul edilen 1961 Anayasası, 1924 Anayasasını yürürlükten kaldırmıştır. 1961 Anayasasının hazırlanmasının nedeni 37 yıllık bir dönemde gelişen politik yaşamın ve özellikle de çok partili siyasi ortamın ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilecek bir anayasaya gerek duyulmasıdır.
1961 Anayasası ile Güçler Ayrılığı sağlanmıştır. Bu Anayasada, yasama gücü; Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisinin elinde bulunmaktadır (2 Meclisli sisteme geçilmiştir.). Yasamadan çıkan kanunların anayasaya uygunluğunu kontrol eden, Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Bu anayasa ile Yürütmenin gücü sınırlandırılmış, yürütmenin tüm eylemleri Danıştay’ın denetimine verilmiştir. Yani TBMM egemenlik hakkını kullanan tek organ olmaktan çıkmıştır.
TBMM’nin yanında, üniversite mezunlarından oluşan Cumhuriyet Senatosu kurularak iki meclisli yasama süreci başlatılmıştır. TRT ve Üniversiteler özerkleştirilmiştir. Anayasa ile özgürlük ortamının iyileştirilmesi sendikacılık hareketlerinin hızlanmasına, sağ-sol hareketlerin siyasal alanda etkinliğinin artmasına yol açmıştır (Bu durum 1960 ve 70’li yıllarda Türkiye’yi kanlı olaylara sürükledi).
1961 Anayasa’sı ile tam parlamenter sisteme geçilmiştir. Demokratik, sosyal ve hukuk devleti anlayışı gelişmiştir. Çoğulcu demokrasi ilkesi benimsenmiş, siyasi partiler vazgeçilmez olmuştur. İşçilere grev hakkı, memura sendika kurma hakkı verilmiştir.
e) 1982 ANAYASASI: 1982 Anayasası hazırlanan anayasalar içerisinde en sert olanıdır. Çünkü değiştirilmeyecek maddeleri diğer anayasalarda yer alandan daha fazladır.
12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında hazırlanmış ve 18 Ekim 1982 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. 1980–83 yılları arasında yönetimi elinde bulunduran Askeri Cunta idaresi altında kaleme alınmıştır. Son olarak 2004’te AB reformları çerçevesinde kısmi değişikliklere konu olmuştur.
1982 Anayasası, toplam 8 bölümden oluşmaktadır. Türk anayasaları içerisinde hem madde sayısı hem de içeriği bakımından en uzun olanıdır. 1982 Anayasasında Yasama, Yürütme, Yargı kesin çizgilerle olmasa da birbirinden ayrılmış, Yürütme güçlendirilmiştir. 1961 Anayasasının getirdiği çift kanatlı Parlamento sistemi terk edilmiş ve tek meclisli sisteme geri dönülmüştür.

Uyarı: Bütün bu olumsuz gelişmeler Türkiye’nin “Avrupa Konseyi” üyeliğinin askıya alınması sonucunu da doğurmuştur.

Bu anayasaya genel olarak bakacak olursak (1982 Anayasası orijinal halinde iken); genel manada bireyin temel hak ve özgürlüklerini devlet karşısında sınırlayan, baskıcı bir rejim kurma idealinin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle anayasa pek çok eleştiriye maruz kalmış ve anayasa pek çok değişikliğe uğramıştır. Özellikle Türkiye’nin, AB’ye girme konusunda çalışmalar yapması, anayasada yer alan bazı maddelerin değiştirilmesinde etkili olmuştur: İdam cezasının kaldırılması, seçme yaşının 18’e düşürülmesi, DGM’nin kaldırılması, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması, MGK sekreterinin sivil kişilerden oluşması, Cumhurbaşkanlığı süresinin 5 yıla düşürülmesi gibi önemli değişikliklere uğramıştır.
7 Kasım 1982’de yapılan referandum sonucunda seçmenlerin %82’si bu anayasaya evet demişlerdir. 1982 referandumunda oyların çok yüksek oranda evet çıkmasının nedenleri ise şunlardır: MGK’nın partiler üstü görünümü… Medyanın sıkı denetim altında tutulması… Siyasi partilerin kapatılmış ve değişik görüşlerin ortadan kaldırılmış olması… 1980 öncesinin halkta derin izler bırakmış olması… Şiddet olaylarına tepki… Eski siyasi iktidarlara güvensizlik ve referandum sonucunda hayır çıkması halinde olacakların belirsizliği sayılabilir.
f) 1961 – 1982 Anayasalarının Hak ve Özgürlükler Açısından Karşılaştırması:
1961 ile 1982 Anayasaları referanduma başvurularak hazırlanmıştır. Oysa 1921 ile 1924 Anayasalarında halk oylaması yoktur.
1961 ile 1982 Anayasaları ülkede yaşanan askeri darbeler sonucu hazırlanmıştır.
1961 Anayasası 1971 yılında yapılan değişiklikler ile önemli ölçüde değişmiştir.
1961 Anayasası hak ve özgürlükler açısından önceliği kişiye vermiş, buna karşın 1982 Anayasası önceliği kişiye değil devlete vermiştir.
1982 Anayasası 1961 Anayasasına göre daha az katılımcı bir demokrasi modelini benimsemiştir.
1982 Anayasası güçlendirilmiş bir Cumhurbaşkanı ve MGK ile askerin siyasal sisteminin nihai koruyucusu ve hâkimi olmasını sağlamıştır. Yani 1982 Anayasası Meclisi zayıflatmıştır.
1982 Anayasası 1961’e göre milli iradeye, siyasal partilere, sendikalara ve sivil toplum örgütlerine daha az güvenmekte ve bazı hak ve özgürlüklere kısıtlama getirmektedir.
1961 Anayasası döneminde sadece Demokrat Parti kapatıldığı halde 1982 Anayasası döneminde bütün siyasi partiler kapatılmıştır.
12 Eylül 1980’de iktidarı ele alan Milli Güvenlik Konseyi’nin otoritesi altında, halk oylaması ile yürürlüğe giren 82 Anayasasını hazırlayan Kurucu Meclis, 61’deki Kurucu Meclisten farklıdır.
1961 Anayasasında Milli Birlik Komitesi daha geri planda iken, 1982 Anayasasında Milli Güvenlik Konseyi çok etkilidir.
g) Yeni Siyasi Partilerin Kurulması ve 1983 Seçimleri: 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonra, 1983 seçimlerine Süleyman Demirel’in Adalet Partisi, Deniz Baykal’ın CHP’si, Hüsamettin Cindoruk’un Büyük Türkiye Partisi’nin katılmasına izin verilmiştir.
Büyük Türkiye Partisi’nin devamı niteliğinde olan Doğru Yol Partisi, Sosyal Demokrasi Partisi ve Refah Partisi’ne “Yasaklılar” denmiştir. Milli Güvenlik Konseyi tarafından genel seçimlere katılmaları uygun bulunan Milliyetçi Demokrasi Partisi, Halkçı Parti ve Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Parti’sine “İcazetliler” (6 Kasım Partileri) denilmiştir.
Yapılan genel seçimlerde 1. parti Anavatan Partisi, 2. parti Halkçı Parti, 3. parti ise Milliyetçi Demokrasi Partisi olmuştur. Seçimlerden sonra bazı milletvekillerinin parti değiştirmesiyle Doğru Yol Partisi ve Sosyal Demokrasi Partisi de meclise girebilmiştir. İleriki süreçte alınan başarısız sonuçlardan dolayı Milliyetçi Demokrasi Partisi kendisini feshetmiştir.
12 Eylül 1980 ile 6 Kasım 1983 tarihleri arasında Türkiye’yi, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Kuvvet Komutanlarından oluşan 5 kişilik bir Milli Güvenlik Konseyi yönetmiştir.
Bu arada TBMM’ye giren 3 partiden Turgut Özal’ın liderliğindeki ANAP iktidara gelmiştir. Ülkeyi siyasal bir kargaşa ve kamplaşma ortamından uzaklaştırmak isteyen Turgut Özal, ekonomide de liberal politikalar izleyerek kamuoyunun desteğini almayı başarmıştır. Ayrıca Turgut Özal, 1989–1993 yılları arasında Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı olarak görev yapmıştır.

15. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE TÜRKİYE’DE YAŞANAN EKONOMİK, SOSYAL, KÜLTÜREL GELİŞMELER
II. Dünya savaşının sona ermesinden sonra çok partili hayata geçen Türkiye, ekonomik alanda kalkınmak için bir takım faaliyetlere girmiştir. 1962 yılına kadar tarıma dayalı bir politika izleyen Türkiye, 1982 yılana kadar ise ithal ikamecilik (ithal edilen mal yerine yerli üretimi öne çıkarma) politikasını uygulamış, 1980 yılından sonra ise dışa dönük bir ekonomik politika izlemiştir.
1960 yılından itibaren artan nüfus nedeniyle yurt dışına bir göç hareketi başlamış, büyüyen şehirlere ise iç göç yaşanmıştır. Bu dönemde ulaşım ve iletişim konularına da ağırlık verilmiştir.
1947–1953 yıllarında tarım üretimi 2 katından daha fazla artmış, çiftçiyi topraklandırma kanunu ile devlet arazileri çiftçilere dağıtılarak üretimin artması sağlanmıştır.
1950 yıllarında yaşanan Kore Savaşı, Türk ekonomisini olumsuz yönde etkilemiştir. Fiyatlar yükselmiş, dışarıdan ülkeye giren döviz gelirleri büyük oranda azalmıştır.
1958 yılında Türk parası değer kaybetmeye başlamış, ülkede Devalüasyon yaşanmıştır. Bu gelişmeler üzerine Türkiye, uluslararası para fonu olan IMF’den ilk kez Adnan Menderes’in Başbakanlığı sırasında dış borç almıştır.
1960 yılındaki askeri darbeden sonra ekonomik konuları yürütecek ve planlayacak Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulmuştur. Bu kuruluş ilk olarak Beş Yıllık Kalkınma Planları (1963–1968) hazırlamış, böylece eğitim, sağlık ve bölgesel farklılıkları ortadan kaldıracak önlemler alınmaya çalışılmıştır.
Resesyon: Ekonomide durgunluktur. Uzun sürerse ekonomik çöküş olarak isimlendirilir. 1973 Dünya petrol krizi, dış borç ödeyen Türkiye’yi zora sokmuş, bu durum Türkiye’yi ekonomik resesyona (durgunluğa) sürüklemiştir.
1950’li yıllardan itibaren Türkiye’de sinema kültürü oluşmaya başlamış, Yeşilçam diye adlandırılan sektörde birçok alanda sinema filmleri çekilmiştir. Bu filmlerin içinde Metin Erksan’ın yönettiği “Susuz Yaz” filmi Berlin’de 1963 yılında “Altın Ayı” ödülünü almıştır.
1973’te Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Yunanistan’ın, Ege denizindeki faaliyetleri üzerine Ege’de petrol aramaya başlamıştır.
1980 Askeri Darbesi sonunda 24 Ocak kararları olarak bilinen ekonomik kararlar alınmış, böylece enflasyonu önlemek, ihracata dayalı bir üretime geçmek amaçlanmıştır. Bunun için önce devalüasyon yapılmıştır. 1 Dolar 47 liradan 70 liraya çıkmıştır.
1993 yılındaki 5 Nisan kararları ise, ülkede büyük bir devalüasyonun yaşanmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler üzerine halkın satın alma gücü azalmış, ülkede işsiz sayısı giderek artmıştır.
1940 yılında 20 milyon nüfusa sahip Türkiye, 2000’li yıllarda 70 milyona ulaşmıştır. Bu durum beraberinde birçok sorunu getirmiştir (Göç, işsizlik, sağlık sorunları, eğitim, çarpık kentleşme, gecekondulaşma vb.).
Türkiye’de ilk TV yayını İTÜ’nün ardından TRT gerçekleştirmiş, 31 Ocak 1968’den itibaren TRT, Ankara’da haftada üç gün deneme yayını yapmaya başlamıştır.1982 yılından itibaren ise TRT ilk renkli TV yayınını gerçekleştirmiştir. 1984’de ise tümüyle renkli yayına geçilmiştir.1990’lı yılların başından itibaren özel kanallar kurulmaya başlanmış, Türkiye 1996 yılında ilk kez İnternetle tanışmıştır. Ayrıca uzaya TÜRKSAT-1B uydusu gönderilmiştir.

V. ÜNİTE: KÜRESELLEŞEN DÜNYA
Küreselleşme: Birçok konuda dünya genelinde bütünleşme, entegrasyon (uyum) ve dayanışmanın artması anlamına gelir. Küreselleşme hareketleri, yaklaşık olarak son 25 yılda ortaya çıkan ve hız kazanan gelişmelerdir. Ancak küreselleşme ile birlikte dünyada kutuplaşmalar da artmıştır. Küreselleşmenin etkisiyle dünyada bilimsel, teknolojik, sanatsal, kültürel ve sportif gelişmeler daha hızlı ve ilgiyle takip edilmeye başlanmıştır.
1. SSCB’NİN DAĞILMASI
1985 yılında Gorbaçov’un iktidarında Glasnost ve Perestroyka ile başlayıp 6 yıl süren reformların ardından 1991 yılının sonunda SSCB resmen dağılmıştır. Yani 1991 yılı dünya tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten itibaren Asya ve Avrupa’nın siyasi haritası değişmiştir. 1917’de temelleri atılan ve 1922’de kurulan SSCB’nin dağılması ve yerini Bağımsız Devletler Topluluğuna (BDT) bırakması dönemin en önemli olaylarındandır.
Gorbaçov’un Glasnost ve Perestroyka Politikaları: Gorbaçov batılı fikirlere açık biriydi ve soğuk savaş döneminin sona ermesini istiyordu. 1986 yılında Gorbaçov ile ABD Başkanı Ronald Reagan, bir araya gelerek “Yıldızlar Savaşı” anlamına gelen nükleer silahların sınırlandırılmasına ait bir yumuşamanın sinyalini vermişlerdir. Gorbaçov, ABD ve Batılı ülkelerle sürdürülen Rus dış politikasını değiştirerek yumuşamaya ve işbirliğine dayalı bir politika izlemeye başlamıştır.
Ayrıca Gorbaçov, Glasnost ve Perestroyka politikaları ile Sovyet rejiminin ıslah edilmesini istiyordu. Sosyalist Bloğunun temellerini sarsan Helsinki Nihai Senedi, Mart 1985’te iktidara gelen Gorbaçov’un ortaya attığı Glasnost (Açıklık, şeffaflık) ve Perestroyka (Yeniden yapılanma) fikir ve uygulamalarıyla birleşince SSCB’nin dağılması kaçınılmaz oldu. Bu politikalara, demokratikleşmeye doğru değişim amacıyla uygulanmış fikir ve ifade özgürlükleri de denilebilir. 1985’te başlayan bu politikalar devletin dağılmasına kadar sürmüştür.
Doğu-Batı ilişkilerine bir yumuşama ve yakınlık getirmek isteyen Helsinki Nihai Senedi’nin yürürlüğe girmesi, Doğu Avrupa’daki tüm SSCB uydusu ülkelerde aydınları ve milliyetçileri harekete geçirmişti. Glasnost ve Perestroyka politikalarıyla da ulusçuluk akımı ön plana çıkmış oldu. İnsan hakları ve hürriyet hareketleri şeklinde başlayan gelişmeler zamanla SSCB’nin iktidarına karşılık bağımsızlık mücadelesine dönüştü. Ancak bu bağımsızlık mücadeleleri patlama şeklinde değil yavaş yavaş gelişti. Aslında devletin bu politikalarda amacı gündem değiştirmekti.
Özellikle de Çernobil faciası sonrası yaşanan sorunun ardından Sovyet toplumunda yeniden devlete ve yöneticilere karşı güven duyulmasına aracı olmaktı.
Glasnost ve Perestroyka ilkelerinin uygulanmaya konulmasından hemen sonra Baltık devletleri başta olmak üzere, bağımsızlık ilanları başladı. Sonuçta 1917’de Bolşeviklerin kurduğu ve 1922’de SSCB adını alan devlet 69 yıl sonra 1991’de dağıldı ve yıkıldı. SSCB dağıldıktan sonra Rusya Federasyonu adını almış ve kendinden ayrılan ülkeleri tekrar bir çatı altında toplamaya çalışmıştır. Bu doğrultuda Rusya Federasyonu öncülüğünde 12 ülkenin katılımıyla Bağımsız Devletler Topluluğu kurulmuştur.
Sonuç olarak; Sosyalist ekonominin, kapitalist ekonomi ile yarışta geç kalması, komünist partinin baskıcı yönetimi, SSCB ekonomisine uzay yarışının getirdiği ağır ekonomik yük, SSCB’nin dağılmasında etkili olan diğer gelişmelerdir.
2. BAĞIMSIZ DEVLETLER TOPLULUĞU’NUN (BDT) KURULMASI
1975 yılında Helsinki Nihai Senedinin imzalanması, Doğu Avrupa’da, Sovyet uydusu devletleri ve milliyetçileri harekete geçirmişti. Bu gelişme Moskova’nın hegemonyasının sona ereceğini göstermişti.
Alma Ata Deklarasyonu: SSCB dağıldıktan sonra 21 Aralık 1991’de Kazakistan’ın Alma Ata şehrinde bir araya gelen Cumhuriyetler, yaptıkları görüşmeden sonra yayınladıkları bir bildirge ile BDT’nin kurulduğunu açıkladılar. Bu bildirgede, BDT’nin ortak bir siyasi ekonomik güce sahip olduğu, uluslararası barışın korunması gerekliliği, üye ülkelerin birbirlerinin topraklarına saygılı olacağı, özgürlüklerin ve insan haklarının korunacağı, uluslararası hukuka göre hareket edileceği gibi konular kabul edilmiştir.
Bu durum SSCB’nin ve Sovyet modeli rejimin sonu oldu. Parçalanan SSCB, 15 devlete ayrıldı. SSCB’nin dağılması sonucunda “Soğuk Savaş Dönemi” tamamen sona ermiş oldu. Böylece Varşova Paktı ve COMECON da dağılmış, iki kutuplu dünya düzeni yerini tek kutuplu dünya düzenine bırakmıştır. Bu parçalanma XX. yy sonlarında ABD’nin tek süper güç olarak kalması sonucunu da doğurmuştur.
BDT, SSCB’nin dağılmasının ardından, Rusya’nın eski etki alanını yeniden kazanma amacının ağırlıklı hissedildiği 12 devletten oluşan birliktir. Rusya’nın başını çektiği ve Beyaz Rusya ve Ukrayna’nın destek verdiği BDT, 1991’de kurulmuştur. BDT’ye üye ülkeler sırasıyla şunlardır: Azerbaycan, Beyaz Rusya, Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan, Rusya Federasyonu ve Ukrayna’dır.

KPSS/TARİH 5. ÜNİTE – KÜRESELLEŞEN DÜNYA
Dağlık Karabağ Sorunu: Nüfusunun büyük çoğunluğu Türk olup, Azerbaycan topraklarında yer alan Dağlık Karabağ’a, XX. yy başlarından itibaren Rusya tarafından Ermeniler yerleştirilmiştir. Ermeniler bölgede hâkimiyet kurmak isteyince çatışmalar çıkmış, bunun üzerine 1923’te SSCB bölgeye özerk bölge statüsü vermiştir. 1985’ten sonra SSCB’deki iç çekişmelerden yararlanmak isteyen Ermeniler, Dağlık Karabağ’ı kendilerine bağlamak istemişlerdir. Bu istek Azeri Türklerinin tepkisine yol açmıştır.
Şubat 1988’de çoğunluğu Ermenilerden oluşan Karabağ Parlamentosu’nun, Ermenistan’a katılma kararı alması, Ermenilerle, Azeriler arasında önce çatışmaya sonra da savaşa neden olmuştur. 1990’da Moskova Hükümeti yayınladığı bir kararname ile bölgede silahların teslim edilmesini istemiş, ancak Azerilerden silahlar toplanırken, Ermeni Meclisi bu kararı kendi topraklarında uygulamamıştır. Azerilerin tamamen silahsız kalması üzerine Karabağ, Ermenistan tarafından işgal edilmiştir. Hocalı başta olmak üzere birçok bölgede siviller katledilmiş, ya da göçe zorlanmıştır. Bugün BM’nin ve birçok uluslararası kuruluşun Ermenistan’a, Karabağ’daki işgali sona erdirerek çekilmesi yönünde yaptıkları telkinlere rağmen işgal hala devam etmektedir. Türkiye, 1992 yılında taraflar arasında çatışmalara son vermek için Karabağ’ı alan Ermenistan’a karşılık, Nahçıvan koridorunun Azerbaycan’a verilmesini teklif etmiştir. Hatta Türkiye, Ermeni saldırılarına karşılık barışı sağlamak için askeri tedbirlere başvuracağını belirtmiştir. Ancak Azerbaycan’da yaşanan bir darbe ile Ebulfeyz Elçi Bey’in görevden alınması yüzünden bu girişim gerçekleşememiştir.
3. BALKANLARDAKİ GELİŞMELER VE TÜRKİYE
Türk dış politikasında Balkanların özel bir yeri vardır. Çünkü Balkanlarda 2 milyonu aşkın bir Türk nüfusu vardır. Türkiye eski Yugoslavya’nın dağılmasıyla yaşanan gelişmeleri yakından takip etmiş, buradaki durumu kaygıyla karşılamıştır. Türkiye, bölgede Sırpların katliam ve soykırımına sessiz kalmamış, AGİK ve BM’den bu saldırıların önüne geçilmesini istemiştir. Fakat Sırp saldırıları önlenememiştir.
Kosova Barış Gücü: 29 Şubat 1992 yılında yapılan referandum sonucu Bosna Hersek’in bağımsızlığı kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanı olan Aliya İzzet Begoviç, 1 Mart 1992 günü bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu gelişme üzerine Saraybosna’da çatışmalar başlamıştır. Nazi soykırımından sonra 20. yy yaşanan en büyük vahşet Bosna Hersek’te yaşanmıştır.
Yaşanan bu insanlık dışı soykırım sonucu AT ve BM, Sırbistan’a bir ambargo uygulamış ancak bu girişimler Sırpların saldırılarını önleyememiştir. BM, etnik temizliğin derhal durdurulmasını isteyen bir karar kabul etmiştir. Ancak bu önlemler bir sonuç getirmeyince ABD, 1993’te Bosna Hersek’e havadan yardım etme kararı almıştır. Türkiye, bu yardım operasyonuna katılan ilk ülke olmuştur. ABD’nin etkisiyle ateşkes ilan edilmiş ve Sırplar geri çekilmiştir. ABD’de imzalanan Dayton Antlaşması ile Bosna Savaşı sona ermiştir.
1995’te Paris’te imzalanan Dayton Antlaşması ile Bosna Hersek Devleti’nin temelleri atılmıştır. Bu antlaşma Bosna’daki askeri operasyonları NATO’nun emrine vermiştir. Bu amaçla NATO, Barışı Uygulama Gücü’nü (IFOR) kurmuştur. Türkiye de IFOR birliğine asker göndererek destek vermiştir.
Mavi Kelebeğin İzinde: Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Bosna ve Kosova’nın birçok bölgesinde kelebek nüfusunda ciddi bir artış olmuş, bu durum bölgeyi inceleyen uzmanların dikkatini çekmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda bitki örtüsünün değişmesinden değil, yerlerin altında bulunan toplu mezarların üzerinde açılan çiçeklere konan kelebeklere ulaşılmıştır. Bu çiçeklere “ölüm çiçekleri” denilmiştir. Bu inceleme ve araştırma sonucunda yaklaşık 300 toplu mezar bulunmuştur.
4. AET’DEN AVRUPA BİRLİĞİ’NE
AB’nin temelleri, 1951 yılında Almanya ve Fransa’nın öncülüğünü yaptığı 6 ülkenin katılımıyla oluşturulan “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğuna” ve 1957 Roma Antlaşmasına dayanmaktadır. Yani Avrupa’da birlik kurma düşüncesi ilk olarak Avrupa Kömür ve Çelik Birliği ile başlamıştır.
Yine 1957 yılında İtalya’nın Roma kentinde Avrupa nükleer enerji topluluğunu kurulmuştur. Aynı tarihte Avrupa Birliğine giren ülkeler Avrupa Ekonomi Topluluğu olan AET’nin kuruluşunu sağlayan Roma Antlaşmasını imzaladılar. Daha sonra da 1967’de Bürüksel Antlaşması ile bir araya gelen Avrupalı devletler Avrupa Topluluğunu (AT) kurdular. 1993’te topluluğa katılmaya aday ülkelere Kopenhag Kriterleri getirilmiştir. Avrupa Birliği ya da kısaca AB, 27 ülkeden oluşan ve toprakları büyük ölçüde Avrupa kıtasında bulunan siyasi ve ekonomik bir örgütlenmedir.

Uyarı: Türkiye’nin en kısa kara sınırı, özerk bir cumhuriyet olan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’yledir.
Uyarı: Türkiye, dünya barışına destek vermek amacıyla; Bosna dışında SOMALİ, AFGANİSTAN, KOSOVA, ARNAVUTLUK, LÜBNAN gibi yerlere BM bünyesinde Barış Gücüne askeri destek vermiştir.

1993 yılında Maastricht Antlaşması (Bu antlaşmada ilk kez AB terimi kullanılmıştır.) olarak da bilenen Avrupa Birliği antlaşmasının imzalanması sonucu var olan “Avrupa Ekonomik Topluluğuna” yeni görev ve sorumluluk alanları yüklenmiştir (Ekonomik ve parasal birlik, ortak dış işleri ve güvenlik politikası, adalet ve iç işlerinde iş birliği gibi…). Böylece, AB’nin 3 temel direği oluşturulmuştur. AET yerini AB’ye bırakmıştır. AB, yaklaşık 500 milyonluk nüfusa sahiptir.
Birliğe üye ülkelerin 15’i Euro adıyla anılan ortak para birimini kullanmaya başlamışlardır (Maastricht Antlaşması ile tek para birimine geçilmiştir). Avrupa Birliğine katılmak isteyen bir ülke 1993 yılında yayımlanan Kopenhag Kriterlerini tümüyle sağlamak zorundadır. Bu kriterler, topluluğa katılmaya aday ülkelere uygulanmaktadır.
Avrupa Birliğinin, bir bayrağı, marşı ve ulusal bayramı vardır. Bayrağı gök mavisi zemin üzerine 12 yıldızdan oluşur. Bu yıldızlar, birliğinin oluşumunda etkili olan ülkeleri simgeler. Marşı, Beethoven’in 9. senfonisinin “neşeye övgü” bölümünden alınmıştır. Birleşik Avrupa’nın temellerinin atıldığı 9 Mayıs ise AB’nin ulusal bayramıdır. Avrupa Birliğine üye ülkeler, 2002 yılından itibaren Euro adında ortak para birimini kullanmaktadırlar.
AB, tüm üye ülkelerini dünya ticaret örgütünde, G8 zirvelerinde, BM toplantılarında temsil ederek, üyelerinin dış politikalarında da rol oynamaktadır. AB’nin 27 üyesinden 21’i NATO’nun da üyesidir.
Avrupa Birliğine katılmayı reddeden ülkeler ise şunlardır: İsviçre, İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç

5. AVRUPA BİRLİĞİ’NİN GEÇİRDİĞİ
AŞAMALAR
Avrupa Kömür Çelik Topluluğu (1951)
Avrupa Savunma Topluluğu (1952)
Roma Antlaşması (1957) Böylece Avrupa Ekonomik birliğine adım atılmıştır.
Schengen Antlaşması (1985) Böylece üye ülkeler arasında pasaport kaldırılmıştır.
Maastrich Antlaşması (1992) AB için gerekli hukuki ve idari yapıya sahip olunması karalaştırıldı. Bu antlaşma ile birlik, AB adını almıştır.
Kopenhag Kriterleri (1993) Siyasi, Hukuksal, Ekonomik uyum kurallarıdır.
Amsterdam Antlaşması (1997) Demokrasi ve diplomaside iyileştirilmeler yapma gereği
Nice Antlaşması (2001) Birliğin Doğu Avrupa’ya yönelik genişlemesine yeni vizyonlar kazandırmak amaç edinilmiştir.
6. TÜRKİYE’NİN AB SÜRECİ
Türkiye, 1959’da AET’ye üyelik için müracaat etmiştir.1963’te ise Türkiye-AET Ortaklık Antlaşması yapılmıştır (1963 Ankara Antlaşması). Bu Antlaşma ekonomik işbirliğini öngörse de doğrudan bir gümrük antlaşması değildi.
Türkiye, AET’ye tam üyelik için 14 Nisan 1987’de başvuruda bulundu (1980 Darbesi geçiş aşamasını uzatsa da 1987’de Başbakan Turgut Özal döneminde, AT’ye tam üyelik konusunda bir kez daha başvuruldu). Türkiye 1 Ocak 1996’dan itibaren Gümrük Birliği uygulamasını başlattı (Gümrük Birliği, malların serbest dolaşımı sırasında vergilerin kaldırılmasıyla ilgilidir).
10 Aralık 1999’da Helsinki zirvesinde Türkiye’nin tam üyelik için adaylığı kabul edildi: 1997’deki Lüksemburg zirvesinde, Türkiye’nin adının tam üye
aday ülkeler arasında gösterilmemesi üzerine Türkiye, AB ile siyasi iletişimi kesme kararı aldı. 1999 Helsinki zirvesinde tutumunu değiştiren AB Konseyi, Türkiye’nin adaylığını teyit etti. Ancak AB’deki bazı ülkeler Türkiye’nin tam üyeliği yerine, imtiyazlı ortaklık olması gerektiğini belirttikleri bir yaklaşım içine girdiler.
Türkiye, 17 Aralık 2004’te AB’ye tam üyelik için müzakere tarihi aldı. 3 Ekim 2005’ten itibaren Türkiye’nin, AB’ye girmesi için müzakerelere devam edilmektedir. Hazırlık amacını taşıyan bir görüşme süreci yaşanmaktadır. Ancak bu durum belirsizliklerle dolu bir seyir izlemektedir.
7. AVRUPA PARLAMENTOSU ve KONSEYİ
Avrupa Birliği içerisinde; Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, Avrupa Komisyonu ve Adalet Divanı da vardır.
Avrupa Birliği organları arasında yer alan Avrupa Parlamentosu, yasama organının bir yarısını oluşturur. Avrupa Parlamentosu üye ülkelerde yapılan seçimler sonucunda belirlenen üyelerden (785 üyeden) oluşur. Parlamento birçok önemli alanda yönetmelikler ve yönergeler çıkartır. Üye ülkeler; parlamentoya nüfusları oranında milletvekili gönderirler.

Uyarı: Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin kesilmesinde 1960 ve 1980 Darbeleri etkili olmuştur. Türkiye’nin AB üyelik süreci içinde Türkiye’de Avrupa’ya uygun yenilikler yapılmıştır: Anayasal değişiklikler, idam cezasının kaldırılması, DGM’ye son verilmesi, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması, 8 yıllık kesintisiz eğitim, ekonomide özelleştirme vb. gibi…

AB Konseyi ise, üye devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla yılda en az iki kere toplanır. Konseyin merkezi Brüksel’dir. Konsey, büyük önem taşıyan bazı kararlarda parlamentonun onayını almak zorundadır. Konsey, birliğin yasama ve karar alma organıdır. AB’yi yöneten ve dış politikasını belirleyen organdır.
8. TİKA’NIN KURULUŞU VE AMACI (1992)
TİKA, Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’dır. Bakanlar Kurulu kararıyla 1992 yılında Dış işleri Bakanlığı’na bağlı olarak kurulmuştur. TİKA, başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve Türkiye’ye komşu ülkeler olmak üzere, gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelerle ekonomik, ticari, teknik, sosyal ve kültürel alanlarda projeler ve programlar yaparak işbirliğini geliştirmek amacıyla kurulmuştur. Ayrıca ortak tarih ve kültür yapılarını korumak ve Türkçeyi yaygınlaştırmak da önemli amaçları arasındadır.
1992’den beri faaliyette olan TİKA, eğitim ve kültür alanlarındaki işbirliği programlarının yurt dışındaki Türk kültür merkezlerince yürütülmesini sağlar. Özellikle Orta Asya ve Orta Doğudaki Türk unsurlarla bağlantılar kurmuştur. Ahmet Yesevi Türbesinin restorasyonu, Göktürk Kağanlığı Hazinelerinin bulunmasını, Orhun Kitabelerinin restorasyonu çalışmalarını yapmıştır.
9. AKKA( Avrupa Konveksiyonel Kuvvetler Ant.)
1990’da Paris’te, Varşova Paktı ve NATO üyesi ülkeler arasında yapılan ortak deklarasyondur. AKKA, “Avrupa Konveksiyonel Silahların İndirimi” konusunda bir antlaşmadır. Silahsızlanma alanında kaydedilen önemli bir gelişmedir. Dünya barışına katkı sağlamayı düşünen Türkiye de AKKA’ya taraf bir devlettir.
10. KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI (KEİT)
1990 yılında Türkiye’nin girişimiyle “Karadeniz Ekonomik İşbirliği Toplantısı” yapılmıştır. Bu toplantıda Karadeniz havzasını barış, refah ve istikrar bölgesine dönüştürmek amaçlanmıştır.
11. TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi)
Başbakanlığa bağlı olarak kurulan bir kuruluş olup bilimsel, idari ve mali özerkliğe sahiptir. 1994 yılında çalışmalara başlayan bu akademi, gençleri bilim ve araştırmaya sevk etmeye ve bilim insanları yetişmesini sağlamaya çalışmaktadır. TÜBA, TÜBİTAK’tan sonra kurulan bir bilim akademisidir.
12. TÜRKSOY PROJESİ
Türkiye, 1993 yılında Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi (Türksoy) projesini geliştirmiştir. Bu projenin amacı Türkçe konuşan ülkeler ve topluluklar arasında kültürel ilişkilerin geliştirilmesidir.
13. GAP
Dicle ve Fırat nehirleri üzerine yapılmış baraj ve hidroelektrik santralleri ile birçok alanda sürdürülebilir bir kalkınma programıdır. GAP 1,7 milyon hektar bir tarım alanını sulayacak dev bir projedir. GAP projesi kapsamında dünyanın 5. büyük barajı olan Atatürk Barajı yapılmıştır.
14. MAVİ AKIM
Türkiye ile Rusya arasında 1997 yılında 25 yıl geçerli olacak “Mavi Akım Projesi Antlaşması” imzalanmıştır. Böylece Rusya’dan, Türkiye’ye doğalgaz nakletmek için 2005’te mavi akım hattı açılmıştır. Karadeniz geçişli bu büyük boru hattından Türkiye’ye önemli miktarda doğalgaz gelmektedir.
15. TÜRKİYE’DE KÜLTÜREL GELİŞİM
Beyaz Cam (Türkiye’de ilk TV yayını): İTÜ’nün televizyon deneme yayınlarıyla 1952 Nisan ayında Türkiye’de ilk TV yayını başlamıştır. İTÜ’nün yayınları, ilk resmi radyo ve televizyon kurumu olan TRT’nin 31 Ocak 1968 Çarşamba akşamı yayın hayatına başlamasına kadar sürmüştür. 1970’lerde siyah-beyaz tek kanallı televizyon yaygınlaşmıştır.
Renkli Cam: Kamuya açık ilk renkli TV yayını 31 Aralık 1981’de TRT tarafından yılbaşı gecesi yapıldı. Türkiye, renkli yayına tamamen 1984’te geçti. Tek kanallı yayın dönemi 1986’da ikinci kanalın açılmasıyla sona erdi. 1990’lı yıllarda ise özel TV kanalları yaygınlaşmaya başladı. 1993’te Anayasada yapılan değişiklikle özel TV- Radyo yayıncılığı serbest bırakıldı. Buna paralel olarak RTÜK kuruldu.
Türkiye’den Dışarıya Göç: 1923–25 döneminde Yunanistan ve Türkiye arasında nüfus değişimi yaşandı. 1925–60 döneminde Türkiye’den yurt dışına yönelen göç ağırlıklı olarak gayri Müslimlerden oldu. (Özellikle 2. Dünya savaşı sırasında Varlık Vergisi uygulamasından ve İsrail’in kurulmasından dolayı.) 1960’ların başı ve 1970’lerin sonları ise işçi göçü dönemidir (Özellikle Almanya, Avusturya, Hollanda, Belçika, Fransa ve İsveç ülkelerine).
Dışarıdan Türkiye’ye Göç: Türkiye’ye göçün 1. Dönemi 1923–45 “Ulusal İnşa” olarak adlandırılır. Çünkü sınırlarımız dışında kalmış insanlarımız Anayurt’a gelmişlerdir. Bunun en önemli nedeni yaşadıkları ülkelerdeki çatışmalar ve anlaşmazlıklardır. 2. dönem ise Bulgaristan’dan Türkiye’ye 1945–89 yılları arasında aralıklarla yapılan göçlerdir.

Uyarı: Batı Avrupa’da, 1995 yılı rakamlarına göre Türk nüfusu 3 milyondur. Günümüzde Avrupa’ya göç oldukça azalmıştır.

16. KÜRESELLEŞEN DÜNYA’DA MEYDANA GELEN ÇEŞİTLİ SORUNLAR
Terör: İnsanları yıldırmak, sindirmek yoluyla onlara belli düşünce ve davranışları benimsetmek için zor kullanma ya da tehdit etme eylemidir. Yıkıcı ve bölücü unsurlardan oluşmaktadır. Bu nedenle dünya genelinde sorun olan şiddet ve teröre karşı önlem almaya yönelik ulusal ve uluslararası çalışmalar yapılmaktadır. BM Antlaşmasının 1. maddesinde “Uluslararası Barışı ve Güvenliği sağlamak” BM’nin amaçlarından biri olarak ifade edilmektedir.
Ancak dünyada birçok ülke düşman olarak gördüğü ülkelerdeki terör hareketlerine destek vermektedir. Bu nedenle terörle mücadelede dünya genelinde tam bir başarıdan söz edilememektedir. Ne var ki Fransa gibi bir ülkenin Ermeni terör örgütü ASALA’nın faaliyetlerini desteklemesi, Avrupa’daki pek çok ülkenin PKK’yı desteklemesi, ABD’nin Orta Doğudaki terör hareketlerinde Arapları kınarken, İsrail’i görmezden gelerek çifte standart uygulaması terörü engelleme umutlarını olumsuz etkilemiştir.
ISAF (Uluslararası Güvenlik Destek Gücü): 11 Eylül Saldırılarından sonra Afganistan’dan uzaklaştırılan Taliban yönetiminin yerine BM Güvenlik Konseyi ISAF’ı kurmuştur. Türkiye, ISAF’ın komutanlığını uzun süre sürdürmüştür.
Küresel Isınma: İnsan faaliyetleri sonucu atmosfere salınan karbondioksit ve metan gazların doğal yapıyı bozmasıyla sera etkisi yaratması (güneş ışınlarının atmosferde tutulmasına) sonucunda dünya yüzeyinde sıcaklıkların artmasına küresel ısınma denir. Kömür, petrol, fuel gibi fosil yakıtlarından oluşan karbondioksit gazı atmosferdeki doğal örtüyü (su buharı ve karbondioksiti) etkileyerek yeryüzüne yansıyan güneş ışınlarının daha fazla atmosferde tutulmasına, yeryüzünün daha fazla ısınmasına yol açmaktadır. Bu etkiye sera etkisi denilir.
Açlık ve Yoksulluk: Dünyayı bekleyen önemli sorunlardan biri de açlıktır. Dünyada her yıl 11 milyon kişinin açlıktan veya yetersiz beslenme yüzünden öldüğü tahmin edilmektedir. 300 milyonu çocuk olmak üzere, 800 milyon açlığa maruz insanın 203 milyonu Güney Afrika’da, 519 milyonu Asya ve Pasifik’te, 53 milyonu Latin Amerika ve Karayiplerde, 33 milyonu ise Yakın Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşamaktadır.
Çevre Kirliği: Çeşitli kaynaklardan çıkan katı, sıvı ve gaz halindeki maddelerin hava, su ve toprakta yüksek oranda birikmesi çevre kirliliğine neden olmaktadır.
Çernobil Nükleer Reaktör Kazası: 20. yy. en büyük nükleer kazasıdır. Nükleer enerjinin dünyaya verdiği zararın en somut örneği 1986 yılında Çernobil nükleer santralindeki patlamadır. 26 Nisan 1986 tarihinde Ukrayna’nın Kiev kenti yakınlarındaki Çernobil Nükleer Güç Reaktörü’nde meydana gelen patlama sonrasında atmosfere büyük miktarda radyasyonun salındığı kazadır. Çernobil patlaması sonucunda yaşanan sızıntı 3 milyon insanı radyasyona maruz bırakmış, radyasyon Karadeniz havzasını tehdit etmiştir.
Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar: Salgın ve bulaşıcı hastalıklar son yıllarda artmakta ve çeşitlenmektedir. Son 25 yılda dünyada birçok salgın hastalık ortaya çıkmıştır: AIDS, Kırım Kongo Kanamalı hastalığı, Kuş gribi, Domuz gribi (H1 N1 virüsü) gibi.
WHO (Dünya Sağlık Örgütü): WHO’nun kurulmasına 1945 yılında ABD’nin San Francisco kentinde toplanan BM Konferansı’nda karar verilmiştir. Bu kuruluşun amacı insan ve toplum sağlığıyla ilgili uluslararası çalışmalar yapmaktır.
Kyoto Protokolü: Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişiklikleri konusunda mücadele etmeye yönelik uluslararası tek çevre antlaşmasıdır. BM, “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” içinde imzalanmıştır (Japonya 1997). 1997’de imzalanıp, 2005’te yürürlüğe giren bu protokolün temel amacı 6 milyarı aşan dünya nüfusunda karbondioksit ve sera etkisine neden olan gazların salınımını en aza indirmektir. Pahalı yatırımlar gerektiren bu projeye sahip çıkılması dünyanın geleceği açısından yaşamsal önem taşımaktadır.
Protokolü kabul eden ülkeler karbondioksit ve sera etkisine neden olan diğer 5 gazın salınımını azaltmaya söz vermişlerdir. Protokol, ülkelerin atmosfere saldıkları karbon miktarını 1990 yılındaki düzeylere düşürmelerini gerekli kılmaktadır. Bu sözleşmeye 84 ülke imza koymasına rağmen resmi imza veren ülke sayısı 35’i geçmemektedir. 177 ülke ve AB’nin taraf olduğu Kyoto Protokolü, 6 Şubat 2009 tarihinde TBMM tarafından görüşülerek imzalanmıştır. Böylece Türkiye de protokol gereklerini yerine getirmeyi kabul etmiştir. Kyoto Protokolü şu anda yeryüzündeki 160 ülkeyi ve sera gazı salınımlarının %55’inden fazlasını kapsamaktadır. Ancak Kyoto Protokolü ile devreye girecek olan önlemler pahalı yatırımlar gerektirmektedir.

Uyarı: AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı), BAB (Batı Avrupa Birliği), NATO gibi teşkilatların hepsi teröre karşı ortak mücadeleye dönük ilkelere sahiptir.

Küresel ısınmanın halk ve toplum düzeyinde yeterince ciddiye alınmaması ve Kyoto Protokolü antlaşmasının hiçbir bağlayıcılığının olmaması nedeniyle bugüne kadar atmosfere salınan gaz oranlarında düşüş yaşanmamıştır. Bu konuda sadece çevreci örgütlerin duyarlı davranması bir sonuç vermemekte ve başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeler, antlaşmaya imza koymayarak bu konuda sorumlu davranış göstermemektedirler.
Sonuç olarak; içinde bulunduğumuz yüzyıl birçok teknolojik imkânları insanların hizmetine sunarken bir yandan da insanlığın ortak malı olan çevreden geri getirilmesi zor olan varlıkları da alıp götürmektedir. Hızlı nüfus artışı, buna bağlı olarak beslenme, enerji, eğitim, çarpık kentleşme, sağlıksız sanayileşme, azalan ve tükenen canlı türleri, artan kirlilik ve iklim değişiklikleri dünyamızın en önemli iç sorunlarını oluşturmaktadır. Doğayı kirleten en önemli unsur ise insandır. Normal şartlarda kendini temizleyen doğa, artık aşırı kirlenmekte ve kendini yenilemekte zorlanmaktadır.

17. KÜRESELLEŞEN DÜNYADA, TÜRKİYE’DE YAŞANAN SORUNLAR ve GELİŞMELER

Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında 1960’lı yıllardan itibaren süregelen terör hareketleri yer almaktadır. 61 Anayasası’nın getirdiği özgürlükler ortamında masum öğrenci istekleri biçiminde başlayan hareketler, 1970’li yıllarda işçileri de etkilemiş ve zaman içinde terör, tüm toplumu tehdit eder hale gelmiştir. 1970’lerin ortalarında etnik ayrılık talepleri başlamış ve sonrasında PKK ortaya çıkmıştır. Böylece faili bilinmeyen cinayetler 1977’den sonra artmıştır. Bu dönem 12 Eylül Askeri Darbesi ile noktalanmıştır.
Ancak 1980’li yıllarda demokrasiye tekrar geçilmesi, yasa dışı örgütleri tekrar harekete geçirmiş ve bu örgütler şiddetle eğitim kurumlarını işlemez hale getirmişlerdir. Ayrıca basın üyelerini de hedef alarak kargaşa ortamı yaratmaya çalışmışlardır.
Türkiye’nin diğer bir önemli sorunu 17 Ağustos 1999’da tüm ülkeyi yasa boğan depremdir. Bu depremin doğurduğu toplumsal ve ekonomik sorunların etkileri hala sürmektedir. Bu arada, deprem sonrası ekonomik sorunları en aza indirmek için zorunlu deprem sigortası (DASK) getirilmiştir.
Bu dönemde, eğitim de Türkiye’nin önemli sorunlarından biridir. Toplumsal barışın ve huzurun en önemli araçlarından biri eğitimdir. Oysa insanların eğitim seviyesi yükseldikçe sıkıntıların çoğu kendiliğinden çözümlenecektir. Bu nedenle devlet ve özel kuruluşlar eğitim alanındaki çalışmalara öncelik vermelidir.
Son yıllarda Türkiye’de “Haydi Kızlar Okula, Temel Eğitim Programı, Eğitime %100 destek projesi” ile eğitime önem verilmeye başlanmıştır. 1998’den itibaren Türkiye’de 8 yıllık kesintisiz eğitime, 2012 yılından sonra 12 yıllık kesintisiz eğitime geçildi.
Türk Kızılayı, 1868 yılında Hilal-i Ahmer (Osmanlı yaralı ve hasta askerlere yardım cemiyeti) adıyla kurulmuştur. İmkânları ölçüsünde, yaşanan doğal afet ve savaşlarda çeşitli ülkelere yardım yapmıştır. Türk Kızılayı hem ülkemizdeki hem de dünyadaki sorunların çözümüne katkılar yapmaktadır. 2004 yılında Güney Asya’daki Tusunami felaketine yardım göndermiş, 2005 yılında Pakistan’da yaşanan deprem felaketinde Pakistan halkına yardım etmiştir.
Türkiye’de, Çalışma Bakanlığı, İş Bulma Kurumu ve İşçi Sigortaları Kurumu 1946 yılından itibaren kurulmuştur. 1947’de Sendikalar Kanunu çıkartılmıştır. DİSK, KESK, MEMUR-SEN önemli sendikalar arasında yer alır.
Türkiye’de 1 Mayıs, 1976’dan itibaren İşçi Bayramı olarak kutlanmaktadır ve günümüzde yapılan düzenlemeyle 1 Mayıs, resmi tatil olmuştur.
1982 Anayasası’nı daha demokratik hale getirmek için anayasanın bazı maddeleri değiştirilmiştir. Buna göre seçmen yaşı 18’e, seçilme yaşı 25’e indirilmiştir. Siyasi partilerin kapatılması ise zorlaştırılmıştır.
2003 yılında Türkiye, Eurovision şarkı yarışmasında Sertap Erener ile birinciliği kazanmıştır.
Türkiye, 2002 yılında Kore’deki Dünya Kupasında dünya üçüncüsü olmayı başarmıştır.
Türkiye, 2008 Avrupa futbol Şampiyonasında yarı finale kadar yükselmiştir.
Edebiyat alanında Türkiye, Orhan Pamuk’la “Dünya Nobel Edebiyat ödülünü” kazanmıştır.
1996 yılında dünyada “Dolly” adlı koyun kopyalanırken, 2007’de Türkiye, “Oyalı” adlı koyunu kopyalamıştır.
1996 yılında Kardak kayalıkları yüzünden Türkiye ile Yunanistan savaşın eşiğine gelmiştir.

0 Yorum

Düşünceleriniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

©2021 MAGGOG MEDYA | Tüm hakları DMCA tarafından korunmaktadır.

İLETİŞİM

Şikayet, öneri, teklif ve sorularınızı buradan iletebilirsiniz.

Sending
veya

Log in with your credentials

veya    

Bilgilerinizi unuttunuz mu?

veya

Create Account